Atatürk'le Barışmak-1

Atatürk, modern Cumhuriyet'in kurucusu ve hiç tartışmasız yegâne önderidir. Atatürk algılarının her biri, modern Cumhuriyet'in kuruluş ve gelişme evrelerindeki siyasî ve kültürel tercihleri, farklı güzergâhlara savrulan zihniyet yapılarını ve gündelik hayattaki rekabetin limitlerini yansıtır.

Ne var ki onun ustaca bastırılmış sahici kimliği ve onlarca kolâjla köreltilen gerçek resmi bugün dokunulması oldukça güç sayılabilecek muhkem bir kültle karşı karşıya ge(tiri)lmeye başlamıştır. Bir şekilde gözden çıkarılan Atatürk algıları bugün yeniden hatırlanmaya başlamış; Atatürk üzerinde makul bir karara ulaşmak toplumun farklı kesimlerinde ilgi gören yeni bir mecra oluşturmuştur. Nitekim sık hatırlanan "hangi Atatürk?" sorusu da bu çeşitlenmenin özüne nüfuz etme arzusundan doğmuştur.

Miras ve tasarım

Atatürk'ün adı ve mirası üzerinde konuşmak, eğer bu, bir eleştiri havası taşıyorsa daha baştan reddedilir ve asla kabul edilmez. Atatürk üzerine oluşturulan genel geçer tasavvurun, bugün içinde yaşadığımız dünyanın kabulleri söz konusu olduğunda nelere tekabül ettiğine bile pek az dikkat edilmekte, hatta taşınması gereken bir merak bile sıklıkla ihmal edilmektedir. Atatürk'e yönelik olarak gerçekleştirilen analizlerde dikkat çeken, onun, içinde yer aldığı modern dünyanın kavramlarıyla değil, yıkmaya çalıştığı bir dünyanın kavramlarıyla ilişkilendirilerek tanımlanmasıdır. "Gerçek Atatürk"ün, bugün modernliğin imkân ve araçlarıyla değerlendirilmek yerine geleneksel dünyanın bilumum bakiyesiyle tasvir edilmesi oldukça manidardır. Bu değerlendirmeler, somut ve rasyonel gerçeklikler yerine modernize edilmiş bir maneviyatla temellendirilmektedir.

Atatürk'ün hatırası etrafında, meşruiyeti asla tartışıl(a)mayan bir kavrayış biçimi, daha çok hâkim irade etrafında inşa edilen bir tahayyülle sınırlan(dırıl)mıştır. Hem Atatürk hem de onun temsilî iradesi sadece Aydınlanma'nın kurucu argümanlarıyla ya da modernlikle, ilerleme ve çağdaşlaşma heyecanıyla temasa zorlan(ıl)arak anlaşılamaz. Atatürk, kararlılıkla kotarılmış bir değişim projesinin hatta yeni bir paradigma arayışının sembolik kapitali olarak merkezî bir role sahiptir. Bu bağlamda tarihsellikle malul bir Atatürk, yerini, biteviye kurgulanan ve sıkça yenilenen bir tipolojiyle sürekli yer değiştirerek güncellenmektedir.

Resmî müfredatla eğitimin her kademesinde topluma zerk edilen imgesel sermaye, karmaşık iktidar ve otorite kalıpları içinde, başta siyaset dünyasının şekillendirdiği tipolojilerle olmak üzere bir hayli güçlenmiş olarak kendini somutlaştırır. Öyle ki artık bir insan olarak Atatürk'e ulaşmak zorlaşır, hatta onu kendi doğallığı içinde tam bir soğukkanlılıkla tanıma ve bilme arzusu da tedirgin edici bir çaba olarak kodlanmaktan kurtulamaz. Gerçi bütün bunları anlamak hiç de zor değildir. Sonuçta yeni bir toplum tasarlanmış, bunun varlığını ikame ettirecek bir devlete ihtiyaç duyulmuştur. Bu inşa sürecinde pek çok bileşeniyle ortaya çıkan farklı ilgi ve yönelimlerin ortak bir hedef etrafında toparlanmasına gayret edilmiş ve hemen tüm lider yaratma stratejilerinde olduğu gibi burada da emsalsiz bir karizmayla buluşturulan sıra dışı bir "kült"ün yaratılmasına da öncelik verilmiştir. Bu bağlamda Atatürk, başta askerî kimliği olmak üzere, liderliği, politik tercihleri, laik(leştirici) vizyonu, ahlâkî ve entelektüel kişiliği, hatta insanlığının sınırları açısından bile yeniden ele alınmıştır. Bütün bunlar da sonuçta onun mitolojiyle buluşturularak sunumlanmasına imkân vermiştir. Ne var ki bu da insan Atatürk'ün, gerçekliğin hışmına karşı sık sık tahkim edilmesini zorunlu kılacaktır. Bu kaygılı ve enerjik arayış, söz konusu müktesebata başından beri şiddetle karşı çıkan ya da bütün bu düzeneğe açıkça mesafe koyanlar karşısında kendini bir güvenlik ve beka sendromuna hapsetmek zorunda kalacaktır. Eleştirel karşı duruş, Atatürk üzerinden siyasîleş(tiril)en hassasiyetleri giderek sertleştirir ve sonuçta bu da içe kapanmayı getirir. Böylece sahiplenilmiş vizyonuyla Atatürk, farklı çıkışların birer nesnesi olarak, gerçeklikle arasındaki uzaklığı artırmaya zorlanır. Bu durum, onun tarihsel ve toplumsal bir özne olarak ele alınmasını zorlaştırır, yanı sıra onun sık sık istismarına kadar varabilecek şekilde bir mülk olarak tasarlanıp tasarruf edilmesini de kolaylaştırır.

"Atatürk yaşasaydı" sorusuna cevap verme salahiyeti

Gerçi bu birbirinden oldukça farklı bakış açıları, devrim süreçlerinin derinlemesine etkili olduğu pek çok örnekte olduğu gibi Türkiye'de de ihanet ve sadakat lehçesinin sık sık devreye sokulup seferber edildiği yeni bir güvenlik sahası ve şebekesi üretir. Meşruiyetin biricik kaynağının Atatürk'e ve onun mirasına duyulan sadakatle ölçüldüğü bir toplumda, bu sadakatin müphemliği, hem istismara hem de oportünizme olanak verir. Değişik bağlamlarda Tanrı adına konuşmakla eşleştirilen din istismarı, gündelik hayatta ortak kabullerin, idollerin, lider ve temsillerin tasarrufunu da gündeme getirir.

Bu bağlamda hikâye şöyle cereyan edecektir: Atatürk'ün gerçek vârisleri Kemalistlerdir. Hiç kuşkusuz Kemalist olmak, "Atatürk bugün yaşasaydı ne yapardı?" sorusuna bizzat onun kadar yetkin sayılabilecek bir şekilde ve tabiî ki bizzat onun adına cevap verebilme kudretinde içkin olacaktır. Mevcut Atatürk tasavvurlarının harekete geçirdiği bu dinamizm, sonuçta oldukça bütünlüklü sayılabilecek bir resimlendirmeyi toplumun önüne çıkarır. Bu çerçevede zaman zaman hoyratça kullanılabilen bir imtiyazın temellükü, kimin sahte kimin hakiki, kimin hain kimin samimi, kimin gerici kimin ilerici olduğunu belirleme hususunda kendini Atatürk'le aynileştiren yeni bir siyasî erkin gücünü mütemadiyen takviye edecektir. Böylece gerçek Atatürk, operasyonel düzeyde tasarımlanan Atatürk karşısında gerile(tili)rken, imgesel ve kuramsal ya(p)tırım, güçlü bir "siyaset erki"nin himayesiyle kurumsal bir devamlılık kazanacaktır. Bu zemin, onu temsil hakkına her koşulda sahip çıkanları eleştiriden müstağni sayarken yanı sıra da onu, toplumsal itibar ve sevginin açıkça temerküz edildiği yeni bir şahika olarak taçlandırmayı zorunlu kılacaktır.

Bütün bu çabalara rağmen kabul etmek gerekir ki tek tek her bir vatandaşın düşünce ve eylem dünyasında şekillenen Atatürk algısının sonuçta bir örnek sayılabilecek formuna ulaşmak artık ham bir hayale dönüşmüştür. Beklentilerin aksine tek bir Atatürk'ten söz etmek giderek zorlaşmaya başlamış, birbirinden kopuk ve bağlantısız telakkilere yeni birtakım görüşler eklenmeye başlamıştır. Oysaki sağ, sol ya da muhafazakâr bir retorik içinde karşılığını bulan farklı Atatürk tasavvurları, Kemalizm'i tartışmasız bir ideoloji olarak benimseyenler arasında bir nüans olarak bile kabul edilmemekteydi.

 

   
Başlıklar: