12 Eylül Teçhizatlandırılmış Laiklik

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen harekâtın bütün evrelerine askeri terminoloji hakimdir. Kullanılan dil, üretilen söylem bir müdahale ve nizam verme üzerine kuruludur. Her geçen gün daha da kötüye giden bir düzen takibe alınır ve kuruluş fikriyatından hızla uzaklaşan genç bir sistem için gerekçeli yeni bir kurtuluş reçetesi hazırlanır. Bu reçete rejimin gidişatına müdahaleyi öngörür ve çözüm ihtilaldir. Aslında ihtilalin aktörleri devlet ve toplum katında yaşanan gelişmeleri açıkça bir çürüme olarak değerlendirmekte ve sorunun giderilmesine yönelik tedbirlerin meşruiyetini de bu tespitten almaktaydılar. Müdahale ve düzenleme fikri her şeyden önce toplumun bütün katmanlarına yayılan ve gündelik dilde yaygın bir şekilde anarşi kavramıyla eşleştirilen kaos ve kargaşaya dayandırılmıştı. Aslına bakılırsa müdahaleciler nezdinde anarşiye bulaşmamış, bu kargaşadan nasibini almamış kimse yok gibidir. İhtilali hazırlayan ve tetikleyen süreçler hala yeterince açık değilse de gerçekte ihtilale giden yolların usta işi bir toplumsal mühendisliğin ürünü olduğu aşikârdır. Ancak yine de gündelik hayatın rutinleri içinde yaşamlarını sürdürenler için olup biten her şeyin çekilmez olduğu da bir vakıaydı. Can güvenliğinden söz etmek artık bütünüyle imkânsızdı ve kimin kimden ne istediği başlı başına muammaydı. Nihayet bütün bu olup bitenlerin halkın tefekkür dünyasında makul hiçbir açıklaması yoktu.

Darbeye Sadakat

Bu minvalde ihtilalciler topluma birer kurtarıcı olarak takdim edilmekle kalmadılar, aynı zamanda onlar, çatışma ve kargaşanın giderilmesine karşılık olarak atacakları her adıma tartışmasız/koşulsuz bir sadakatle boyu eğilmesini talep ettiler.

Sonuçta 82 Anayasası da bu ortamın ürettiği bir iklimde oy çokluğuyla kabul edildi. Devletin tüm birimleriyle çözülme ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olunduğu iddiasından güç alan ihtilal yöneticileri, gerçekte toplumun devlete yüklediği kutsallığın farkındaydılar. Devlet-i ebed müddet fikrinin kesintisiz devamlılığı içinde gündelik gerçekliğin olağan akışını çözümlemekte her zaman kayıtsız kalmayı tercih eden geniş halk yığınları için darbe aslında bir “düze çıkma” faturasıydı.

İhtilal uzun bir tehditler kataloğunu topluma kabul ettirmeye çaba göstererek kendi hedeflerine ulaşma konusunda her zaman ve her düzeyde acımasız olacağını açıkça deklare etmekten hiçbir zaman geri durmadı. Kararlığını göstermeye ihtiyaç duyduğu her seferinde de bunu kanıtlamakta zorlanmadı. Darbenin bugüne yansıyan etkileri, gerçekte tek tek her bir vatandaşın bilinçaltına kadar sızmayı başaran bu kalıcı düzenleme mantığının eseridir. Darbeyle öğrenci hareketleri birer kardeş kavgası olarak kodlanır ve sağ ve sol gruplar arasındaki çekişme, anlamsız bir gerilim edebiyatının parçası olarak lanse edilir. Milliyetçiler, devlet yetki ve gücüne ortak çıkmaları iddiasıyla sert bir şekilde azarlanıp cezalandırılırken Marksist sol gruplar rejim karşıtlığı suçlamasıyla sindirilirler. Siyasal aktörler sorunları azdıran belirleyici birer faktör olarak zemmedilirken, askeri otorite bütün bu gidişata dur diyebilecek bir yetkinliğe sahiptir ve buna bağlı olarak da toplumun yeniden yapılandırılması, Cumhuriyet’in restorasyonu gibi amaçlar ekseninde koruyucu, kollayıcı ve kavrayıcı bir yapı olarak takdim edilecektir. Ne var ki sorunun askerin güç ve kudretine tevdi edilmesi sadece Anayasal bir hak olarak hatırlanmaz aynı zamanda toplumun geleneksel bakiyesinin de sivil inisiyatiflere açık olmadığı kolayca tecrübe edilir.

Tehdit Karnesi

Bu bağlamda ihtilalin tehdit karnesinde hiç kuşkusuz en önemli konulardan birisi de irticadır. İrtica siyaset lehçesine girdiği andan itibaren bir tehdit kavramı olarak anlaşılmış, verili düzenin varlık ve geleceğini tehlikeye sokan ve eski rejimin değerlerini yücelttiği varsayılan her atıf için rahatlıkla kullanılabilir bir hal almıştır. Böylece artık eski rejimi ayakta tutan her şey, saltanat ve “dinin iktidara eklemlenmiş müktesebatı” dahil hemen her şey reddedilmekte ve bunlara ilişkin referanslar da tam bir irtica arayışı olarak değerlendirilip mahkûm edilmektedir.

Aslında 80 öncesinin siyasal ufkunda din kayda değer bir enerjiyle gündelik hayatın gramerini belirleyici güce sahiptir. Söz konusu süreçte laiklik politikaları ülke genelinde derinlemesine tartışılmaya başlanmış, belli başlı uygulama adımları genel insan hakları, inanç ve düşünce hürriyeti bağlamında sorgulanmaya başlamıştır.

İslami taleplerin “milli birer ideal” formunda resmedildiği bu bağlamda dinin Türk laikliğinin çelişkilerine kurban edildiği sıklıkla dile getirilmiştir. Artan huzursuzlukların dini bir lehçeyle de ilişkilendirilme ihtimali önemli bir tehdit alanı olarak tasvir edilmekte gecikmemiştir. İran’da gerçekleşen devrim, Afganistan ve Pakistan’da meydana gelen yönetim değişiklikleri, Türkiye’de de kendine uygun elverişli bir manevra alanı üretme potansiyeline sahip olmuştur.

İrticai söylem ve hareketlere karşı duyulan hassasiyet zaman zaman birer histeri nöbetini andıracak karşı çıkışları tetiklese de gerçekte dinsel bakiyenin rejim karşıtlığıyla eşleştirilebilecek bir yapıya sahip olmadığı herkesçe bilinmektedir. Sıklıkla Batılılaşma/çağdaşlaşma politikalarındaki sınır tanımaz hevesleri sorgulamaya kendini adamış bir itiraz kalıbı içinde İslami hassasiyetler ağırlıklı olarak ahlak ve maneviyat algısındaki değişime itiraz etmekte, İslami eğitimin önündeki kısıtlamaların kalkması için çaba göstermektedir.

Darbeciler İslami tandanslı eğilimlerin söz dağarcığını başlı başına birer irtica söylemi olarak tanımlamış ve hemen her talepkârlığı rejim karşıtlığı temelinde mahkum etmiştir. Bu çerçevede İslam’ın modern laik kültürdeki verili yeri yeterli sayılmış, başta sekülerleşme çabaları olmak üzere toplumun maneviyatını ihya etmeye yönelik her girişim gizli ve kindar bir kalkışma çabası olarak lanetlenmiştir.

Darbecilerin sağ, sol ve İslamcı söylemleri bütün temsilleriyle birlikte bastırma ve yok etme çabası sadece kolluk gücüyle değil aynı zamanda yeni bir müfredat ve insan yetiştirme düzeni arayışıyla da biçimlendirilmiştir.

Bir din olarak İslam’ın, 80’li yıllarda devletin laiklik uygulamalarına yönelik eleştirilerinden hareketle bir kimlik beyanı olarak öne çıkarılması aslında modern Cumhuriyet tarihinin tamamına yayılan genel bir ilgi ve hassasiyetin ürünüdür. İslam’a yönelik yönelimler bir ihya ve tecdit hissiyatı içinde hayata geçirilmiştir.

Zararlı İslam - Zararsız İslam

80’lı yıllarda laiklik karşıtlarının bastırılması yönündeki çabalar aslında İslam’ın daha çok bir tarz yorumunu tasfiye etme noktasında etkili ve kararlı davranmıştır. Nitekim İslam’ı hayatın her safhasında yegâne referans kaynağı olarak gören yaklaşımlar, rejim karşıtı olarak değerlendirilmekten kurtulamamışlardır. Esasen örgütlü/kurumsal dinselliğin en önemli temsil makamlarından biri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da bu süreçte şaşırtıcı şekilde, geçmişteki uygulamalardan farklı bir şekilde tahkim edilmeye çalışıldığını da unutmamak gerekir. Dinin toplumsal tezahürlerine yönelik müdahaleci şiddet her tür ahlakçı/maneviyatçı yönelimi bile devletle organik bir tesanüte mecbur kılacak şekilde yeniden yapılanmaya icbar etmiştir. Tüm kurumları yeniden yapılandırmaya yönelen bir müdahale formunun din alanındaki gidişatı göz ardı etmesi beklenemez. Bu alanda şekillenen proje, dini devletin hedefleri doğrultusunda ikincil bir destek olarak teyit etmekle sınırlı kalsa da son tahlilde kutsanan form İslam’ın genel geçer üslup ve terminolojisinden çok devlet gereklilikleri içinde tanımlanan zorlama yorumlarından yana olmuştur. Böylece belki de Cumhuriyet tarihinde ilk kez sosyal bilimlerin açıklayıcı birer anahtar kavram olarak kullandıkları “resmi İslam”ın gerçek statüsü ortaya çıkmaya başlamıştır. Yanı sıra böylece gayrı resmi ya da kayıt dışı İslamlık iddiaları karşısında kurum, geleneksel tabiatını zorlama pahasına yeni bir lehçe arayışı içinde irticai söylem analizlerine paralel bir dil ve söylem tercihine dahil olmaya zorlanmıştır. Bununla birlikte Diyanet riyaseti, darbecilerin emellerine bağlı olarak mevcut dini hayatta içkin temel kod ve koordinatların korunması konusunda süreç yönetimleriyle sık sık pazarlığa oturmak zorunda kaldığı bugün ortaya çıkan sonuçlardan kolaylıkla anlaşılmaktadır. Örneğin başörtüsü/türban konusunda Diyanet’in darbecilerin niyetlerini meşrulaştırmaya yönelik taleplerini açıkça reddetmesi bu cümleden bir tutum olarak okunabilir.

Aslında 12 Eylül’ün bugün hemen her fırsatta, değişik ölçüde tartışmalara yol açan etkilerini özellikle din alanındaki yaptırım ve müdahaleleriyle birlikte ele almak gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir meşrulaştırma aracı ve kurumu olup olmadığı noktasındaki tartışmalarda 12 Eylül dönemine ilişkin kayıt ve belgeler kayda değer analizlere fırsat verecektir. Bir ara dönem pratiği olarak 80’li yıllar, başta okul müfredatlarının bütünüyle yenilenmesi olmak üzere, zorunlu din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal statüsünün tahkim edilmesi, dinin belli bir yorumunun Cumhuriyet’in restorasyonu için seferber edilmesi gibi mevzular bugün her düzeyde yaygınlaşan politik tartışmalarda ele alınmaktadır. Bu bağlamda peşine düşülmesi ve kararlılıkla cevaplandırılması gereken sorular hiçbir şekilde atlanmamalıdır: Bütün bu süreçte İslam’ın kayıpları olmuş mudur? Devletle din arasındaki geleneksel rabıtanın aksine dini bütünüyle devlet gerekliliklerine bağlayan bir mekanizma söz konusu mudur? Bu konularda şifahi ya da yüzeysel bilgi birikimlerini zorlayan derinlikli incelemeler yapmak mümkün müdür? Arşivler bize ne söyler?

Bütün bu sorulara verilebilecek cevaplar, önümüzdeki yeni Anayasa hazırlığı sürecinde her zaman özgüveni yüksek bir kurumsallaşma arayışında olan Diyanet’in imkan ve itibarını artıracak yeni yüzleşme olanaklarına fırsat verecektir.

8 Nisan 2012 Star (Açık Görüş)

   
Başlıklar: