İSLAM DÜNYASINDA SOSYO-POLİTİK DEĞİŞİM SÜREÇLERİ

Bugün İslâm dünyası çeşitli meydan okumalar karşısında bulunmaktadır. Birkaç asırdan beri "İslâm dünyası" kavramı da yeni anlam ve içeriklerle farklılaşmaya başlamıştır. Gerçekten de önceleri, İslâm dünyası ifadesi çoğu kereler sadece mezhep ve tarikat çeşitliliği bağlamında tanımlanıp tasvir ediliyorken, şimdilerde bu tanım ve tasvirlere yeni boyutlar eklemek zorunlu olmaktadır.

Öte yandan "İslâm dünyası" ifadesi, sadece nüfusunun büyük çoğunluğu müslüman olan bölgeler ayrımıyla da sınırlı kalmamakta, dünyanın pekçok yerinde bulunan müslüman azınlık mensupları ve muhacirler de bu dünyanın üyeleri arasında yer almaktadır. Böylece İslâm dünyası, hem mezhep ve tarikat hem de ideolojik ve etnik bölünmeler ekseninde, yoğun bir çeşitliliği ve karşıtlıkları içermektedir.

İslâm toplumlarının farklı saldırı ve operasyonel hareketler karşısında kendi gücünü tazeleyen bir içe çekilme süreci yaşadığını, hatta bu süreçlerden de genellikle kendi kazanımlarını arttırarak çıkmayı başardığını biliyoruz. Örneğin ünlü Haçlı Seferleri ve Moğolların Bağdat'ı yerle bir eden tahribiyle sonuçlanan olaylar, bir anlamda müslüman toplumun kendi inanç yapılarına daha sıkı sarılmalarını sağlayıcı motivasyonlara sahip oluşu açısından, yarattığı maddi ve manevi kayıplar dışında, bugün olduğu gibi ciddi bir entellektüel sarsıntıya yol açmamıştır. Ne var ki artık şimdilerde İslâm dünyası, karşısındaki güç ve yapıları tanımlama konusunda geçmişte olduğu kadar etkin ve yeterli adımlar atmada, yaşadığı güçlükleri aşmada açık bir başarıyı henüz yakalayabilmiş değildir. Dün genelde "küffar" şeklinde tanımlanabilen ve ortak bir tasvir gücüyle net olarak ortaya çıkarılabilen "düşman", şimdi pek çok koldan ve türlü belirsizlikler içinde bizzat İslâm dünyasının içine de sızmayı büyük bir ustalıkla başararak, sosyo-politik dengeleri iyiden iyiye sarsmakta ve kendisine bu alanda hiçbir rakip tanımamaktadır. Buna karşı koyuş biçimlerinde de genellikle düşmanın yöntem ve evrenini dikkate almak yerine, onu merkeze alan bir strateji tayini, müslüman toplumun güç ve tahayyülünü heyecanlı yönelişlerde heba etmeye yol açmaktadır.

Müslüman toplumun tarihsel olarak, kendi içindeki kurumlarının giderek yetmezliklerinin ortaya çıkışıyla kesifleşen tıkanıklığı, kendi iddia ve taleplerinin karşı karşıya geldiği hasımlarının kazandığı maddi üstünlükle biraraya geldiğinde, İslâmî evrende yaşayan pek çok müslümanı hareketli yeni süreçlerin karşılamaya hazır olduğu, açıkça ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu hareketliliğin ürettiği gerginlikler, hem bir telaşa hem de çekingenliklerle özdeşleşen bir bunalıma yol açmakta gecikmemiştir. Nitekim dikkatli bir gözlemcinin hemen farkedebileceği gibi, bu bağlamda kullanılan sözcükler ve söylemler bile, bir anlamda uğranılan kültürel şoku ve Batı karşısında bir türlü sıyrılıp atılamayan aşağılık kompleksini ele verecek biçimde kullanılmaktadır.[1] Öte yandan özellikle din- iktidar ilişkilerinde merkezî ya da aracı roller üstlenen ulemanın doktrinal açıdan daralması ve böylece entellektüel işlevini, siyasal alandan daha çok toplumsal alana kaydırmaya elverişli bulan stratejisi dikkate alındığında, İslâmî tahayyül gücünün yaşadığı sarsıntı kolayca farkedilebilir. Siyasal yönetimin ıslahı konusunda, ulemanın tarihsel hareketlilik içinde gerçekleştirmeye çalıştığı birçok projenin, siyasal hengamelerin ustalıklı çabalarıyla başarısız kılınması, bilinen pek çok nedenle yan yana gelerek ulemayı işlevsiz kılmaya yol açmıştır.

Ayrıca dînî dünya görüşünün, iktidarın meşruiyyetini sağlamlaştırmada üstlendiği görevle yetinmesi de bir başka ulema tipolojisini doğurmaya yol açmış bulunmaktadır. Emevilerle birlikte değişiklik arzeden ve her aşamada dinin meşrulaştırıcı işlevini gittikçe artan ölçüde farkederek kullanan siyasal yönelişlerin, her şeye rağmen dini ve gücünü dikkate alma konusundaki ısrarlarını kaygıyla kabul etmek durumundayız. Tarihsel İslâm imparatorluklarının hemen pek çoğunda, dinin fonksiyonelliğine ilişkin genel bir başvurudan sürekli olarak sözetmek mümkündür. Böylece din, statükoyu korumanın bir aracı olarak kullanılabildiği gibi, değişim için bir katalizör ve hatta devrimler için de bir öncü kuvvet olarak işlev görebilmektedir.[2] Kimi uygun durumlarda, bu fırsatları değerlendirmede ulemanın oldukça aktivist davrandığını teyit edecek örneklere sıkça rastlama imkanları hâlâ mevcut bulunmaktadır. Ancak her güçlü dünya görüşünün egemenlik alanlarını genişlettikçe karşı karşıya gelmesinin bir kader olarak belirdiği tıkanıklık ve donmadan da burada sözetmek gerekir. Toplumsal yapıya bir dinginlik ve genel bir uyumluluk sağlayan dinin, temel yöneliş biçimleri ve inanç yapıları, giderek dogmalaştıkça, bu kez katı muhafazakârlığın sosyolojik olarak sahip olduğu bütün sorunlar İslâm dünyasını da merkezinden etkilemeye yol açmıştır. Bünyeye dışarıdan gelen değiştirici faktörler karşısında mufazakârlık, marazi ve akıl dışı bir savunma mekanizması geliştirmekte, bu da çoğu kere ya içe kapanmaya ya da arada sırada kırıp dökmelere meyletmektedir.[3]

Genellikle "içtihad kapısının kapatılması" şeklinde formüle edilen bu durum dikkatle analiz edildiğinde, temel birtakım sapmalara nasıl da kolaylıkla düşülebildiğinin anahtar ipuçları ortaya çıkmaktadır. Nitekim bir değişim ve sarsıntı sürecinden çok, bir donma ve sabitleşme sürecine girildiğinin en açık göstergesi, toplumsal yapıda yeni durumlara adaptasyonu kolaylaştırıcı içtihad mekanizmasının işlevini yitirdiğinin alenen ilan edilmesiydi. Toplumsal mekanizmanın işleyişinde bazı hazır kalıpların varlığına ve yeterliliğine inanılan böyle bir durumda, kuşkusuz yeni kapılar aralama isteği, bilinen muhafazakârlık evreninde aykırı bir tema ve üslub önerisi olarak, düpedüz fitne şeklinde değerlendirilecektir. "Daha da kötüsü vahyedilmiş Kur'an'ın eleştire eleştire yıktığı "atalarımızdan böyle gördük" anlayışı, yeniden kural-koyucu, bağlayıcı rolü ile tekrar sahneye çıktı."[4] İçtenlikli pek çok itiraz ve önerinin de bu bağlamda sınırlandırıldığı egemen söylem biçimleri içinde, yeni analiz ve arayışların gereksizliğine olan inancın, neredeyse bir doktrinal ifadeye dönüştüğünü düşünce tarihine ilgi duyan hemen herkes kolayca gözlemleyebilecektir. Hayat, bütün bunlara rağmen aktif bir süreçtir ve işlemeye devam etmektedir. İslâmî toplumun siyasal alandan umudunu kesişini bile teorik ve akidevî bir yaklaşımla meşrulaştırıcı pratiğinden yola çıkarak, bir de buna gündelik hayatın "dünyevî" tabiatında mevcut hale getirilen durağanlık eklendiğinde durum herşeyden önce, müslüman dünyanın kolaylıklı bir lokma haline düştüğünün işaretlerini vermeye başlamıştır.

Aslında, müslümanların tarihiyle İslâm'ın tarihi arasındaki ilişkiyi olduğu kadar, bu ilişkinin ayrı ayrı olgulardan hareketle kurulması gerektiğine ilişkin tezleri de dikkate almak gerekir. Denilebilir ki, sapma, durağanlık ve umut eksikliği gibi bilinen görüntülerin varlığına rağmen İslâm, bütün bu olumsuz özelliklerin, gücüne güç katan meşrulaştırımlarından bağımsız olarak kendi dinamizmini sağlam zeminler üzerinde yürütmeye ısrarlı bir şekilde aday olduğunu, her zaman göstermeyi başarmış bulunmaktadır. Bugün İslâmî değişimin özellikle sosyo-politik evreninde gözlemlenebilen olumsuzluklar, müslüman dünyanın tarihsel durgunluğu ve kendi kıymetlendirme ölçütlerini yeniden üretememekte gösterdiği ısrarlarıyla yakından ilgili olarak ortaya çıkmıştır.

İslâm dünyasındaki bu tersine gelişme grafiği, böylece işleyişini sürdürürken, Batı toplumlarındaki ilerlemelerin de, taşıdıkları bütün bir ahlâkî ve felsefi zaaflarına karşın, yine de sınır tanımadan sürdüğüne işaret etmek gerekir. Sonuçta Kilise'nin egemen kıldığı dînî söylemini hem aklileştirmeye yönelen, hem de ahlâkî tezlerle bu söylemi bertaraf etmeyi arzulayanların ortak ifadesi sayılabilecek "Batı olgusu"nun, gücünü deneyecek, bir zenginlik ve intikam alanı aradığında, karşısında bulduğu yegane zeminin İslâm dünyası olması şaşırtıcı değildir. Nitekim İslâm dünyasının talepleri ve uygarlık değerleri, kendi kültürlerinin ve değerler sisteminin üstünlüğüne kesin olarak inanan Batılı bakış açılarının gözünde pek fazla bir anlam taşımamaktadır. Hatta bütün uluslararası sorunlar karşısındaki İslâmî tavırlar bile, Batılı güçlerin anlayışını ve desteğini oldukça ender bulabilmektedir.[5]

Aydınlanma ve Fransız Devrimi gibi tarihsel olgular, kimi felsefi ve entellektüel çıkışlarla bugün bile seyrini sürdürmeye devam ederken, dinin, Batılı anlamda "haps"ini sağlayacak paradigma değişiklikleri de İslâm dünyasında hâlâ kendini etkin kılmanın yollarını aramaktadır. Aslında "din" bu bağlamda içerik değişikliklerine öylesine maruz kalmıştır ki, İslâm'ın öteden beri muharref olarak nitelediği Hıristiyanlık bile, bu süregelen muhalif hareketler karşısında sekülerleşmeye doğru iyice çekilmiş bulunmaktadır. Din'in kendi doğasıyla, tabiatındaki bu kararlılığını sürdererek, seküler alana sokulmasının imkansızlığını vurgulayan Aydınlanmacılar, bu görüşlerin İslâm dünyasındaki benzer yankı ve yansımalarını almakta, sonunda hiç de gecikmiş sayılmadılar. Nitekim çok geçmeden müslüman toplumun aydınlanmış öncüleri, 19. yüzyılın ortalarından itibaren, Hindistan'dan Akdeniz havzasına kadar uzanan bölgede İslâm cemaatinin, geriliklerini aşması ve modern dünyayla uyum içinde bütünleşmesi için bir "din" ve ahlâkî ve toplumsal değerler sistemi olan İslâm'ın yeniden canlandırılmasının zorunluluğu üzerinde oybirliği içinde yeralmışlardır.[6]

İslâm dünyasında mevcut olan yaklaşımlar, hem Batı'dan öğrenerek geliştirdikleri yenileşme hareketlerini hem de yeni bir sorumluluk anlayışı içinde öne çıkardıkları öze dönüşü önceleyen bir dînî yönelişe işaret etmektedir. Çöküş ve sapmayla tanımlanan tarihsel bir sürecin, ancak yeniden doğuşla düzene konulabileceğini iddia eden modern ihyacılar, bu belirlenmiş iç mantık düzenini resmîleştirme ve aktüelleştirmeye acil ihtiyaçları arasında yer vermeyi sıklıkla denemişlerdir. Çünkü bu arayışların hiç vakit kaybetmeden bazı demirbaş sayılabilecek sorunlara, bu meyanda örneğin Batı'nın meydan okumalarının ürünü olarak müslüman dünyasında ortaya çıkan sorunlara cevap ve çözüm yetiştirilmesi zorunluydu: "İslâm'da yanlış olan bir şey mi vardı? Geçmişteki şanlı zaferlerin kaynağı olan ilahi hidayete ne olmuştu? Müslümanlar, İslâm'n egemenlik sahasını genişletme şeklindeki ilahi emri artık nasıl yerine getirebilirlerdi? Kafirler tarafından yönetilen ve kanunları şeriat'la belirlenmeyen bir devletin egemenliği altındaki insanların iyi bir müslüman olabilmeleri mümkün müydü? Vahiyle akıl, bilimle teknoloji arasında bir çelişki var mıydı? İslâmî hayat tarzı, çağın gereklerini karşılayabilecek özellikte miydi?"[7]

19. yüzyılın hasılatının İslâm dünyasındaki karşılığı, bu sorunlara cevap aramayı mümkün kılacak bir sosyo-politik ve entellektüel değişimin sınırlarını yeniden belirlemeye imkan tanımıştır. Bu da genellikle ulus devletlerin artması şeklinde tecelli etmiştir. Buna bir de dinin resmî boyutta laikleştirilmesi eklenmelidir. Gerçekten de dinin laikleştirilmesinden söz etmek hele bu din kavramı İslâm'la sınırlıysa hiç de başarılı bir eşleştirme olmayacaktır. Çünkü İslâm'da laik bir alan üretme çabaları bir çok nedenden dolayı açık başarısızlıklarla maruf haldedir. Gündelik hayatın bütün kompartımanlarını dînîleştirmek, İslâm'ın zaten bizatihi görevleri arasındadır. Bununla birlikte 19. yüzyılın yenilikçi öğretileri, İslâm'da laik alana bir yer açmak konusunda başta bilinen oryantalist malzemeler olmak üzere, modern ve dînî argümanları fütursuzca kullanan bir metodolojiyi öne çıkarmaktan vazgeçmediler.

İslâm dünyasında ortaya çıkan politik çalkantı ve krizlerden genellikle Batıcı ve modernleşmeci eğilimler söz sahibi olarak çıkmayı başardılar. Ne var ki yine de bu eğilimlerin söz dağarcığı, aslında bir önceki kuşağın, İslâmî taleplerinde baskın olan söylemlerini kullanarak üretilmekteydi ve bunda ilkesel olarak herhangi bir beis de görülmemişti. Nihayet bütün bunların sonucunda müslüman düşüncesinin dînî boyutlarında, 19. yüzyılın sonlarından itibaren, özür dileyici bir tavır şekil almaya başlamış, hatta bu tavır da giderek zihinsel çatışma alanını, bilinçsizce modernizme ve Batı'ya kaptırmaya yol açmıştır. Artık bu aşamada, zamanın getirdiği her düşüncenin, Batı tarafından alınmadan önce, aslında İslâm'da da var olduğunu her nasılsa göstermeye çalışarak bu yolla inancını savunmaya yönelen bir müslüman düşünür tipi de ortaya çıkmaya başlamıştır.[8]

İmanın hayatın her alanına nüfuzu konusundaki dînî gerçeklikten yola çıkıldığında laiklik ve hatta sekülerleşme taleplerinin gerçekleşmesini ısrarla sürdürebilmek için, ya içerden yoğun stratejilere ya da dışardan saldırgan ve dayatmacı politik teşebbüslere esaslı ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, aslında İslâm'ın olağan tarihi ve zengin içeriğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bilinen uygulamaları içinde İslâm, hem bütüncüllüğü bağlamında laikliğe ve hem de hedefleri açısından sekülerliğe izin vermemektedir. Buna rağmen İslâm dünyası, kendisini içinde bulunduğu ya da sürüklendiği entellektüel, siyasi ve ekonomik huzursuzluklardan kurtulmanın yolunu, birtakım hazır projeler aktarımını gerçekleştirerek bulmaya çalıştı. Ne var ki bu yollar ve arayışlar kuşaklar arasında, toplumsal yapılar içinde olduğu kadar, modernleşmeci evrim yanlıları ile klasik normları ve değerleri savunanlar arasında da büyük bir gerginlik havasının doğmasına neden olmuştur. Çünkü İslâm'ın kültürel varlığına, belli bir insan ilişkileri tipine ve İslâm toplumlarındaki yaşama stiline bağlılığı Batı'nın kültürel modelleri ve modern uygarlığın çekiciliği ile değiş tokuş etmek, birçok müslümana ağır geliyordu.[9]

İslâm dünyası, pek çok parçaya bölünmüş fiili gerçekliği içinde, Batıcı ve modernleşmeci politikaları gerçekleştirme konusunda, emsalsiz bir hız içinde bu projelerin hayata geçirilmesi adına neredeyse kendi kaderini kilitlemiş durumdadır. Siyasal alandaki hareketliliğe hız ve yön veren Batı'nın rakipsiz üstünlüğünün nedenleriyle birlikte, İslâm dünyasının gerileme nedenlerinin tahlili de bu kez ulemanın görevleri arasında yer aldı. Siyasal gerginliklerin hızı içinde yer alma çabaları, zamanla zecrî uygulamalar eşliğinde ulemanın kenara çekilmesini zorunlu hale getirdi. Ancak resmi seçkinlerin de, kendi uygulama ve yönelişlerinin, İslâm'ın halihazır görüntüsünü üzerinde temerküz etmeyi başarmış görünen İslâmî toplum nezdindeki itibarını onaylayacak meşrulaştırımlara doğal olarak ihtiyacı vardı. Bu ise ulemayla veyahutta artık gittikçe daha da işlevsiz ve parçalanmış bir duruma düşen dînî otoritenin başat aktörleriyle, dikkatli ve mesafeli bir uzlaşmayı deneme konusunda, yöneticilere yön veriyordu. Gerçekten bugün bile, İslâm dünyasında örneğin demokrasi konulu bir beklentinin tecessümünde dahi, dînî seçkinlerin imtiyazlı mevkilerini kullanmaya azmettiklerinde, yeterinden fazla bir şekilde etkili olmayı başarabileceklerini ummak mümkün görünmektedir. Böyle bir beklenti ortamında halkın, kendi kartını din lehinde oynamaya çalışması az rastlanılır bir durum değildir ve seçkinler, bu imtiyazın genellikle farkında olmuşlar, hatta bu dikkatlerini, neredeyse çağdaş politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak öne çıkarmışlardır. "Dinin siyasete alet edilmesi" şeklinde dile getirilen bu olgu, gerçekten sözü edilen kaygıların karşıt siyasi yapılanmalar lehinde kullanımını yansıtmaktadır.

İslâmî toplumun tarihsel açıdan her zaman için sormakta olduğu iki soru vardı. Bunlardan ilki otoritenin kimin elinde olduğu, diğeri ise, bu otoriteyi ele geçirme hakkının nereden geldiğiydi.[10] Bu soruları sorma hakkını, modern dönemde güçlü toplumsal muhalefet birikimlerinin inisiyatifine kaptırmak, hatta bunun onların ellerine geçmesini beklemek, çoğu kereler, kendi toplumuyla ilişkilerinde açık ayrılıklar içinde kalan yönetici seçkinler için meşruiyyet sıkıntıları doğurabilirdi.

İslâm dünyasının din bağlamındaki problemlerini, "din"in yeniden tanımlanışı ve giderek uyanışı şeklinde belirlenebilecek bir tarzda ele alışının tarihi aslında oldukça yenidir. Oysa İslâm tarihi bir yönüyle bakıldığında yenileme hareketlerini sürekli içinde taşımak durumundadır. Tarihte bu "yenileme hareketi insan davranışlarının ve sosyal kurumlarının, Şeriat'la ahenk içinde bulunmaları için oluşturulmasına ve biçimlendirilmesine çalışmak şeklinde olmuştur. Bu hareket, kendilerine yol göstermek için Allah tarafından gönderilen ve tek başına kendi değer ve üstünlüğünün ölçüsü olan vahiy prensiplerini toplum yapısına sürekli sindirerek ona yeniden hayat ve canlılık vermekten ibaret olmuştur."[11]

İçeriden politik seçkinler eşliğinde "din" kuvvetli ideolojik argümanlara dönüştürülebilir ve siyasal rejimler de, ulemanın açık desteğine bağlı olmaktansa, dini, ideolojik olarak kullanma konusunda daha sarahatli adımlar atmaya yönelebilirdiler. Genellikle de böyle oldu. Bu amaçların pratiğe geçirilmesinde aydınlar ulemanın ihtiyatını aşarak sekülerleşme projelerinde aktif rol alma konusunda şartların da yeterli meşruiyyeti sağladığı sınıfsal hegemonya gücünü devralmayı hızla başardılar.[12] Başlangıçta aydınların konumu, ulema tarafından bile asla ciddiye alınmamışken, zamanla bunların, rollerini, toplumun en girift katmanlarına dahi ulaşmaya çalışarak pekiştirdikleri görülmüştür. Aydınlar, içtihad ve fetvayla somutlaşan bir dünyadan ayrı bir şekilde fikredişlerinin birer ürünü olarak, günübirlik politikaların İslâmî meşruiyyeti konusunda, toplumsal yapı ve blokları yönlendirerek aydınlatmayı birincil düzeyde görev bilmekte gecikmediler ve bu görevi yerine getirmenin de genellikle ısrarlı takipçileri oldular. Ne var ki bu da son tahlilde kendilerinin birer toplum mühendisi olarak, sosyal alanı matematiksel-fiziksel bir analize obje kılacak bakış açılarına bağlı olarak gelişmektedir.

Aslında İslâmî bakış açısının klasik versiyonu esas alındığında, seküler olana bir yer ve meşruiyyet yokken, aydınlar, bunun, Kur'an ve Sünnet'in bağımsız çözümlemeleriyle kurulabileceğini düşünmüşlerdir. Ancak bunların modern toplumlarda sekülarizmin kaçınılmazlığı yönündeki varsayımları, müslüman nüfusun çoğunluğu oluşturduğu ülkelerde yaşadıkları tecrübelerle sarsıldı.[13] Yine de aydınlar, ilginç ve yeni sayılabilecek çözümlemeleri aracılığıyla İslâm'ın en erken çağından kolaylıklı referanslara ulaşarak, onu modern olanın evrenselliğine ilişkin çeşitli projelerin kullanım ve tüketimine açmaktaydılar.

Müslüman toplumun kendini dinle tanımlamada ısrarlı olan tabanı ise, kendi ulemasını yeniden üretmektense, yeni bir aydın sınıfı ihdas etmeyi daha uygun bulmuştur. Eğitim ve iletişim imkanlarının gelişmesine paralel olarak bu kategorik ayrışmayla kendilerini somutlaştıran aydınlar, meydan okumalar karşısında uygun ve yeterli cevaplar vermede neredeyse sadece kendilerini mükellef sayıyorlardı. Bunlar hem modern hem de dînî referanslardan ölçüsüzce faydalanma konusunda oldukça sınır tanımazdılar. Ne var ki yaptıklarını dînî yeniden canlandırmak adına gerçekleştirdikleri konusunda kendi hallerinde birer inanmıştan pek fazla da farkları yok gibiydi. Dînî dönüşümü gerçekleştirmenin, statükonun büyüsünü ortadan kaldırmak, İslâm ortaçağına özgü realizmi reddetmek, tarihsel eleştiriciliği başlatmak ve geçmişin katılımcı ve toplumcu unsurlarını korumak[14] şeklinde sıralanabilecek bir takım düzenlemelerle sağlanabileceğinden emindiler.

Muhalif bir söylem içinde dine yöneliş ve dinin yeniden keşfedilişi geçmişte olduğundan daha çok din merkezli problemleri toplumsal yapının önüne çıkarmıştır. Modernizm ve Batılılaşmanın, genellikle ateizme ve sekülerliğe yol açabilecek tarzda gündemde tutulması karşısında cevap bulmaya çalışanlar, "din"in modernize edilmesi şeklindeki bir talebi, kendi aktüel çıkışlarının zorunlu bir malzemesi haline getirdiler. Oysa ki birçok durumda modernizm tarafından taşınan değerleri benimsemek, ortak bilinç açısından, İslâm'ın başlangıç döneminden beri sürdürdüğü büyüklüğünü yaratan değerleri bir anlamda inkar etmek demekti. Müslüman toplumdaki uzlaşma havasını bozmak ve bütün yeryüzünü kucaklayan manevi bir bütünlük olarak ümmetin yani toplumsal ve mistik bir varlığın birliğini tehlikeye atmakla eşdeğer bir durum olarak gözüken bu inkar, doğal olarak müslüman toplumda endişeyle karşılanacaktı.[15]

Buna rağmen İslâm'ın sosyo-politik değişim süreci, modernlik düzleminde yeniden şekillenmeye ve tanımlanmaya başlanmıştır. Nitekim İslâmî söylemlerin "modern"liğine bakılarak da bu durum kolaylıkla keşfedilebilir. Öte yandan da İslâmî söylemlerin, İslâm'ın kutsal tarihinin, modern devlet modellerine bağlı biçimlerde yeniden inşasıyla ilgili oldukları oranda modern olduklarını savunmak gittikçe daha kolay bir hale gelmektedir.[16]

Bu arayışların içtenliği, yeni birtakım sorunları da beraberinde getirmiştir. Acaba İslâmı dünyanın geri kalmışlığının nedenleri nelerdir? Bu, müslümanların acziyetlerinin bir sonucu mudur, yoksa kendi tarihlerinin tabiatı bunu mu gerektirmektedir? Dinin, politik görüntüsü olmalı mıdır? Aksi söz konusuysa, bu çekilme nasıl aşılabilecektir? Modern dünyanın rekabetçi bünyesinde, din olarak İslâmiyet tebliğini nasıl deruhte edebilir? Aslında bu sorulara ve bunların ardındaki diğer problemlere cevap arayışında gözlemlenen biçimin savunmacı önceliklere sahip oluşu dikkat çekicidir. Neredeyse kronik bir krizin parçası olarak görülmeye çalışılan bu problemler, Godrel'a göre, "henüz bugünün dünyasının gerçekleriyle teolojik olarak ve ikna edici bir tarzda hesaplaşıp, ayak uydurmayı başaramayan büyük bir dinin bağlılarının saldırgan ve meydan okuyucu haykırışları" olarak çarpık bir şekilde tasvir edilmektedir.[17]

Halbuki bu haykırış ve arayışlar, bir başarısızlıktan çok, kendi özgün niteliklerini koruma konusundaki ısrarın toplumsal alandaki yaygınlığından kaynaklanmaktadır. Bölgesel boyutlarda hızla değişen şartlar, İslâm'ın çeşitli şekillerde yeniden tasdik edilmesinde kayda değer yönlendirme ve kabulleri temin etmiş bulunmaktadır. Ancak bölgesel şartların bölünmüşlüğü yüzünden bu tasdik edişin biçimleri çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır. Modern evrensel tarih boyutunda ise, birçok modernist yaklaşımın çağdaş toplumun sorunlarını tahlil etmede düştükleri başarısızlık, modernist olmayan yaklaşımlara bağlılığı da güçlendirmede etkili olmuştur. Nitekim sekülarizmin rasyonalist bilim ve kitle üretiminden oluşan standart modern ideolojisi yeterliliğini hâlâ ispatlayabilmiş değildir. Buna bağlı olarak da modern dünya görüşü, değişen tarihi gerçekliklerle başedebilmek için kendini değiştirmek zorunda kalmakta ve İslâm da böylelikle rakip bir ideoloji olarak yeniden ortaya çıkmaya güç yetirebilmeye başlamaktadır.[18]

Yukarıda sıralanan soruların giderek kriz haline hızla dönüşen kıymetleri toplumda yeterli karşılığı ve desteği buldukça, bunlara aranan cevaplar da ister istemez çeşitlilik arzetmeye başlamıştır. Sünni dünyanın neredeyse gelenekselleşmiş politik tutumları, yeni bir elemeyle okunmaya, tartışılmaya ve gözden geçirilmeye, hatta aşılmaya çalışılmıştır. Günübirlik sorunların varlığını geleneksel önkabulleri koruyarak aşma konusunda yetersiz kalındığı görüldüğünde ise, bu kez Kur'an ve Sünnet'e direkt olarak bağlı analizlerin önündeki sınırlamaları bertaraf etmek meşru bir zeminde gerçekleştirilmiş oldu. Kriz içindeki İslâm dünyası, çoğu kereler birbirinden habersiz kendi iç sorunlarının din merkezli açmazlarını gidermeye çalışırken, kollektif hayal gücünün yokluğu da siyasal yönelişlerde mecburi bazı sorunların doğmasını gündeme getirmiştir: "Yüzyıllarca birbirini bütünleyen ve organik ve ahenkli bir bağ içinde bulunan İslâm dünyasının çeşitli bölgeleri, şimdi, her zaman daha büyük bir bütünün parçası olmuş ve sürekli biçimde bütünün diğer parçalarıyla zenginleştirilmiş bir şeylerden kalan bütüncükle eğlensinler diye kendi başlarına kalakalmışlardır."[19]

Bugün başta İran ve Mısır olmak üzere, Pakistan, Suudi Arabistan ve Malezya'nın yanı sıra Batı ülkelerindeki bazı İslâmî söylem ve pratiklerin, kendi yerleşik ve mahalli bağlamlarından koparıldıklarında, farklı zeminlerde ne gibi söylem alanlarına ve anlam kaymalarına yol açtığını incelemek bir hayli ilginç olacaktır. Modern İslâm'ın zengin tecrübelerindeki çeşitliliğin, İslâmî mesajı farklı insanlara pek çok değişik şekillerde ilham kaynağı olabilme özelliğini sürdürdüğünün bir işareti ve göstergesi olabileceği gerçeği[20] dikkate alınmadığında, ileri düzeyde enformatik kargaşa yığınla sorunu peşine takarak müslüman zihnini ablukaya alacaktır. Öte yandan bu abluka ulus-devletler içindeki türlü İslâmî muhayyile ve birikimleri harekete geçirecek şekilde kışkırtmaya devam etmektedir. Ancak iletişim engellerinin blokajını aşmayı başarabilenler, bu çeşitliliği, olumlu bir yöne kanalize etmenin mümkün yollarını buldukları ölçüde, bütüncül ve ortak bir algılama biçiminin imkanlarını da ele geçirmiş olmaktadırlar.

Doğrusu İslâm dünyası bugün derin bir kuşatma altında gözükmektedir. İslâm dünyasının birçok yerinde, özellikle modern eğitimin hakim olduğu ülkelerde, genç kuşak İslâm'ın manevi ve entellektüel yönleri konusunda bilgisiz ve hatta modernizmin saldırıları önünde de tamamen savunmasız bir durumdadır.[21] İslâm bilincinin, sömürge egemenliği ve ilk kültür alış verişlerinin şoku ile modernizm öncesi evreninden kesin olarak çıktığı andan itibaren, yeni dünyanın gerçeklerinde gözlerini açan müslüman toplumlarının büyük çoğunluğu, çağdaş dönemin uygarlığına doğrudan doğruya girerken, kendilerini bir anda modernizmin sorunları ve meydan okumaları ile karşı karşıya gelmiş buldular.[22] Öte yandan müslüman imparatorluklarının çöküşü Batı müdahaleciliği ve çağdaş müslüman milli devletlerinin kuruluşlarıyla birlikte geleneksel müslüman toplumlar, çağdaşlaşma ve kalkınma sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkan her türlü baskılarla yüzyüze gelmiş bulunmaktadırlar.[23] Dikkatle analiz edildiğinde İslâm toplumlarını tehdit eden kültürel unsurların tek başına karşıt dînî unsurlardan neş'et etmediği görülmektedir. Aksine onu tehdit eden öncelikli olarak tüketimin ve iletişimin dünya kültürüdür. Genellikle laik, ate ve boş bir kültür olarak gözüken bu tehdit, içinde ne bir değer ne de bir strateji barındırmasa da, o, Roy'un deyimiyle, artık çoktandır buralardadır, kasetlerdedir, radyolardadır, en ücra köylerde bile mevcuttur. Bu kültür her türlü yeniden sahiplenmenin ve yeniden okumanın konusu olabilmektedir. Çünkü bu kültür bir uygarlık değil bir koddur.[24]

Müslüman toplumun yöneticileri, kendi toplumlarını ümmet bağlamında görmekten artık çoktan uzaklaşmış gibidirler. Her bir etnik unsurun tipik bir kuşatması sayılabilecek modern İslâm devletlerinde, yönetimlerin toplumun yerel sorunlarını farketme ve özgün arayışlarla bu açıkları giderme konusundaki çabaları da gittikçe yön değiştirmektedir. Aydınlanma'nın referansları ve sonuçları tartışılmakta, "dinin geri dönüşü" veya "hatırlanışı" şeklindeki yeni tezahürlere de sıklıkla rastlanılmaktadır. Bilindiği gibi Aydınlanma çağı ve rasyonalist dönemin dine karşı teoriler ileri süren düşünürlerinin pek çoğu, insanın dine veya kendi hayatının anlamını kavramaya derin bir ihtiyaç içinde olduğunu anlamadıkları gibi, insanın Allah tarafından vahyedilmiş dinden bir kez yoksun kalınca mutluluğa ermek yerine, son bir iki asır boyunca insanlık üzerine yağan tehlikeli ruhî eklektizmler ve uydurma dinler ihdas etmeğe koyulacağını da kestirememişlerdir.[25]

Artık açıkça görülmektedir ki İslâm, herşeye rağmen çağdaş deneyimin önemli boyutlarında kendini sunmayı ve göstermeyi başarmaktadır. Hatta İslâmî canlılık kimi zaman büyük devrimler halinde kimi zaman da egemen ideolojilerin yeniden yönlendirilmeleri şeklinde kendini deklare etmede dikkate değer bir güç ve ivme kazanmıştır.[26] Bu fenomen müslüman hayatının gerek genel gerekse özel alanlarının her ikisini de kapsayan daha geniş İslâmî, dînî uyanış içine kök salmış bulunmaktadır.[27] Dökmeciyan, önemli ölçüde İslâmî köklere dönüş hareketi olarak gördüğü bu uyanış hareketlerinin, değişik milli ortamlarda bulunan özel kriz şartlarına bir tepki olarak yerel bir karakter kazandığını belirtmektedir. Ona göre, farklı toplumlarda kriz durumlarının benzer olduğu ölçüde, gerçekten ulusal sınırları aşan bir karaktere bürünebildiğini görebildiğimiz bu hareketler, son olarak da evrimini şekillendiren sosyo-politik süreci aşma eğilimleriyle birlikte, alışılmışın dışında bir ısrarlılık göstermektedir.[28]

Dinin bağımsız ve seküler bir girişimle sarsılmayacak analizi, ancak siyasi olayların girdabında şekil değiştirmekte ve kimi duygusal çıkışların meşruiyyetçi donanımları arasında sarsılmaktadır. Din alanı Aydın'ın da ısrarla vurguladığı gibi, "bir yandan din adına en yavan, en katı, en uzaklaştırıcı ve dolayısıyla yabancılaştırıcı, en akılsız, en tutarsız konuşmaların ve savunmaların sergilenebildiği öte yandan da din aleyhine en çocuksu, en yüzeysel, en kışkırtıcı, hatta en histerik bağırma-çağırmaların yer alabildiği bir alan" haline getirilmiştir.[29] Halbuki din konusunu, onun yerine konan ve hem çarpıtılmış hem de değeri düşürülmüş imajlara göre değil, gerçekte tezahür ettiği biçimde ele almaya çalışmak gerekmektedir.[30]

Bugün özellikle Batılı-güçlü devletlerin, İslâm dünyasındaki çok amaçlı siyasetler güden girişimleri dikkate alındığında, ayakları yere sağlam basan analiz ve yorumlamaların gücü şimdilik gereksiz ve geçersiz sayılmaktadır. Özellikle İslâm dünyasının kriz merkezlerinde karşı karşıya geldiği politik ve militarist saldırılar, uluslararası medyanın belirleyici ve yönlendirici yaklaşımlarının egemenliği altında bile, müslüman vicdanını derinden sarsacak bir kaosu toplumsal bağlamda üretmekte ve bunun artmasına da yol açmış bulunmaktadır. Kriz temelli perspektiflerin, olası çözümleme ve analiz girişimleri bile, sözü edilen sosyolojik ve aktüel gerçeklikler karşısında ahlâkî ve stratejik açıdan sorgulanmakta, hatta bazen de bu tür yoğun çalışmaların "hedef şaşırtmacı" olabileceğinden de rahatlıkla emin olunabilmektedir.

Böylece kitlelere ulaşmayı başaran radikalizm, İslâmî sembol ve terimlerin artan önemiyle birlikte, müslümanların etkin inanç sembolleriyle içiçe geçerek, kendini göstermeyi mümkün kılmıştır.[31] Kitlesel katılıma, katılımcı kontrole, küçük birim kimliklerine ve eski sosyo-politik ayrılıkların saflaştırılmasına önem veren bu hareketler,[32] son yirmi-otuz yıl içinde kendilerini kimi zaman kurucu kaynaklara doğru yönelten, kimi zaman da devrimci ideolojilerin büyüsü altında yeni ufuklara doğru taşıyan bir eylem evreni içine girmiş bulunmaktadır. Nihayet sosyo-politik dinamikler de günümüzde, tüm İslâmî söylemlerin referansları olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Dogmatik köktenciliği kayıran rejimlerde toplumsal ve kurumsal değişiklikleri reddederek; İslâmî mesajın devrimci çerçevesini vurgulayan rejimlerde ise ideolojik aygıtları İslâm'ın dînî ve kültürel geleneklerinin üzerine oturtmayarak[33] birbirini dışlamayı sürdüren bu referanslar, kitlesel yönelişler bağlamındaki dînî ayrışmaların da esaslı kaynakları arasında yer almaya başlamıştır. Günübirlik ideolojileri hızla tüketerek, açık bir kurtuluş alanı bulmaya çalışan bu yönelişler, yaşanan gerginliklerin gerçek kaynağını olağandışı bir hızla ararken, seri ve net çözümler içinde de dini, sıradan bilincin gücüne teslim etmekte bir beis görmemişlerdir. Ne var ki, Nasr'ın da hatırlattığı gibi, "İslâm'ın yapısını bütünlüğü içinde kavrayan herkes bilir ki, İslâm hiçbir zaman, kendisinden bağımsız ve hatta kendisine düşman bir düşünce sistemi karşısında, basit bir niteleyici veya eskaza konmuş bir bütünleyici derekesine indirgenivermeğe izin vermez."[34]

Bu tepkisel hareketlerin sosyolojik uç noktalarını keşfetmek mümkün ise de, dinin bütün bunlar nezdinde kulanımının doğru bir şekilde tahlil edilmesi genellikle subjektif ve duygusal ortamlarda giderek imkansız bir hale gelmektedir. Aslında İslâm dünyasında sadece bizzat dinden kaynaklanan olaylar değil, dinin dışında temellenmiş pek çok durum da din bağlamında kendine meşru bir yer bulmaya çalışmaktadır. Çünkü, modern ve modernleşen toplumlardaki devasa yapılar, geniş çaplı bürokrasiler, iri politik organizasyonlar, büyük uluslararası korporasyonlar, bireyler için tatminkâr bir kimlik sağlayamayacak derecedeydiler. Politikanın ve ekonominin globalleşmesi insanların biraraya gelmeleri ümidini yeşertmekte, ancak bu görüş için yapılar ve formlar yetersiz kalmaktadır. İnsanlar büyük çaplı organizasyonların problemlerini çözmek için daha yakın çevrelere ihtiyaç duymakta ve bunun bilincine varmaktadırlar. Modernizm tarafından yaratılan büyük yapılar ne yeterince evrensel olabilmiş ne de pek çoğunun arzularını karşılamak için yeterince yakın olmuştur.[35] Sonuçta modern tarzdaki bir hayatın global deneyimlerinin insanları tam anlamıyla tatmin edemeyen unsurları, tüm dünyada modern olanı yeniden tanımlama ve onun gerekliliklerini yeniden ifade etme düzleminde büyük çabaların sarfedilmesine yol açarken, din karşıtı olarak görülen ideolojilerin de giderek dînî bir kisveye büründüğünü görmek her zaman için imkan dahilinde olmaya başlamıştır.[36]

Ancak böylesi karmaşık ve çok değişken bir zeminde dînî köktencilik kristalize olmakta, gerçek bir müslümanın nasıl olması gerektiği sorusu ortaya atılmakta, gerçek müslümanla nominal müslüman karşı karşıya gelmektedir.[37] İslâmî bakış açısı bu kemiyetten memnuniyetini gizlemeksizin yararlanabilirse de, dînî olanın sınırları konusundaki yoğun entellektüel faaliyet ortamında problemlerin derinlikli analizlerine hâlâ şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır.

Ne var ki İslâm'ın bir sözcü olarak dillendirilmesinin tarihi de yeni değildir. İnayet'in de vurguladığı gibi bu, "öncelikle müslüman halkların yerel özgürlüklerini elde etmek için giriştikleri, fakat henüz amacına ulaşamayan, bununla beraber müslüman zihnin politizasyonunun gelecekteki sürekliliğini teminat altına alacak bir mücadelenin devam etmekte oluşuyla açıklanabilir."[38] Ona göre İslâm öteden beri, her zaman müslüman dünyasının periyodik siyasi hareketliliklerinin arkasındaki en etkin güç olarak mevcuttur. Bir başka açıdan İslâm, modern zamanlarda toplumsal ve siyasal alandaki uyumsuzluğa itilen bir kitlenin protestolarını ve hayal kırıklıklarını cisimleştiren sosyo-kültürel bir hareketin[39] temel harcını oluşturmakta ve tarihsel işlevini süreklilik ve değişim içinde yeniden üretmektedir. Çünkü o, bilhassa çağdaş dünyada, modern dünya görüşü de dahil alternatif dünya görüşlerinin adil bir toplumun temellerini oluşturmayı başaramadığı ve insanlığın karşısındaki büyük problemleri çözemediği yerlerde özel bir cazibeye sahip olabilmektedir.[40] Nihayet İslâm birçok toplumsal grubun, içinde kimliklerini, arzularını ve hoşnutsuzluklarını ifade ettiği geçerli bir dil olarak güç kazanmaktadır. Eklemek gerekir ki bu dil terimleriyle farklı ve çelişen görüş ve arzuların ifade edildiği durumlar için kullanılmaktadır.[41] Nitekim sömürge dönemlerinden beri toplumsal protesto hareketlerinin sonuç almakta en başarılı olanları, özellikle dinden neş'et edenlerle dikkat çekmektedir.

Ne dinden doğan ne de dinle direkt olarak çözümlenebileceği mümkün görünmeyen pekçok sosyo-politik durumun, dînî olarak betimlenmesi, dinin alanlarını genişletme arzusunu öne çıkarsa da, genellikle onun ilkelerinin hunharca katledilmesine yol açabileceği gerçeği hiç dikkate alınmamaktadır. Dinin karşılıklı şeytanileştirmelerin kol gezdiği bir dünyada belli bir aktör davranışını örgütlemek üzere gündeme getirilmesi, dikkatsiz genellemeler ve romantik çıkışlar içinde bizzat dinin kendisinin kazanabileceği imajlara, hassas sınırlamalar getirmektedir. Kısaca "İslâm dünyasında görülen dikkat çekici yöneliş ve hareketlerin, dînî nitelikte olanları bulunduğu gibi, kendisini İslâm terminolojisi ile ifade etmeye çalışan, ama temelde çok sayıda iktisadî, içtimaî ve siyasi hoşnutsuzluklarla ilgili olanları da vardır. Hatta dînî nitelikte olanların içinde dahi fikri ve ameli planda halis İslâmî anlayışla uyum içinde olanları vardır, olmayanları vardır. Herşeyden önce ilmî açıdan bunların birbirinden ayırt edilmelerinde büyük zaruret vardır. Din görünümü altındaki rahatsız edici tutum ve davranışların iyice tanımlanıp, onların İslâm'la organik bağının bulunmadığının gösterilmesi gerekir."[42]

Öte yandan statükonun korunması için araç olarak kullanılan din de, statükonun merkezi boyutlarının olumsuzlaştığı durumlarda reddedilmeyi hak ederken verili "din"in tıkanması da söz konusu olabilmektedir. Dinin pek çok aktivitesiyle bütünleşebilir tabiatını, onun işlevsel konumuyla aynileştirmemek gerekir. Hatta siyasi meşruiyyetin sadece yöneticiler için değil muhalefettekiler için de sürekli bir kriz şeklinde ortaya çıkan niteliği devamlı olarak hatırda tutulmalıdır. Dinin bu meyandaki gücünün gerçekle istismar arasındaki sınırını dikkatle kollamak ve "İslâmîlik" ifadesini ulu orta oluşumlara statü kazandırmak için kullanmamak gerekir. Mevcut güçlerin hedeflerine hizmet ettiği sürece herşeyin kullanılması ve istismarının mümkün olduğu bir dünyada, İslâmî olarak addedilen bütün kavramların doğasına dikkat edilmeli ve muğlaklığın, İslâm'la örtüşmediği gerçeği hafızalarda sürekli olarak tazelenmelidir.[43] Zaten İslâm da, her tür olay ve hareketin İslâmîliği konusunda açık kriterler ve standartlar sağlayacak bakış açılarını inananlarına kazandırma konusunda yeterli donanım ve stratejiye başından beri sahip bulunmaktadır.

Başta sefalet ve köksüzlük duygusu olmak üzere, değer ve kimlik bunalımı, eğitim sistemlerindeki tıkanmalar, Doğu-Batı karşıtlığı, göçmen sorunları gibi birçok neden,[44] İslâmîliğin, Kur'an ve Sünnet'le belirlenen standartlarına dayanmak suretiyle, statükonun eleştirilmesi ve yenileşme programları önermek için bir temel olarak ele alınmış bulunmaktadır.[45] Nihayet bir kez başarıyla kazanılmış ve temellendirilmiş İslâmîlik imajıyla da toplumsal hareketler, kitleye daha sıkı bir şekilde tutunmayı kolaylaştıracak kitlesel bir karizmaya ve asalete ulaşmış olacaklardır.

Bu bağlamda toplumsal alana yayıldıkça İslâmî renkler kazanan Marksizan hareketleri, aslında hangi hedeflere ulaşmak için dinselleştikleri şeklindeki bir yaklaşıma bağlanmadan değerlendirmek, hatta buna kimi ulusçu ideolojileri de eklemek mümkündür. Bu durum, biraz da müslüman bilincinin muhafazakârlaşmasından kaynaklanmaktadır. Aydın'a göre bu muhafazakârlık,[46] Kur'an'ın geniş 'din'ini, sosyalizm, kapitalizm vs. ile karşılaştıra karşılaştıra onu bir çeşit "ideoloji" haline getirmiştir. Ve böylece kapalı veya yarı kapalı ideolojilerin olumsuzluklarının pek çoğunu dînî hayata sokarak "dînî", "İslâmî" adını almaya hiç de hakları olmayan bir çok oluşuma yol açmıştır. Aydın, bu katı muhafazakârlığın iyice aydınlatılıp yumuşatılmasını sağlamadıkça, İslâm'ı her cepheden vurmak için siperde bekleyenlerin her zaman için bol miktarda malzeme ve fırsat bulmaya güç yetireceklerini düşünmektedir.

Mevcut problemlerin, selefin yaptığı gibi bizzat Kur'an ve Sünnet'e dönerek mi, İslâm'ı Batı ayarında kılacak bir şekilde modernize ederek mi, yoksa herşeyin ısrarla bittiğinin kolayca savunulabildiği bir umutsuzluk ortamında Mehdi'nin gelişini beklemekle mi aşılabileceği yönündeki sosyo-politik arayışlar, siyasal, ekonomik, uluslararası ve yasama alanlarında kendini sıkça göstermeye başlamış bulunmaktadır. Bu arayışlar, ayrıca toplumsal birimlerde kendini sıklıkla gösteren yozlaşma, yabancılaşma, ahlâkî gerginlikler ve entellektüel yetersizliklere bağlı ufuk daralmalarıyla tahrik olarak, kendini yeniden kurmaya yönelmektedir. Bu ise gündelik hayatın yapılarında ilginç değişme ve sarsılmaların meydana gelmesini sağlamaktadır.

Çağdaş İslâmî söylemler, bu kritik zamanların içinde, çıkış için türlü yollar denemektedir. Özür dileyici yaklaşımlar kadar, Batı'nın varlığını hiçbir şekilde ciddiye almayan yaklaşımlarla da, aslında epey bir zaman tüketilmiştir. Halbuki İslâm dünyası mevcut problemlerinin hallinde, özellikle hayati sorunlarının temeline ve hatta kaynağına inmeyi zorunlu bir görev olarak kabul etmeli, bu kaotik durumun bertaraf edilebilmesi için de ayrıca uygun bir elverişlilik ve donanıma ısrarlı bir şekilde sahip olmanın yollarını aramalıdır. Ne var ki, hak bir dine bağlı oluşun verdiği onura rağmen karşı taraf ya hiç anlaşılmamakta ya da onları hepten batıl sayıcı bir kritikle, bütün açık kapılara bağlı arayışlar berhava edilmektedir.

Mistizim ve formalizm arasındaki tarihsel gerginlikler içinde çağdaş dünyayla karşı karşıya gelen İslâm dünyası, mevcut çatışmaların hasılatıyla, yeni ve etkili bir güç konumundaki modernizme karşı sağlıklı bir itiraz etme başarısını henüz daha gösterememiştir.[47] Bugün özellikle zihinsel düzeydeki gerçek İslâmî eylemler, modern dünya karşısında, bu dünyayı derinden bir kavrayışla bütünleşen en derin bir eleştiri tavrı içine girmeden gerçekleştirilemeyecektir.[48] Bu eleştirel eğilimler, İslâm'ı, efsanevi bir geçmişe gönderme yapan belirsiz bir idealizm üzerine değil, fakat geleceği kaçınılmaz olarak toplumların karşılıklı bağımsızlıklarına ve kültürlerin diyaloğuna bağlı hale gelen çok kutuplu bir dünyanın gerçekleri temeline oturtmaya çalışmak zorundadır. Bu da sonuçta müslüman toplumların, kendilerine dış etkilere kapalı ve monolitik bir bütün hedefi koyamayacakları bir dünya kazandıracaktır.[49] Kuşkusuz böyle bir amacın gerçekleşmesi, genellikle yaygın olarak belirginleşen övgü ve yergi edebiyatından uzaklaşmayı da gerektirmektedir.

Şimdilerde İslâm dünyasının entellektüel ve alimleri, çoğu yerde kendi sorgulamalarından bağımsız olarak oluşan sekülarizmin iç krizinden de yararlanmaya çalışmaktadırlar. Batı'nın kendi öz eleştiri ve kritiğini yapmak suretiyle donanımını pekiştirmesi, giderek, bilinen çeşitliliğiyle olumsuz bir Batı imgeleminin doğmasını sağlamıştır. Bu imgelerin varlığına dayalı İslâmî muhalefetlerde, böylelikle karşıtına dayalı bir cesaretlenme gün geçtikçe üslubunu sertleştirmektedir.

Geçmişte İslâm dünyasındaki mevcut başarısızlıklar, bir uyarı, hatta ilahi bir ceza olarak yorumlanıp, Kur'an'ın "bir toplum kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez" (Ra'd 13/11) formundaki ilkesi bir leitmotif gibi sürekli biçimde hatırlanırken,[50] şimdilerde müslüman düşüncesi yeni birtakım komplo teorileriyle biçimlendirilmektedir. Böylece her başarısızlık ve kötülüğün kaynağı Kur'an'daki Şeytan figürüyle tıpatıp karşılığını bulduğu Batı olgusuyla izah edilmektedir. Bu da, her kötülüğün merciini yeniden kurmayı müslüman bilince yüklemektedir.

İslâm dünyasındaki sosyo-politik değişimin önemli yönleri içinde terörün, Doğu-Batı gerginleşmesi içinde inisiyatifi ele geçirmede giderek kendini meşrulaştırmanın zeminini üretmeyi başarmış oluşu dikkat çekmektedir. Militan bir İslâm şeklinde resmedilen yeni siyasallaşmanın bir yönüyle kurtuluş ideolojilerini andırdığını düşünmek mümkün olabilir. Nitekim bu kurtuluş ideolojileri, içerdeki haksızlıklara ve yabancı müdahalelerine karşı mücadelelerini güçlendirirken, öte yandan da müslüman toplumların ortadan kaldırılamaz kimliklerini oluşturan herşeyin talebini yükseltmektedirler. Bu tip talepler, doğal olarak kişisel ve toplumsal hayatın her düzeyinde İslâmî olgunun kabulünden geçmektedir.[51] Nihayet otantik arayışlar da, İslâm'ın siyasal hareketliliğine damgasını vurmuş bulunmaktadır.

Bir kurtuluş ideolojisinin resmi olarak içerdiği tüm anlamları içinde müslümanların teröre bulaştığını iddia etmek, aslında zorlama bir te'vilden öteye gitmemektedir. İslâm'ın iyi bilinen cihad öğretisi ise, terörle değil, ancak insan haklarıyla örtüşen bir sosyaliteye sahiptir. Bugün politik, bireysel ve kriminal düzeyde yaygınlaşan terör olaylarının kaynağını İslâm'a izafe etme konusunda yaygın bir kanaatin doğmasını sağlayıcı pek çok imaya başvurulsa da, bu özdeşleşmeyi sağlamak ve kurmak hâlâ mümkün değildir. Karşıtlıklardan kaynaklanan çatışmalarda İslâm, terörün öteki adı olarak lanse edilse bile, bu bağlamdaki bir yoruma mevcut sosyo-politik dengelerin zorlayıcılığından kaynaklanarak muhalif olmak da pekala mümkün olabilmektedir. Özellikle son birkaç on yıldır müslümanların yaşadığı kimi hassas bölgelerde rasltlanılan sevimsiz pek çok olayın, tepkici ve kısasçı bir karşılaşmayı doğurduğu açıkça farkedilmektedir. Gerçekten de çatışma ve savaşların ahlâkının farklılığı ortadadır ve bunlar kendi fiili gerçekliklerini üretmede acımasızlıklarıyla emsalsizdirler. Ne ki böylesi durumlar bile bir hukukun varlığını asla zora sokmamaktadır. Ancak şurası da bir gerçek ki, terörü neredeyse bir enstrüman olarak kullanan kimi gelişmiş ülkelerin politikaları, onlardan bir şekilde etkilenmek durumunda olan müslüman ülkelerin çoğunda, "meşru" olmayan yolların açılmasında yeterinden fazla açık tahrik gücünü sınamaya devam etmektedirler. Müdahale hakkını modern sömürgeleştirme yönteminin ilginç bir buluşu olarak kullanan devletler karşısında kimi müslüman ülkelerin yaşadığı sıkıntılar bir drama dönüşse de, yine de, bu toplumların alim ve entellektüellerine düşen sorumlulukların payı her zamankinden daha çok artmış bulunmaktadır. Denge (itidal) ve ahlâkı koruma konusundaki tarihsel görevlerin farkında olmayı güçleştiren sosyo-politik şartların yeniden düzenlenmesi heyecan ve fanteziler karşısında derin bir duyarlılığı içselleştirmeyi gerektirmektedir. Öte yandan sözü edilen çekişme ve çatışmaların doğasını ısrarla aşan insan hakları ihlalleri karşısında müslüman dünyanın nasıl bir karşılık vermesinin gerektiği konusu da açık yüreklilikle tartışılabilmelidir. Çünkü toplumsal reflekslerin getirisi olarak ortaya çıkan pek çok protesto hareketinin İslâm'la İslâmî toplumlar gerçeği arasındaki kopukluğu daha fazla genşileteceği sıklıkla doğrulanmış bulunmaktadır.

Esasen sağlıklı ve temelli bir muhalefetin yokluğu, mahalli ve dağınık tepkilerin ortaya çıkmasını kışkırtmaktadır. İslâmî açıdan politik meşruiyyet kazanmanın yollarını, kimi kozmetik değişikliklerle yetinerek kazanmaya çalışan çağdaş İslâm'ın politik ve siyasi liderleri[52] karşısında modern müslüman teb'anın verebileceği cevaplarının önemi büyüklüğünü korumaktadır. Sorun, dinibütün bir ahlâk içinde kalarak dünyevi sorunların aşılabileceğini düşünmenin imkanları etrafında dönmektedir.

Subjektif bir yargıyı objektif bir gerçeğe döndürecek olan da, müslüman toplumunun bütün bir dağınıklığı içinde bile olsa, insanlığın teminatı olma konusundaki iddia ve ısrarlarını sürdürmeyi kendi üzerine bir yükümlülük olarak kabul etmeye devam etmesidir. Bu ısrarın zayıflamaya başlaması henüz söz konusu değildir. Tiranlığa karşı adaleti, muhalefete karşı da etiği öne çıkaran müslüman zihniyetini kuşatan en büyük tehlike aslında, bu şematik yapıların popülizme yol açabileceğine ilişkin kanaatleri pekiştiren sosyo-politik yönelişlerdeki mevcut pragmatizmdir.[53] Siyasetlerin bencillikten başka bir anlam taşımadığı, adaletin açıkça yadsındığı, güç kullanma iradesinin ifade edildiği şartlarda, değerler, olguların gerekliliği içinde sürekli inkar edilmektedir. Pek çok müslüman da bu cümleden olarak, Batı'da somutlaştırıldığını gördükleri belli bazı kültürel ve siyasi modellere haklı olarak karşı çıkmaktadırlar.[54] Ancak, bu karşı çıkışlarda, "inananlarını kavgasının içinde tutan bir din" olarak İslâm'a[55] mensup olan kitleler, bu bağlamdaki öngörü ve ilkelerinin gider ayak tüketilmesi konusundaki hızlı siyasal rekabet alanlarının kışkırtmalarına karşı sosyo-politik direnç kaynaklarını artırmak adına pirim vermek tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Ezcümle İslâm dünyası, derin yaralar aldığı bir kaosu, bütün dünyayı da içine katacak bir yoğunluk içinde yaşamaktadır. Kimbilir belki de bu kaos, Schuon'un da işaret ettiği gibi, "Doğu'nun gerçekler üzerinde uyuduğu, Batı'nın da yanılgılar içinde yaşadığı" farkedildiğinde son bulmuş olacaktır.

BİBLİYOGRAFYA

Ali Merad, Çağdaş İslâm, Çev. Cüneyt Akalın, İstanbul 1993

Asaf Hüseyin, Ortadoğuda Devlet ve Terör, Çev. Taha Cevdet, İstanbul 1990

H. Hrair Dökmeciyan, Arap Dünyasında Köktencilik, Çev. Muhammed Karahanoğlu, İstanbul 1992

Hamid İnayet, Çağdaş İslâmî Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, İstanbul 1988

John Esposito, John Donohue, Değişim Sürecinde İslâm, Çev. Ali Yaşar Aydoğan, Aydın Ünlü, İstanbul 1991

John Obert Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, Çev. Cemil Aydın, Cengiz Şişman, Mehmet Demirhan, İstanbul 1995

Mehmet S. Aydın, "Değişim Sürecinde İslâm", İslâmî Araştırmalar, c. VI, Sayı: 4 (1993), s. 225-229

Nazih Ayubi, Arap Dünyasında Din ve Siyaset, Çev. Yavuz Alogan, İstanbul 1993

Necdet Subaşı, Türk Aydınının Din Anlayışı, İstanbul 1996

Olivier Roy, Siyasal İslâm'ın İflası, Çev. Cüneyt Akalın, İstanbul 1994

Sami Zubaida, İslâm, Halk ve Devlet, Çev. Sami Oğuz, İstanbul 1994

Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, Çev.Ali Ünal, İstanbul 1984

Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm, İdealler ve Gerçekler, Çev. Ahmet Özel, İstanbul 1985

Seyyid Hüseyin Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslâm, Çev. Şafak Barkçın, Hüsamettin Arslan, İstanbul 1989

Necdet Subaşı, 1996. Kutlu Doğum Haftası Etkinlikleri, Türkiye Diyanet Vakfı, 20-26 Nisan, Van



[1] Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, Çev.Ali Ünal, İstanbul 1984, s. 205

[2] Nazih Ayubi, Arap Dünyasında Din ve Siyaset, Çev. Yavuz Alogan, İstanbul 1993, s. 77

[3] Mehmet S. Aydın, "Değişim Sürecinde İslâm", İslâmî Araştırmalar, c. VI, Sayı: 4 (1993), s. 228

[4] M. S. Aydın, A.g.m., s. 226

[5] Ali Merad, Çağdaş İslâm, Çev. Cüneyt Akalın, İstanbul 1993, s. 11

[6] A. Merad, A.g.e., s. 24

[7] John Esposito, John Donohue, Değişim Sürecinde İslâm, Çev. Ali Yaşar Aydoğan, Aydın Ünlü, İstanbul 1991

[8] S. H. Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, s. 154

[9] A. Merad, Çağdaş İslâm, s. 21

[10] Asaf Hüseyin, Ortadoğuda Devlet ve Terör, Çev. Taha Cevdet, İstanbul 1990, s. 29

[11] Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm, İdealler ve Gerçekler, Çev. Ahmet Özel, İstanbul 1985, s. 110

[12] Necdet Subaşı, Türk Aydınının Din Anlayışı, İstanbul 1996, s. 55-68

[13] John Obert Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, Çev. Cemil Aydın, Cengiz fiişman, Mehmet Demirhan, İstanbul 1995, s. 273

[14] Hamid İnayet, Çağdaş İslâmî Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, İstanbul 1988, s. 39-40

[15] A. Merad, Çağdaş İslâm, s.12

[16] Sami Zubaida, İslâm, Halk ve Devlet, Çev. Sami Oğuz, İstanbul 1994, s. 112

[17] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 293

[18] J. O. Voll, A.g.e., s. 286

[19] S. H. Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, s. 143

[20] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 305

[21] S. H. Nasr, İslâm, İdealler ve Gerçekler, s. 11

[22] A. Merad, Çağdaş İslâm, s. 13

[23] J. Esposito, J. Donohue, Değişim Sürecinde İslâm, s. 14

[24] Olivier Roy, Siyasal İslâm'ın İflası, Çev. Cüneyt Akalın, İstanbul 1994, s. 262

[25] S. H. Nasr, İslâm, İdealler ve Gerçekler, s. 26

[26] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 286

[27] J. Esposito, J. Donohue, Değişim Sürecinde İslâm, s. 253

[28] H. Hrair Dökmeciyan, Arap Dünyasında Köktencilik, Çev. Muhammed Karahanoğlu, İstanbul 1992, s. 14

[29] M. S. Aydın, "Değişim Sürecinde İslâm", s. 225

[30] A. Merad, Çağdaş İslâm, s.12

[31] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 163

[32] J. O. Voll, A.g.e., s. 171

[33] A. Merad, Çağdaş İslâm, s.131

[34] S. H. Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, s. 222

[35] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 165

[36] Krş. J. O. Voll, A.g.e., s. 158-160

[37] A. Hüseyin, Ortadoğuda Devlet ve Terör, s.52-53

[38] H. İnayet, Çağdaş İslâmi Siyasal Düşünce, s. 13

[39] O. Roy, Siyasal İslâmın İflası, s. 251-252

[40] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 294

[41] S. Zubaida, İslâm, Halk ve Devlet, s. 21

[42] M. S. Aydın, "Değişim Sürecinde İslâm" s. 229

[43] Seyyid Hüseyin Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslâm, Çev. fiafak Barkçın, Hüsamettin Arslan, İstanbul 1989, s. 104

[44] O. Roy, Siyasal İslâmın İflası, s. 46

[45] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 303

[46] M. S. Aydın, "Değişim Sürecinde İslâm", s. 228

[47] J. O. Voll, İslâm, Süreklilik ve Değişim, s. 300

[48] S. H. Nasr, İslâm ve Modern İnsanın Çıkmazı, s. 213

[49] A. Merad, Çağdaş İslâm, s. 136

[50] A. Merad, A.g.e., s. 20

[51] A. Merad, A.g.e., s. 115

[52] A. Hüseyin, Ortadoğuda Devlet ve Terör, s. 28

[53] O. Roy, Siyasal İslâmın İflası, s. 26-27.

[54] A. Merad, Çağdaş İslâm, s. 12.

[55] A. Hüseyin, Ortadoğuda Devlet ve Terör, s. 22.

   
Başlıklar: