AYDIN ÜZERİNE

Türk aydınına sosyolojik açıdan yöneltilebilecek bir bakış açısı, öncelikle genel anlamıyla "aydın" kavramının tahlilinden konuya yaklaşmak zorundadır. Çünkü Türk aydını kavramı, kavramsallaştırdığı bir kategoriyi adlandırmada, bizzat aydın kavramının tarihsel ve fonksiyonel açıdan taşıdığı problemlerden bağımsız olarak ele alınamamaktadır.

Aydın kavramının tanımı genellikle ortak ve aranılan nitelikler etrafında yapılmaktadır. Buna göre aydın, "çağının ve içinde yaşadığı toplumun durumu ve sorunları hakkında zengin bir bilgi birikimine sahip ve bu birikim temelinde analiz, sorgulama, değerlendirme yapan, düşünce üreten, daha iyi bir toplum ve giderek daha iyi bir insanlık için gerektiğinde politik eylemde bulunan bir insan tipi" olup, bu özellikleriyle de Aydınlanma çağının bir ürünü olarak görülmektedir.[1]

Tarihin her döneminde aydın fonksiyonelliğine sahip bir toplumsal kategoriden söz etmek mümkündür. Aydınları "aydın" kılan özelliklerinden biri veya birkaçı genelleştirilir ve soyutlanırsa, daha eski toplumlarda da bu fonksiyonları yerine getirenlerin bulunduğu kabul edilebilir.[2] Ancak aydın kavramı, sadece benzerlik ve özdeşlik kurabileceğimiz bazı nitelikleriyle ele alınamayacak kadar özgül bir tarihsellikle içiçe bulunmaktadır. Çünkü o, belli bir tarihsel birikim ve süreçlerin parçası olarak kazandığı imaj ve özellikleriyle dikkat çekmektedir.[3] Öte yandan, kavramların kendileri de bizatihi tarihsel olup, tarihsel olan herşey gibi değişime, anlam daralmalarına veya anlam genişlemelerine uğramaları mümkündür.[4] Dolayısıyla gerek İslâm gerekse Batı toplumlarında, fonksiyonellikleri aydınları çağrıştıracak kimi tarihi grup, sınıf ya da hegamonya arayışlarından söz etmek, bizzat tarihsel bir kaynaklanma ve temellendirme açısından elverişli bir çaba olsa da, yine de "aydın" ifadesini her kullandığımızda aslında modern ve özellikle de seküler bir alana öncülük eden bir kişiyi ya da bir kollektiviteyi vurguladığımız bilinmelidir.[5]

Aydın kavramı, kendi doğduğu muhitte olduğu kadar, taşınarak yeniden üretilmeye çalışıldığı muhitlerde de, farklı ve ilginç sayılabilecek problemler ekseninde tartışılmakta, hatta kavramın bizzat tanımında bile bir anlaşmaya ve söz birliğine varmak, hareket noktasının çeşitliliğinden dolayı neredeyse imkansız bir hale gelmektedir. Örneğin soruna sosyolojik temelli bir bakışla yaklaşıldığında, aydınları hangi zaviyeden ele almanın gerçeğe tamı tamamına uygun sonuçlar üreteceği henüz yeterince açık değildir. Ancak şurası da bir gerçek ki, aydın, tanımlanma düzeyinde içeriği ilgi duyan herkesin kendi özlem ve kaygılarını yansıtan bir anlamla doldurulsa da, son kertede yine de o, sosyolojik bir olgunun esaslı bir aktörü olarak kendisini sıradan insanlardan ayırdetmeyi, çoğu kereler ayrıştırmayı ve hatta yığınların kaderlerinden bir şekilde sıyrılmayı başarmada emsalsiz niteliklere sahip olmuştur. Günümüzde sosyal nitelikli hareketlerin gündemini bir aktör olarak belirlemede, yerini hiç kimseye kaptırmama konusunda aydın hâlâ karizmatik kimi özelliklere sahip bulunmaktadır.[6]

Bugün, "dünyanın kutsallığından arınması ve tarihsel bir kurgu olarak öznenin ölümü, insanların politikaya ilgi düzeyini düşürücü bir etkiye sahiptir; insanlar, bireysel görünüşlerinin, özellikle biricik ve özel olduğunda, çevrenin koşulları üzerinde hiçbir etkisi olmadığı inancı içinde bir tür öğrenilmiş çaresizlik yaşantısı sürdürürler; halkın veya sıradan insanların, çevreyi dönüştürecek eylemlere yönelik kararların alınmasına katılma talebinden ve gücünden vazgeçme eğilimi içine girdiği görülür. Bu vazgeçiş, politik iletişimde ve kararlarda uzmanlaşmış bireyler lehine yapılmaktadır.[7] Aydınlar ise bu bağlamda, sosyolojik bir olgunun gözden kaçmayan birer öğesi olarak dikkatleri üzerinde toplamayı başarmış bulunmaktadır.

Aydın konusunu ele alan çalışmalar, açık bir terminolojik soruna değinmeden geçemezler. Özellikle Türkçe'de kullanıldığı şekliyle aydın kavramına felsefi bir açıdan bakıldığında bile ortaya bir tanım ve içerik çeşitliliğinin çıktığını inkar etmek mümkün değildir. Aydınlanmış ve aydınlatan bir misyonu, muhatabı üzerinde kanıtlayarak göstermeye çalışan bu "kavramsal olgu", bir tercüme özelliğini taşımaktadır. Önyargılar üreten bir tanımlama kompleksi içinde, bugün kimlere hangi gerekçelerle aydın diyebilmenin ve kimleri de yine hangi gerekçelerle bu sıfattan mahrum bırakmanın mümkün olabileceği, sözü edilen tercüme zaafları nedeniyle problemlerle yüklü gibidir. Öyle ki çoğu kereler özellikle okumuş kategorilerinde bulunanların konumu genellikle bir belirsizliğe ve sallantıya terkedilmektedir.[8] O halde aydın sorununa yaklaşmadan önce kavramsal düzeyde bir analize girişmek ve aydının konumuyla birlikte adım adım soy ağacını incelemeye almak gereklidir.

Batılı entellektüel, aslında uzman, meslek sahibi, bürokrat ya da yönetici olabilmesi mümkünken o, bu rollerden kendisini özenle ayırmaya çalışır. Çünkü kendisini entellektüel kılan başlıca yönü, onun "okumuş", "bilgi sahibi", "kültürlü", kısacası "aydınlanmış" kişi olarak bir mesleği icra etmesi, bir konunun uzmanı veya bilirkişisi olması değil, kendi sorumluluk bilinci ve mesleki, bürokratik ve idari ilgi ve çıkarların motivasyonundan en az ölçüde etkilenmesini sağlayan bir bağımsızlık duygusuyla sürekli bir düşünsel arayış ve sorgulama içinde olmasıdır. Bunlar onu amir-memur ilişkisinin, hiyerarşinin, bürokrasinin dışında tutan yönleridir. Kuşkusuz o da herkes gibi bir sosyal statüye, bir sınıfsal kökene sahiptir; fakat o içinden çıktığı sınıfın ideolojisi ve çıkarlarına karşıt bir tutumda da olabilir. Bu nedenledir ki, entellektüelin sosyal hiyerarşi içindeki yeri ve sosyal statüsü Batı toplumlarında hep belirsiz kalmış ve bu belirsizlik de entellektüellik adına genellikle olumlu bir yön sayılmıştır.[9]

Buna rağmen, bugün aydın kavramının kullanıldığı her seferindeki vurgu, değişik imajlara işaret etmektedir. Modern ve seküler bir imajı ortak bir kullanım içinde sunan aydın kavramı, referansını tarihsel İslâm kategorileri içindeki ulemadan almamaktadır. Benzer fonksiyonlarıyla aydınla alim (ulema) arasında bir paralellik kurmaya yeltenildiğinde de, referansların belirleyici ağırlığı kendini açıkça ele vermektedir. Bu nedenle aydın kavramının tarihsel açıdan incelenişinde, İslâmi bir kategorik ayrışma olarak "ulema"ya değil de, Batılı anlamdaki seküler entellektüele (ıntellectuel) ulaşmak gerekmektedir. Nitekim bugün, özellikle dînî-sosyal kesimlerin kullanmaya çalıştıkları İslâmi aydın, dînî aydın ve İslâmcı aydın ifadeleri de giderek terminolojik bir engeli köken bağlamındaki çelişki ve tutarsızlıklar temelinde yansıtmayı sürdürmektedir.[10] Aslında herşeye rağmen bugün aydını, etimolojisinin bizi düşürebileceği tuzaklara düşmekten sakınarak, entellektüalist veya anti-entelellektüalist, rasyonalist veya anti-rasyonalist, bilimselci veya anti-bilimselci, teist veya ateist, vd. olmasına takılmadan, benimsediği herhangi bir felsefi, dünya görüşsel, ahlâksal, politik tavırdan hareketle ve ama kaçınılmaz bir şart olarak zengin bir birikimi temelinde düşünce üretme, sorgulama ve değerlendirme kapasitesine sahip insanı nitelendirmekte kullanmak daha uygundur.[11]

Batı'da Aydınlanma'yla birlikte kesifleşerek netleşen ve gündelik hayatın yapılarını sekülerleşme temelinde laik bir siyasetle yeniden kurmayı tasarı halinde tutan oluşumlar, öncelikli olarak niyetlerine ideolojik destek üretmede en elverişli kaynağı özellikle aydınların desteğinde bulmaktadırlar.[12] Esasen ıntellectuel olarak bilinen bu aydın grupları, toplumsal ilişkilerde "din"le ve haklı olarak da onun gündelik aygıtı düzlemindeki "kilise"yle gerilimli bir karşılaşmayı sağlamışlardı. Bugün bile sürmeye devam eden gerginliklerin hem entellektüel hem de dinsel kesimden beslenen yanlarına bu nedenle dikkat çekmek gerekmektedir.[13]

Aslında alışılmış tasvirlerde de bir şekilde gösterildiği gibi Batı Orta Çağı'nda dinsellik gündelik alanlarda diri tutulmuştur. Sözcülüğünü dînî seçkinlerin üstlendiği ve ancak kilisenin meşrulaştırımı içinde temellendirilebilen tavırlara esaslı itiraz ve karşılıklar öncelikle Aydınlanmacı düşünürlerden gelmiştir. Rönesans'la başlayan ve Aydınlanma'yla zirveye yükselen entellektüellerin din bağlamındaki karşıt ilerleyişleri, bugün aydın olarak bilinen ve amiyane bir şekilde kulanılan bir kavramsal alana anlam kazandırmıştır. İnsanî ve insan faaliyetlerini, tanımlanmış ve temellendirilmiş tanrı anlayışının karşısına çıkaran aydınlanmacılar, kuşkusuz kendi içlerinde türlü çeşitlilikleri barındırmakla birlikte tutum ve muhalefetlerini verili bir din aleyhine olmak üzere işletmeye çalışmışlardır. Özlem'in de vurguladığı gibi[14] "Aydınlanma, kendi içerisinde çok çeşitli düşünce akımlarını barındırmış ve ayrıca İngiltere, Fransa ve Almanya'da farklı yönler göstermiştir. Ne var ki Aydınlanma'nın bir versiyonu, bizde Aydınlanma'nın kendisi olarak anlaşılmıştır. Fransız patentli bir versiyonuyla Aydınlanma, epistemolojide empirist-pozitivist, toplum kuramında holistik-evrenselci, politika kuramında merkeziyetçi-laik-ulusalcı-, tarih kuramında ilerlemeci-teleolojist bir dünya görüşü olarak algılanmıştır. Batılı (özellikle: Fransız), kendisini ve toplumunu, bu dünya görüşü doğrultusunda, Rönesans'la başlayan bir dizi ekonomik, bilimsel, düşünsel evrimin bir ürünü saymış, aynı evrimi daha ileri götürme misyonunu yüklenmiştir. O, Batılı olmayan tüm toplumları da, kendi geçtiği evrelerden geçerek kendi yaşama biçimine ulaşabilecek toplumlar olarak görmüştür ve bu görüşünü Batılı olmayan toplumlara genişliğine ihraç etmekten de geri kalmamış, hatta yapılması gerekenleri de sıralamıştır. Buna göre Batılı olmayan toplumlar, Batı'nın Rönesans'tan itibaren gerçekleştirdiklerini çok kısa bir sürede gerçekleştirmek zorundadırlar. Bunun için topluma aktif bir müdahale gerekmektedir ki, bu müdahaleyi gerçekleştirecek "modern toplum"un niteliklerini kavramış toplum kesimlerine, bir "intelijansiya"ya ihtiyaç vardır. Bir başka ifadeyle, "intelijansiya"nın müdahalesi "geri" sayılan "geleneksel toplum"dan "ileri" sayılan "modern toplum"a geçiş için zorunludur. Öyle ki, geçiş gerçekleşinceye kadar, otoriter, üsttenci ve müdahaleci siyasal rejimlere katlanmak gerekir."[15]

Aydın olgusu aslında Aydınlanma'nın bir ürünü olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte, o hem tarihsel kimi oluşumlardan ve hem de daha sonra ortaya çıkan siyasi ve kültürel gelişmelerden açıkça etkilenmiştir. Dolayısıyla aydının monolitik bir tasviri tarihsel dönüşümler içinde oluşan kimlik değişikliklerinden dolayı giderek zorlaşmaktadır. Bu nedenle aydın olgusunu tarihsel derinliği ve dönüşüm süreçleri içinde ele almak gerekmektedir.

Aydın, tarihsel hareket alanını, öncelikli olarak Hıristiyan Batı evreninde konumlanan din-insan ilişkileri ortamında, insanın özgüllüğünü ve özgürlüğünü antik dönemler ve İslâm etkileri temelli kaynaklanımlar eşliğinde ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Nitekim Orta Çağ'ın sonlarına doğru, eleştirel bakışı ortaya çıkarmasıyla birlikte entellektüel, bilgiyi naklen değil de, imalen ürettiği zaman bu sıfatı (entellektüel) hak etmiş olmaktadır.[16]

"Entellektüel" terimi, Aydınlanma çağından önce, daha 17. yüzyılda kullanılmaya başlanmış ise de, terimin o dönemlerdeki anlamı ile Aydınlanma çağının bu terime verdiği-kazandırdığı anlam arasında önemli bir farktan söz etmek mümkündür. 17. yüzyılın entellektüeli zihinsel etkinliklerden hoşlanan, herşeyden mümkün olduğunca haberdar olmaya çalışan, kişiliğini ve dünyaya bakış açısını genişletmeye çabalayan bir insan olarak tanımlanmıştır. Bu tanım 18. yüzyıl Aydınlanma çağı içinde de geçerliliğini korumuştur. Ancak, 17. yüzyılın entellektüeline, sadece kişiliğini ve dünyaya bakış açısını genişletmeye çalışan bir insan olarak bakmakla yetinilmemiş, ona daha iyi bir toplum ve daha iyi bir insanlık için düşünce üretme ve gerektiğinde de politik eylemde bulunma misyonu da kazandırılmıştır.[17] Ayrıca bireylerin tek tek düşünce ve karar etkinliğinden ve dolayısıyla kamusal alanlardan el çekmeleri başkalarının bu işleri onlar adına yapmasına kapı açmıştır ki, bu başkaları da genellikle yöneticilerin yanısıra entellektüellerdir ve bu durum, özellikle idarecilerin başarısız kalmaları halinde misyoner aydın tipinin gelişmesine elverişli bir ortam hazırlamıştır.[18] Hatta öyle ki, modern tarihte entellektüellerin işin içine karışmadığı ne önemli bir devrime ne de önemli bir karşı-devrime tanık olmak neredeyse mümkün değildir.[19]

"Entellektüel"in soy ağacı incelendiğinde onun ilk öncülerinin ruhban sınıfları arasında doğduğu görülmektedir. Bunlar (les clercs), "toplumun vicdanı" rolünü üstlenerek dünyayı üstün manevi değerler açısından sorgulamışlar, hatta bu sorgulayışlarını "imanla aydınlatılmış akıl" veya "aklın peşindeki iman" ile gerçekleştirmişlerdir.[20] Ancak dinin giderek geri çekilişiyle birlikte, Aydınlanmacı entellektüeller, kavramın tanımını ve rengini esaslı bir şekilde somutlaştırmakla kalmamışlar, giderek onu din karşıtı bir imajla özdeşleştirmeyi zihinlere yerleştirecek tutumların da sahipleri olmuşlardır. Öyle ki Aydınlanmacılar, "insan"ı kuşatan her tür olay ya da olgu karşısında, bu bağlamdaki taleplerini her vesileyle tazeleyerek sürdürme konusunda inatçı davranmaktan asla vazgeçmediler. Bizzat din konusuyla sınırlı kalmayan aydın-kilise, aydın-toplum ve hatta aydın-tarih ilişkileri, aydına zamanla tartışılmaz bir üstünlük, prestij ve otoritenin sağlanmasında güçlü öncüllerin kazanılmasını ve üretilmesini sağlamış oldu.[21]

Giderek aydın, modern toplum ve modern devletlerin ilginç bir "aracı"sı olarak, ilişki ve kuramlarıyla değişim ve dönüşümlerin aktörü haline gelmeyi başardı. Belki de o, hızla artan fonksiyonelliği içinde, hem devlet ve toplumun, hem de diğer ideolojik yönelişlerin arasında söz sahibi olmayı bazen bedellerini de üstlenerek kazanmaya gayret etti. Aydının tarihi, bu bağlamda bedelin ödenmesine ilişkin fedakarlıklar kadar, bedel karşısında bir uzlaşma arayışı içine girmenin görüntülerine de fazlasıyla yer vermektedir.

Aydınlar, bir toplumsal sürecin makas değiştirerek yeniden başlatılmasında, hatta modernleşme stratejilerinin oluşumunda bile, benzersiz sorumluluklar ve fonksiyonlar üstlenerek, kavramın kapsamını belirlemede ve böylelikle onu tanımlamada belirleyici olma haklarını kazandılar. Aydınlanma çağı, akıl ile deneyin en uygun bileşimini doğa bilimlerinde bulan ve hakikate ancak bilimsel hakikat olarak ulaşılabileceğini düşünen, bu konuda metafiziği, teolojiyi ve dini devre dışında tutmak isteyen bir tavra sahip olan ve bununla tutarlı bir çizgide, pratik-politik ve ahlâkî  sorunların bilimsel düşünce ile çözülebileceğine inanan bir çağ olmakla karakterize olduğundan dolayı doğal olarak bu karakterizasyonu, bu çağın ürünü olan entellektüellerden de ayırmak mümkün olamamaktadır.[22]

Acaba aydınlar bilgiyi tekellerinde tutan ve bilmenin ayrımcı gücüne bağlanan literatilere mi[23], yoksa bilgiyi geleneği korumanın bir aracı olarak yeni kuşaklara aktaran les clercs'e mi[24] dayanıyorlarş Ya da bütün bunlardan ayrı olarak onlar, bilgiyi depolama ve tüketme endişesi taşımayan bir talep içinde, yeni ve       özgül bir gerçeklik arayışını gündelik hayatın kılavuzu haline getirme isteğine mi bağlanıyorlarş Bu bağlanışta, gerçekte, her türlü dogmayı eleştirip reddederken, öte yandan da yeni dogma ve efsaneler yaratmayı teminat altına alacak bir çabanın izlerini görmek mümkün müdürş[25]

Bugünün yaygın aydın kalıpları açısından bakıldığında literati kavramı, politik iktidar-entellektüel işbirliğinin örtüşme derecesi en yüksek, işbirliği düzeyinin en ileri aşamasını ifade etmektedir. Aydınlanma tarafından reddedilen bu çerçeve bugün birçok entellektüelin şahsında hâlâ ilkesel sorunlar yaratmaya devam etmektedir.[26] Nitekim literati ve les clercs'den ayrı olarak bir yol seçmiş görünen entellektüeller, yeni bir arayış ve inşanın öncüsü olmayı amaçlarlarken, bunu gerçekleştirme tutkusunu da bir kurtarıcılık misyonu içinde ideolojikleştirmekte gecikmemişlerdir.[27] Bu halleriyle de aydınlar hem okumuşlar, sanatçılar, gazeteciler gibi sosyal gruplardan kopmayı, hem de meslek çeşitliliği içinde (bu türleri de çoğu kereler aralarında taşıyarak) ideolojik bir yapılanma ve örgütlenme içinde yeni toplumsal tahayyül ve projelerde yer almayı denemişlerdir. Bu katılım ortodokslaşan tüm gruplar gibi aydınlarda da "insani olarak neyin meşru olduğunu tanımlama ve hatta dayatma eğilimi göstermektedir."[28] Bu ise entellektüellerin kültürel rutinleşmeler içinde, dünya görüşlerini ideolojilere tahvil ederek kurumlara direnç kazandırmalarını sağlamaktadır.[29] Son tahlilde bu da tarihin yeniden ters-yüz edilmesini, hatta aydın despotizminin doğmasını meşrulaştırmaktadır.

Aslında ideal düzeyde aydının başı, yerleşik otoriteyle, yaşadığı evrenle, birlikte yaşadığı toplumun istikametiyle sürekli olarak derde girmektedir. Kabul etmek gerekir ki, herşeyi bilen, her konuda söyleyecek bir sözü olan, halkı ve toplumsal talepleri kurtarmak aşkıyla için için yanan "aydın"ın bu amacını gerçekleştirme konusunda kendisini motive eden faktörler dikkate alınmadan, bu yöneliş ve tutumların hedefini tayin ve tesbit etmek mümkün değildir.[30]

Aydının kurtarma isteğine bağlı eylemlerinin, hangi evrensel kriterlere dayandığını ya da kendisini evrensel kılabilme adına ne gibi eylemlere bağlandığını keşfetmek güçtür. Onun mesianiklik iddiası, gerçekte dinsel bir argümandan beslense de yine de o son tahlilde muhalif olduğu siyaset, kurum ve tarih karşısında kendi kurtarıcılık misyonunu kanıtlamak için gayret sarfetmekte ve bu misyonunu seküler bir çerçevede dini de içine katacak bir alanda geçerli kılmak istemektedir.[31] Bu meyanda aydının bir süreklilik mi yoksa kendisiyle kaim bir kesinti mi ürettiği, tartışılabilir özelliğini hâlâ korumaktadır. Aslında entellektüellere Aydınlanma'nın yüklediği ve Marksist düşüncenin de meşruiyyetini eleştirellik temelinde kuramsallaştırdığı toplumsal yol göstericilik işlev ve meşruiyyeti, bugün, topluma ideolojik bakışın sorgulanmaya başlaması ile ciddi bir dönüşüme ve kırılmaya uğramış bulunmaktadır.[32]

Amacı insanın özgürlüğünü ve bilgisini artırarak geliştirmek olan entellektüelin, faaliyetlerini yargılama ve mesianiklikten yorumlamaya doğru yöneltmesi, aslında yeni bir fenomendir. Çünkü sosyal sistemde entellektüellerin durumunun giderek değişmesi doğal olarak kaçınılmaz görünmektedir. Tarihselciliğin, modernleşme ideolojisinin, devrime inancın, öznenin ve dolayısıyla misyon anlayışının aşındığı bir bağlamda yeni bir aydın tipi belirmektedir. Önceleri kendisine göre yargıda bulunulacak aşkın bir değer (din, devrim, vs.) varken ve entellektüellerin söylemleri daha buyurucu ve daha etik bir nitelikteyken, bugün değerlerin aşındığı veya çeşitlendiği post-modern bir dünyada entellektüellerin söylemleri de ahlâkî  kaygılardan uzaklaşmakta ve gittikçe çeşitlenmektedir. Bu durum bir bakıma siyasal iktidarların veya yöneticilerin ihtiyaç duydukları takdirde, kendilerini olumlayıcı aydınlar bulma şansını artırmakta ve dolayısıyla da meşruiyyet arayışını büyük ölçüde sorun olmaktan çıkarmaktadır. Bu dönüşümün nedenleri, iletişim alanında meydana gelen köklü değişikliklerle ve toplumun artık bir sosyal sisteme dönüşmesi, herhangi bir nedensellik iddiasında bulunmaksızın, yeni dünya düzeni ve dünyadaki politik dönüşümlerle de irtibatlandırılabilir.[33]

Gerçekte bu dönüşümlerin klasik aydın kavramı çerçevesindeki sarsıcı örneklerini Türkiye ortamında sıkça gözlemlemek mümkündür. Öyle ki, aydın ne fonksiyonu ne de artık epeyce bölünmeye uğramış tipolojisiyle yeterli bir gerçeklik teması içinde Türkiye'ye tercüme edilememiştir. Aydınlar, Batılı sosyo-politik ve dînî evrenin öncelikli olarak kavramsal-dinsel hiyerarşiye, ardından da gündelik hayata sızmış alışkanlıklar, değerler, normlar ve zihniyetlere karışan dünyasına rağmen gerçekleştirdikleri reddiyeci muhalefetleriyle ve çoğu kez de öne çıkardıkları radikal görünümleriyle genellikle değişim ve ilerleme düşüncesini pozitivist postulalardan hareketle gerçekleştirme konusunda azimli olduklarını ispatlamaya çalışmışlardır.

Aydının işlevi[34] bugün kimi hususlarda bir kırılmaya uğradıysa da başlangıcından beri bazı ortak noktalardaki ısrarını korumaya devam etmektedir. Onun işlevi bir yandan toplumsal yapıyı değiştirmek, bir yandan da neredeyse bütün bireylerde görülebilecek yerleşik bir aydın ruhu üretmeye çalışmaktır. Bu ise sosyal kurum ve yapıların taşıdığı geleneksel zaafiyetlerden kurtulmayı ve entellektüel muhayyile gücünün yeniden ortaya çıkarılmasını gerektirmektedir. O, bir yandan kültür değişimine öncülük ederken, bir yandan da değişeni daha popüler ve yaygın hale getirmek, yeni bir zevkin ve üslubun öncülüğünü sürdürmek, halkın politik ve sosyal tercihlerini etkilemek istemektedir.[35]

Ama ne var ki entellektüeller yine de zamanlarına ait insanlardır; enformasyon veya medya ağının somutlaştırdığı kitlesel temsil siyasetine herkes gibi onlar da tabidirler. Buna karşı direnebilmelerinin biricik yolu giderek güç kazanan medyanın, hatta bu bağlamda statükoyu koruyan, herşeyi kabul edilebilir ve onaylanmış bir aktüellik perspektifi içinde tutan, bütün düşünce yönelimlerinin yaydığı imgeleri, resmi anlatıları, iktidarı haklı çıkarma çabalarını tartışmaya açmaları ve imkan dahilinde hakikati anlatmaya çalışabilecekleri alternatif versiyonlar geliştirmeleridir.[36] Entellektüelin farklı bir fonksiyonel aygıt olarak işlevini yerine getirebilmesi için de, temsil ettiği şeyin özerk bir bilgi alanı gibi şekillenmesi gerekecektir.[37]

Gerçi entellektüeller, literati'de olduğu gibi "bilmek"le yükümlüdürler ama, yeni bilgi oluşturma ve formüle etme türünden bir işleve de sahiptirler. Bu işlev entellektüelleri toplumda, iletişim ve söylemlerinde, insan, doğa ve evren hakkındaki genel ve soyut sembolleri toplumun diğer üyelerinden daha sık kullanan bireyler topluluğu kılmaktadır.[38] Öte yandan entellektüel etkinlik, böylelikle doğası gereği bulunduğu yerden bir başka yerde; daha açık bir ifadeyle dolayımsız ilişkilerde bulunduğu kişilerden başka kişilerin dünyasında veya algı alanında da bulunmayı başarmaktadır.[39] Ancak yine de entellektüel, bir dilin içinde doğmak durumundadır ve hayatının geri kalanını da çoğunlukla o dilin içinde geçirir ki, bu dil onun entellektüel faaliyetlerinin temel aracıdır. Gerçi diller millidir, ancak burada vurgulanmak istenen temel nokta, entellektüelin sırf anlaşılırlık ve tanışıklık gibi açık nedenlerden dolayı değil, aynı zamanda dile özel bir ses, kendine özgü bir vurgu ve nihayet kendisine ait bir perspektif getirmeyi umduğu için de milli bir dil kullanmak durumunda olduğudur.[40] Ancak entellektüelin evrenselliğe ulaşabilmesi için de ayrıca, başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen bir perde işlevi de gören, yetiştiğimiz ortamın, sahip olduğumuz dilin ve milliyetlerin sağladığı ucuz kesinliklerin ötesine geçebilme riskini göze alabilmesi gerekmektedir.[41]

Bugün için aydının fonksiyonlarında ciddi değişimlerden söz etmek, hatta bu fonksiyonların kullanımında kısmi bir gerilemenin varlığından söz etmek mümkünse de, yine de bu değişim ve dönüşümün toplumsallaşarak yaygınlaşmasında esaslı rolleri koruma hususundaki ısrarı aydınları hep gündemde tutmayı hâlâ başarmaktadır. Bu rollerin farkında oluş ise onu farklı tipolojiler içinde düşüncelerini sunmaya ve etkinliklerini örgütlemeye yöneltmektedir.

Aydının yeni yönelişlerinde olduğu kadar, tarihsel fonksiyonlarına sahip çıkma isteği de onu ilginç tipolojik ayrışmaların içine çekmeye başlamıştır. Ünlü Dreyfus davasıyla birlikte başlangıçta Fransa'da ve giderek tüm Avrupa'da ortaya çıkan çatallanmalar bu bağlamdaki yönelişleri, ayrışma biçimlerini ve yönlerini de kesif bir şekilde ortaya çıkarmaya başlamıştır. Sonuçta kabaca sağ ve sol entellektüel şeklinde somutlaşan klasik tipoloji, siyasal sistemi ve otoriterliğini olumlama ya da reddetme ikileminde kalmayı açıkça terketmeyi öneren bir saflaşmayı net bir niyet haline getirmeyi sağlamış oldu. Postmodern dönemde de aydınların yeni saflaşmalara uğradığından rahatlıka söz edilebilmektedir.

Gramsci'ye göre[42] aydınlar, bilincinde olsunlar ya da olmasınlar bir sınıfın sözcülüğünü yapmaktadırlar. Ona göre geleneksel aydınlar, sanayinin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan ve geçimlerini sanat, bilim ya da kültürel işlerle sağlayan, klasik kültürün aydınları olup bunlar, kendi hayatlarıyla egemen sınıf arasındaki yakın bağın bilincinde değillerdir. Buna karşılık, hangi meslekten oldukları önem taşımayan organik aydınlar ise bağlı bulundukları sınıfın çıkarları ve özlemlerini bilinçli bir şekilde dile getirirler. Böylece Gramsci, yeni bir tarihsel dönüşümün gerçekleştirilmesini bu aydın tipolojisine havale etmektedir.

Watt ise[43] aydınları aracı olan (vasıta), sistemleştiren ve sezgici olmak üzere üç ayrı grupta incelemektedir. Ona göre aracı olan aydın çevremizi inceleyen ve dolayısıyla çevre üzerindeki kontrolümüzü arttıran pozitif bilim adamı hüviyetindedir. Sistemleştiren aydın ise filozofu, ilahiyatçıyı ve hatta belli olaylarda zımnen var olan genel kuralları çıkaran tarihçileri kapsamaktadır. Son olarak sezgici aydın ise, toplumda kabul edilmiş değerlerle ve bu değerlerin realitedeki esaslarıyla ilgilenmektedir. Ancak birbirinden farklı olan bu üç aydın tipinin yalın ve saf halde bulunmalarına nadiren rastlanabilmektedir.

Molnar ise[44] aydını, Marksist, ilerici ve gerici tiplemeleri içinde ele almaktadır. Bu tipolojik ayrımlar içinde bütün kategorikleştirmeleri yakından ilgilendiren ve daha çok değer ve ahlâk düzlemi içinde ele alınabilecek türden de söz etmek gerekmektedir. Bu tür, ne kendi gerçeğine, ne de özlemini duyduğu evrene kendini kabul ettiremeyen bir grup olup çevre aydını (peripherical ıntellectual) şeklinde adlandırılmaktadır. Entellektüel duyarlılıklarını ve zihinsel kalıplarını kendi fiili gerçeklikleriyle ve toplumsal konumlarıyla yüzleştirmek yerine imrendikleri uygarlığın ya da yapıların sorunlarını dert edinen çevre aydınları, o kültüre ait çözümleri de yegane çözüm olarak kabul edip, bir anlamda kendi gerçek kimliklerine de uzak düşmektedirler. Bu tip aydınlar, insanlara aşkın değer ve idealleri ulaştıranların misyonunu reddederek, ürettiği bilgi, sahip olduğu beceri ve tecrübelerle dünyayı yeniden kurmak ve onu iyileştirmek için öncülüğe yönelen aydınlardır.[45]

Ne ki bütün bu dönüşümler ve gruplaşmalar içinde entellektüellerin kurmaya çalıştığı hayat, nerden bakılırsa bakılsın değişmeyecek bir tarzda devam etmektedir. Ancak aydınların bu misyonlarını pratikte uygulamaya yöneldiklerinde onların devletle olduğu kadar halkla olan ilişkilerinin de yerleşik ahlâk disiplinleri ve düşünsel yönelişler açısından tartışılması aciliyet kazanmaktadır.

Aslında bütün bunlarda gösterilmesi gereken hassasiyetin doğurabileceği kısıtllılıklar, aydın bağımsızlığını tehlikeye atmaktadır. Halbuki entellektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen hiçbir kural gerçekte teorik açıdan bile kabul edilemez.[46] Nitekim bir entellektüel olmanın en çetin yanı da, yazdıklarını ve yaptıklarını, müdahaleler aracılığıyla vazettiği şeyi bir kuruma, bir sistemin ya da yöntemin emriyle harekete geçen bir tür robota, dönüşüp katılaşmadan temsil etmektir.[47]

O halde bir aydın kendi entellektüel bağımsızlığını nasıl koruyabilirş Said'e göre[48] kendi dili, geleneği ve tarihi olan bir toplumun mensupları olarak aydınlar, bu fiili durumların ne ölçüde kölesi, ne ölçüde de düşmanıdırlarş Aynı şey aydınların kurumlarla (akademi, dînî kastlar, mesleki örgütler, vs.) ve günümüzde intelijansiyayı olağanüstü bir ölçüde kendi saflarına katan dünyevi iktidarlarla olan ilişkisi için de geçerlidir. Said'in de belirttiği gibi nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerlerde susmak, şovenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine rağbet etmek bir entellektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır. Entellektüelin asli görevi, bu tür baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir. Zaten entellektüelin, sürgün, marjinal ve amatör kimliğiyle iktidara karşı hakikati söylemeye çalışan biri olarak nitelendirilmesi de onun bu hassas rollerinden kaynaklanmaktadır.

Siyaset, iktidar ve hatta ulusal hayatın hemen her yönü devlet sembolü etrafında toplanmış, seçkinler kendi kaderlerini devlete sadakatle özdeşleştirmişler, kitlelerden de "yüce" ve "güçlü" devlete karşı aynı sadakati istemişlerdir.[49]

"Devlet"in aydın karşısındaki geleneksel tutum ve önyargıları, giderek cezalandırmaya dönüşebilen mahrumiyetçi eğilimleri karşısında aydının gerçek olarak bulduğu "hakikat"i koruma konusundaki ısrarı, bütün bu aydın tanımları içinde hatta onların meşruiyyet krizlerini çoğaltacak şekilde gündeme gelmektedir.[50] Onun halk indindeki itibarının sınırlarını dikkatle gözlemek gerekmektedir. Kimi bakımlardan aydının yalnızlığı, hatta marjinalliği bile bu çerçeve içinde ele alınmalıdır. Onun sürgün, marjinal ve yabancı şeklinde formüle edilen özellikleri[51] içinde aydınlar, artık lirik söylemlerden ve bir zamanlardaki sorumsuzluklarından uzaklaşmış görünüyorlar. Kendilerini artık sağa ve sola göre tanımlamaktan kaçınmaktadırlar.Çünkü, yeni bir modernite anlayışı peşinde koşan, araştırıcı, öncü, keşfedici nitelikte yeni bir entellektüel tip belirmektedir. Yeni araştırma ve düşünme yöntemleri aranırken, yaşanılan çağ da anlaşılmaya çalışılmakta ve bu tipler medyatik, küreselleşmiş, videosferik, moderniteden de uzak durmaya çalışmaktadırlar.[52] Nihayet postmodern toplumda tek bir yol olmadığına kani olunduğundan yol göstericiler, çeşitlilik gösteren yolları (kültür) bilenler olmuştur. Etik kaygı taşımadığı sürece gösterilen yollar hep ve tek bir yere çıkmıştır; bilgiyi tekeline alanların toplumsal bir kesim olarak iktidarı ve/veya siyasal iktidarın tahkimatı.[53]

Türk aydını olarak tanımlanan ve varlığı çoğu kereler tartışılır bulunan ancak sosyal bilimcilerin fiili olarak karşı karşıya bulundukları bir vakıanın yukarıdan beri sıralanan sorunlarla ilgisinin hangi çerçevede sürdüğünü açık yüreklilikle incelemek gerekir. Çünkü hem teorik hem de pratik anlamlarını Batılı bir süreç içinde kazanan aydın kavramı, ülkemiz düzleminde kendine sosyolojik bir temel ve görüntü bulmaya çalışmaktadır. Olgulardan hareketle konuya yaklaşıldığında "Türk aydını" ifadesi toplumsal bir fenomenin temsilini sağlamaktadır. Esasen Türk aydını olgusunu keşfetmeye çalıştığımız her düzlemde, etimolojik tartışmalardan çok, sosyolojik karşılaştırmaların gücüne bağlı bir kıyaslamayı sürdürmek, daha sağlıklı bir tutum olarak görülmektedir.[54]

Kavramın, ülkemizde değer prestij ve pozitif bir olumsallık içinde ele alınışı, doğal olarak içerik açısından aydın kavramının tabiatını ele alma konusunda nihayetsiz polemiklerin doğmasını sağlamaktadır. Gerçekten de pek çok akedemisyen, aydın tartışmalarını dipsiz bir kuyu olarak bulmakta ve yine Türkiye'de aydınlara özgü bir kategoriden söz etmenin imkansızlığını vurgulayan her iddiada kavramsal çekişmelerin ve ahlâksal sataşmaların önü alınamamaktadır. Bütün bunlarda yine de özgün bir kategoriden söz edildiği açık olmasına rağmen bunu bir "Türk işi" olarak kabul etme hususunda pratik girişimlere önem verilmemektedir.

"Aydın"ın konumunu tartışmaya yönelik çalışmalar bir yönüyle bunları anlama girişiminin somut bir göstergesi ise de, bir yönüyle de bunlar umulmadık bir kuşatma alanının aydının aleyhine konumlanmasına destek vermektedir. Aydınların fonksiyonellikleri arttıkça, bu fonksiyonelliklerinin etkilerini en aza indirici türlü manipülasyonlara da tanık olunmaktadır. Said'in haklı olarak dikkat çektiği gibi[55] "ne koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup gücüne güç katacakları toprakları olan entellektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır; meselâ, lafı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur: kendilerini böyle gören entellektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yanlız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık". Ne var ki, günümüz toplumu, bazen ödüller vererek, sıklıkla entellektüellerin çalışmalarını hor görerek, hatta bunlarla alay ederek, daha da sıklıkla entellektüelin sadece kendi sahasında uzman olan bir profesyonel olması gerektiğini söyleyerek onun etrafını kuşatmayı da sürdürmektedir.[56]

Bize göre Türk aydını, yukarıda Batılı entellektüelin işlevine paralel bir şekilde karşı karşıya geldiği baskılara derin bir düzeyde henüz tanık olmamıştır. Çünkü geleneksel Türk aydını, kendini memur-bürokrat çerçevesinden bile ayırdetmenin bedelini ödeme konusunda hâlâ belirsizlik içindedir. Gerçi Türk aydını, artık tek bir tip ve tek bir olguyu karşılamayacak kadar çeşitlilik ve umut vaad eden bir çoğulluğu kapsamaya başlamıştır. Ne var ki, bu ifadenin kamuoyu indindeki yerleşik anlamı tam anlamıyla bağımsız bir entellektüel imgesini taşımak hususunda yeterli imajlara özellikle birey-devlet ilişkileri düzleminde henüz sahip değildir.

Türk aydını, kedine has nitelik çeşitlilikleri ve referans kabarıklığı içinde artık yeni bir fenomendir ve görmezlikten gelinemez. Hatta küçümsemeye dayalı girişimlerle bu fenomenin inkarı, günü birlik indirgemeciliklerin sağnağından sorunu çekip çıkaramayacaktır.

Necdet Subaşı 1996. Türk Aydını, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Araştırma Fonu, Van, s. 3-23



[1] Dogan Özlem, Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", Türk Aydini ve Kimlik Sorunu, Ed. Sabahattin Sen, Istanbul 1995, s. 207. Ayrica bkz. Sabri Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, Ankara 1983, s. 67; Kemal Saybasili, "Münevver, Entellektüel, Aydin", Türk Aydini ve Kimlik Sorunu, Ed. Sabahattin Sen, Istanbul 1995, s. 161; Toker Dereli, Aydinlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel Iliskiler Sistemi, Istanbul 1974, s. 31; Ali Seriati, Aydin, Çev. Ibrahim Agacan, 2.b., Istanbul 1992, s. 9-10

[2] Murat Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar", Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Istanbul 1983, c. I, s. 122; F. Bon, M. Burnier, Les Nouveaux Intellectuels, Paris 1971, s. 18; Tom B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, Çev. Erol Mutlu, Ankara 1990, s. 75; Cemil Meriç, "Bati'da ve Bizde Aydinin Serüveni", Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Istanbul 1983, c. I, s. 132; D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 208

[3] Bkz. T. Dereli, Aydinlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel Iliskiler Sistemi, s. 1-2; M. Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar", s. 122; Carle C. Zimmerman, "Aydinlarin Ortaya Çikisi", Çev. Nezahet Arkun, Sosyoloji Konferanslari (1963-1964 Ders Yili), 4. Kitab, Istanbul 1964, s. 2-4

[4] D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 208; Süleyman Seyfi Ögün, "Türk Aydinlari ve Siyaset", Türkiye Günlügü,  Sayi: 35 (Temmuz-Agustos 1995), s. 25

[5] Krs. T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 76; Hüsamettin Arslan, "Türk Düsüncesinde Epistemolojik Bunalim", Ilim ve Sanat, Sayi: 18 (Mart-Nisan 1988), s. 11; M. Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar", s. 122; C. Meriç, "Bati'da ve Bizde Aydinin Serüveni", s. 132

[6] Krs. Raymond Williams, Kültür, Çev. Ertugrul Baser, Istanbul 1993, s. 236

[7] Nuri Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", Türk Aydini ve Kimlik Sorunu, Ed. Sabahattin Sen, Istanbul 1995, s. 199. Ayrica bkz. Norman Hampson, Aydinlanma Çagi, Çev. Jale Parla, Istanbul 1991

[8] R. Williams, Kültür, s. 236. Ayrica bkz. T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 74; T. Dereli, Aydinlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel Iliskiler Sistemi, s. 22; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 68

[9] D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 208. Ayrica bkz. Edward Said, Entelektüel, Çev. Tuncay Birkan, Istanbul 1995, s. 13; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 68

[10] Hüsrev Hatemi, Türk Aydini, Istanbul 1991, s. 9

[11] D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 208. Mert'e göre aydinlar, bir toplumda tanimlari geregi, seçkinci ve toplum mühendisi konumunda olmuslardir. Bu, Aydinlanma'nin bilgiyi ve bu bilgiye sahip olanlari tanimlama biçiminin sonucudur. Aydinlar neyi savunurlarsa savunsunlar önce kendi iktidarlarini yani daha iyisini bilme iktidarlarini savunmaktadirlar. Bu itibarla, aydinlari, örnegin seçkinci yapan, onlarin seçkinci bir yaklasimi savunmalari degil, herhangi bir seyi, seçkinci bir eda ile savunmalaridir." Krs. Nuray Mert, "Aydin: Bir Masal Kahramani", Türkiye Günlügü, Sayi: 35 (Temmuz-Agustos 1995), s. 51

[12] Bu çerçevede Weber aydinlari, "dünya kavramini bir tür anlam sorununa dönüstüren kisi olarak", Manheim da, "içinde yasadiklari topluma bir dünya tasavvuru sunmakla görevli insanlar grubu" olarak tasvir etmektedir. Krs. N. Mert, Laiklik Tartismasina Kavramsal Bir Bakis, s. 61. Ayrica bkz. T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 76; S. S. Ögün, "Türk Aydinlari ve Siyaset", s. 30

[13] Krs. M. Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar", s. 122-123; C. C. Zimmerman, "Aydinlarin Ortaya Çikisi", s. 6

[14] D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 210

[15] D. Özlem, A.g.m., s. 210

[16] M. Ali Kiliçbay, "Türk Aydininin Dünyasini Anlamak", Türk Aydini ve Kimlik Sorunu, Ed. Sabahattin Sen, Istanbul 1995, s. 176. Ancak Kiliçbay entellektüel ile aydin arasinda bir ayirimin zorunluluguna inandigini belirtirken israrlidir. Ona göre aydin entellektüele nazaran, yalnizca ondan nakil yapan bir cinstir.

[17] D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 207

[18] N. Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", s. 193

[19] E. Said, Entelektüel, s. 27

[20] Ali Yasar Saribay, "Türkiye'de Postmodern Ulema", Türk Aydini ve Kimlik Sorunu, Ed. Sabahattin Sen, Istanbul 1995, s. 333. Meriç, bu çerçevedeki tarihsel tipolojiyi sofistler, rahipler ve filozoflardan kurmaktadir. Krs. C. Meriç, "Bati'da ve Bizde Aydinin Serüveni", s. 130-137. Ayrica bkz. Jacques Le-Goff, Ortaçagda Entelektüeller, Çev. M. Ali Kiliçbay, Istanbul 1994

[21] Krs. S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 68; Edgar Morin, Avrupa'yi Düsünmek, Çev. Sirin Tekeli, Istanbul 1988, s. 122; Orhan Türkdogan, "Türkiye'de Aydin Muhalefeti: Yeni Sol ve Yeni Sagin Olusumu", Türkiye Günlügü , Sayi: 16 (Güz 1991), s. 22

[22] D. Özlem, "Felsefe Gelenegi ve Aydinimiz", s. 207

[23] Literati için bkz. Max Weber, Sosyoloji Yazilari, Çev. Taha Parla, Istanbul 1986, s. 346-372; T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 74-75; Serif Mardin, ""Aydinlar" Konusunda Ülgener ve Bir Izah Denemesi", Türkiye'de Din ve Siyaset, Der. Mümtaz'er Türköne, Tuncay Önder, Istanbul 1991, s. 258

[24] Les clercs için bkz. S. Mardin, A.g.m., s. 256-257

[25] E. Morin, Avrupa'yi Düsünmek, s. 122; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 64

[26] S. S. Ögün, "Türk Aydinlari ve Siyaset", s. 23. Ögün'e göre günümüzde, entellektüellerin politik arenadaki mevcudiyetleri her zaman oldugundan daha kolay bir hale gelmistir. Postmodern formalizm ve nominalizm, medya kültürünün basitlestirici, tüketici dikotomileri entellektüellerin kendi alanlarina kolayca "ihanet" edebildikleri zeminleri olusturmakta, Frankfurt Okulu'nun dikkat çektigi, "kültürün, basitlestirilmis metalar haline getirilerek kitlesel tüketime sunuldugu gerçegini düsündürmektedir. Içerik ve derinlik gerektirmeyen, çabayi ve emegi dislayan "cemaat" davranislari içinde, entellektüellere "söhret" yollari bu iliskilerden saglanmaktadir. Krs. A.g.m., s. 28

[27] H. Arslan, "Türk Düsüncesinde Epistemolojik Bunalim", s. 10-18; Ahmet Davutoglu, "Türk Entellektüel Gelenegindeki Baskici Temayüllerin Kökenleri", Ilim ve Sanat, Sayi: 13 (Mayis-Haziran 1987), s. 15-21

[28] N. Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", s. 195; Ayrica bkz. Noam Chomsky, Modern Çagda Entellektüellerin Rolü, Çev. Selahattin Ayaz, Istanbul 1994, s. 73

[29] S. S. Ögün, "Türk Aydinlari ve Siyaset", s. 29

[30] Bkz. T. Dereli, Aydinlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel Iliskiler Sistemi, s. 22; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 66; Edward Shils, "Intellectuals", International Encylopedia of the Social Sciences, New York 1968, c. VII, s. 389; S. Mardin, ""Aydinlar" Konusunda Ülgener ve Bir Izah Denemesi", s. 256; Louis Bodin, Aydinlar, Çev. Mehmet Dündar, Ankara 1984, s. 15; T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 76

[31] Krs. S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 68; S. Mardin, ""Aydinlar" Konusunda Ülgener ve Bir Izah Denemesi", s. 256

[32] N. Mert, "Aydin: Bir Masal Kahramani", s. 49. Bilgin bunu söyle açiklamaktadir: "Homoestatik açidan medya aglarinin sosyal sistem içindeki yeri açiktir. Kitle iletisim aglari, sosyal sistem onlarin rolünü kabul ettigi ölçüde sistemin pekistirilmesini saglar; medya tarafindan iletilen enformasyon, sosyal yapilarin düzensizlige olan dogal egilimine karsi bir etkide bulunur, sistemin kendisini oldugu gibi korumasi için gerekli minimum düzen ihtiyacina cevap verir. Bu tür bir ortamda ilke olarak ne büyük projelere ne devrimlere ve ne de bireysel ve kollektif öznelere açik bir kapi birakilmaktadir, dolayisiyla entellektüelin misyoner yönü gerileyecek ve islevleri farklilasmak zorunda olacaktir". Bkz. N. Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", s. 199

[33] N. Bilgin, A.g.m., s. 200, 202-203

[34] Bkz. T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 77; Antonio Gramsci, Aydinlar ve Toplum, Çev. Vedat Günyol, Ferid Edgü, Bertan Onaran, Istanbul 1985, s. 25; E. Shils, "Intellectuals", s. 399-410; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 66; O. Türkdogan, "Türkiye'de Aydin Muhalefeti: Yeni Sol ve Yeni Sagin Olusumu", s. 22; E. Morin, Avrupa'yi Düsünmek, s. 124; N. Chomsky, Modern Çagda Entellektüellerin Rolü, s. 85

[35] S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 66; E. Shils, "Intellectuals", s. 410

[36] E. Said, Entelektüel, s. 35. Ona göre bu otoritelere bilerek, kasten ait olmamak çogu kez, dolaysiz bir degisim yaratamamak ve bazen de kimsenin farkinda olmadigi bir dehsete sehadet eden bir tanik rolüne mahkum olmak anlamina gelmektedir. Bkz. A.g.e., s. 15

[37] N. Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", s. 196

[38] A. Y. Saribay, "Türkiye'de Postmodern Ulema", s. 334. Ayrica bkz. E. Shils, "Intellectuals", s. 399; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 68

[39] N. Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", s. 197

[40] E. Said, Entelektüel, s. 39. Saribay da bu nedenle, ister seçkin tabakaya ister kitleye mensup olsun, bir aktörün ne hissettigini anlamanin en önemli yolu olarak, onun içinde gömülü oldugu siyaset kültürünün en önemli ögesi olan dili nasil konustuguna bakmayi önermektedir. Krs. Ali Yasar Saribay, Siyasal Sosyoloji, 2.b., Istanbul 1994, s. 90

[41] E. Said, Entelektüel, s. 13

[42] A. Gramsci, Aydinlar ve Toplum, s. 21; F. Bon, M. Burnier, Les Nouveaux Intellectuels, s. 14-19; K. Saybasili, "Münevver, Entellektüel, Aydin", s. 161

[43] W. Montgomery Watt, Müslüman Aydin, Çev. Hanifi Özcan, Izmir 1989, s. 2

[44] O. Türkdogan, "Türkiye'de Aydin Muhalefeti: Yeni Sol ve Yeni Sagin Olusumu", s. 21

[45] Ömer Demir, "Postmodern Aydinin Krizi", Dergâh, Sayi: 36 (subat 1993), s. 3; C. C. Zimmerman, "Aydinlarin Ortaya Çikisi", s.13

[46] E. Said, Entelektüel, s. 13

[47] E. Said, A.g.e., s. 110; N. Chomsky, Modern Çagda Entellektüellerin Rolü, s. 52

[48] E. Said, Entelektüel, s. 12-14

[49] A. Y. Saribay, Siyasal Sosyoloji, s. 86

[50] Necdet Subasi, "Din, Aydin ve Mesruiyyet", Türkiye Günlügü, Sayi: 35 (Temmuz-Agustos 1995), s. 80-86

[51] E. Said, Entelektüel, s. 14. Said'e göre bir entellektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marijinal ve yabanci olmak da, otorite ve güç sahibine degil gezgine, aliskanliga degil geçicilige ve rizikoya, otoritenin belirledigi statükoya degil yenilige ve deneye duyarli olmak demektir. Öte yandan sürgün soylu entellektüel ona göre, entellektüel cüret ve küstahliga açiktir, alisilmisin mantiina degil, degisimi ve hareket halinde olmayi temsil eder, oldugu yerde saymayi degil. Bkz. A.g.e., s. 66

[52] N. Bilgin, "Toplumdan Sosyal Sisteme Entellektüeller", s. 203

[53] N. Mert, "Aydin: Bir Masal Kahramani", s. 51

[54] Krs. S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 63

[55] E. Said, Entelektüel, s. 16

[56] E. Said, A.g.e.., s. 75. Entellektüel üç tür baskiyla böylece karsi karsiya gelir: 1. Uzmanlasma (specialisation), 2. Bilirkisilik (expertise), 3. Taraftarlarinin kaçinilmaz olarak iktidar ve otoriteye dogru, iktidarin gerekleri ve imtiyazlarina dogru ayan beyan iktidar adina çalismaya dogru sürüklenmeleri. Krs.A.g.e., s. 76-79

   
Başlıklar: