Din Aydın ve Meşruiyyet*

Aydınların tarihsel misyonu incelenirken, öncelikli olarak genellikle din bağlamındaki durumlarının  ele alındığı görülmektedir. Ne var ki aydın kavramının sosyolojik kökeninde sanki dindışı olana bir rağbet ya da dini olana karşıtlık iması yatmaktadır. Bu imajın pekiştirilmesinde tarihsel örneklerin katkısı özellikle dikkat çekmektedir.[1]

Seküler bir kavram olarak aydın, üzerinde pek çok tanım ve bir o kadar da uzlaşmazlık üreten yaklaşımların varlığına rağmen,[2] ülkemiz örneğinde yeterince ele alınmamıştır. Bunun nedenleri arasında yukarıda sözünü ettiğimiz karşıtlıkların etkisi olduğu söylenebilir. Batıda uzun tarihsel süreçlerin biçimlendirdiği din olayına yine tarihsellikle dolu itirazların karşılık verdiğini biliyoruz. Hıristiyanlık söz konusu olduğunda toplumsal görüntünün sadece dogmaya dayalı olarak üretilmediği bilakis kuramsal hiyerarşinin de belirleyici olduğu bilinmektedir.[3] Bu aşamada itiraza uğrayan "din"in öncelikli olarak bir taraf konumuna sürüklenmiş olması dikkat çekicidir. Bu verili dinin ve karşıtlarının itiraz ve savunuları öncelikle kutsal olana dayansa bile yine de kendi ikmallerini kutsallaştırmaksızın, bir sığınak arayışı içinde olduklarına dikkat çekebiliriz. Güçlü toplumsal dindarlık biçimleriyle şekillenmiş bir hayatın kolayca başvurabileceği kendi kutsal haritaları kadar, karşıt aklî itirazların da aynı merciyle doğrulanacak hakikatleri vardı. Birinde toplumsal gerçeklik dogmayla pekiştirilirken diğerinde aynı gerçeklik dogmanın manipülasyonuyla yetmediği durumlarda ise daha çok sade bir şekilde dillendirilen "kökenlere dönüş" istemiyle meşrulaştırılmaktadır. Bu meşrulaştırımın aktörleri değişik çizgiler ve renklere sahip olsalar da entellektüel sınıfını bize yansıtmaktadırlar.[4]

Bu yönelişin Türkiye'deki karşılığını incelediğimizde benzer öğelere kolayca ulaşabilmekteyiz. Bizde de önceleri münevverler, sonraları da yeni isimleriyle aydınlar, entellektüel zayıflıklarını  aşabilmek için başlangıçta yerli meşrulaştırımlara ihtiyaç duyduklarını açıkça göstermişlerdir. Özellikle Tanzimat dünyasıyla birlikte, yoğun ama zayıf itirazlarını, İslâm'ın selefteki örneğiyle temellendirmeye çalışan münevverlerimizin inanırlılıkları neredeyse bir "arınma projesi" olarak değerlendirilebilecek nitelikteydi.[5] Ancak bunun yanıltıcı gerçekliğinin açığa çıkması için pek fazla zaman geçmesine gerek kalmamıştır.

Batıda kilisenin dünyevi iktidarını "din" adına sorgulayan entellektüeller, bugün artık hafızalara iyice yerleştirilmiş bulunan laikliğe elverişli bir dindarlık modeli olarak Hıristiyanlığı önererek tanımını resmetmişlerse; bunun belki de biricik nedeni politik bir meşrulaştırma aracı olarak dinin kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Herşeye rağmen Batı'da entellektüellerin zihinsel ve toplumsal evrenin şekillenip zenginleşmesindeki katkılarının küçümsenmemesi gerekmektedir. Nitekim ilginç bir şekilde sıradan bir Batılının uğraşmadan edindiği hazır argümanların, entellektüellerin çabasıyla "avamileştirilmiş" olduğu gözlerden kaçmaktadır. Nihayet din de anlamını entellektüellerin eleştirel sağanağı altında yeniden kurmaktadır. Tarihsel açıdan tipik bir Batılı bakış açısının geçirdiği dinsel evreler incelendiğinde özellikle Aydınlanma ve Fransız Devrimi'ni takip eden dönemlerdeki zihinsel dönüşüm hızının nasıl da artığını hiç kimse görmezlikten gelemez. Hatta bu dönemlerde entellektüeller de en az din kadar kendi meşruiyyetlerini karşıtlarına açacak kadar yoğun bir temellendirmeye girişmişler, böylece dinle eşit bir karşıtlık temelini kendileri için sağlamayı başarmışlardır.

Giderek din ve aydın, birlikte olmayı zorlaştıracak bir yoğunlukla, kendi alanları için yetecek bir maneviyatı üretmeye koyulmuşlardır. Nitekim sözü edilen din kadar, entellektüellerin sahip çıktıkları rasyonalite de ideolojikleşmeye temayüllü bir hal almakta ısrarlı olmuştur. Sonuçta din ve aydın ancak ideolojik bir karşıtlık içinde birbirlerinin varlığını kabullenecek bir yapılanma içine girmiştir.

Bizde aydınların ortaya çıkışı genellikle ulemanın konumundaki zayıflamaya bağlandırılmaktadır.[6] Bu kısmen doğru olmakla birlikte bütünüyle de gerçeği yansıtmamaktadır.

Ulemanın İslâm toplumundaki kurumlaşmış hali halen pek çok eleştiriden yakasını kurtaramamakta, özellikle kendisini hiyerarşik bir parça halinde tutan eklemlenmeye uygun durumu hem din hem de siyaset kesiminden gelen eleştirilerle tartışılmaktadır. Ulemanın, peygamberin mirasçıları şeklinde haklı olarak zihinlerde kalan imgesi, ne yazık ki giderek mirasyedi şeklinde değerlendirilebilecek bir tabloya dönüştürülmüştür. Bunun gerçeklik boyutunun burada ele alınması güç ise de şu kadarıyla yetinmemiz mümkündür: Ulema alternatifsiz olduğu dönemlerde, dinin korunması ve aklileştirilmesi hususundaki yetersizliğini, kendi iç muhalefetini "rahmet" sayarak aşmaya çalıştıysa da yine de o Batı'da olduğu gibi dini dışarıda bırakmamış, gündelik hayatın ritminde ve ümmeti oluşturan müslüman ferdin vicdanında merkezi bir konumda tutacak girişimlerin süreklilik gerektiren adımlarını güçlendirmeye çalışmıştır. Politik açıdan bakıldığında söylenecek çok şeyler olabilir, ancak aydınlarla karşılaştırıldığında ulemanın toplumsal dinamizmi örtbas etmediği durumların hiç de az olmadığı, bilakis din-iktidar ilişkilerine toplumun halihazır şifrelerini çözme tehdidiyle sık sık müdahalede bulunduğunu görmekteyiz.[7] Bugün, halen güçlü bir dinamizm üretmede emsalsiz olduğu bilinen din'in kamusal hayattaki karşılığının, geçmişin siyasi dehalarından çok, ulemanın inisiyatif sahibi hayal gücüne bağlı olması da bu durumu teyit etmektedir.

Ancak ulemanın formüle edilmiş bir dinselliği, hayatın bütün alanlarına yayma girişiminin, toplumdaki diğer nüfuz alanlarının çıkışlarına önem vermediği durumlarda dinsel hareketliliği dondurduğu da bir gerçektir.[8] Hakikaten Osmanlı toplumsal yapısındaki canlılığın yitişiyle birlikte dinsel bilincin öncüsü sayılabilecek olan ulemanın da yitmeye başlaması dikkat çekicidir. Böylece yeni ve tanımlanmış bir dînî retorik, artık ulemanın değil aydınların "tekel"inde neşv ü nema bulmaktadır.

Aydınların ulemanın devamını sağladıkları konusundaki genel yargı, amaç ve hengamelerin değiştiği gerçeğini görmemizi engelleyici niteliktedir. Aydınlar, ulemanın geçmişte belirli bir toplumsal strüktür içinde gördükleri işlevleri şimdilerde hatırlıyor ve sürdürmeye niyetleniyor değiller. Belki şöyle söylemek mümkündür: Ulema dinselleştirilmiş bir hayatta kaçınılmaz bir sicil sahibiyken, aydınlar da bugün sekülerleştirilmiş bir hayatın modern savunucu ve aktörleri olarak her defasında kutsal olanla aralarındaki mesafeyi biraz daha artırmaya çalışmaktadırlar. Dünyayı unutturmada ulema fazla ileri gitmişse, şimdilerde de aydınlar hayatı tek düze bir dünyayla sınırlandırmakta daha da ileri gitmişlerdir.

Ne var ki aydın yönelişlerinin üzerinde durulması gereken önemli bir yönü, onların yukarıda da belirttiğimiz gibi dinsel olanın meşruiyyetine çok fazla ihtiyaç duymuş olmalarıdır. İlginç bir şekilde Batılılaşmanın öncü münevverleri gayretlerine sevap aramamakla birlikte, delil aramakta çokça mihnet çekmişlerdir. Nihayet gündelik hayatın sivil kaynağı olarak görülen din de, bütün muhaliflerin itirazlarında ideolojik bir açıklama türü olarak karşılık sunmuştur. Burada sorulması gereken belki şudur: Aydınlar kime karşı dinden medet ummuşlardırş Ve yine sorulmalıdır: Aydın dine karşı dinden mi medet ummaktadırş

Batıda dine muhalif bir şekilde ortaya çıkan düşüncelerin aydınlar aracılığıyla ülkemize taşındığı bilinmektedir. Burada aydın olmanın temel ölçüsünün ne olduğunu[9] tartışmak gerekliyse de, öncelikle medya öncesi bir dönemde söze sahip olmanın iktidar gücüyle birleştiğinde ortaya çıkardığı bir tanımlanma, hatta bir kimlik ifşasının ağırlığını dikkate almak gerekir. Mükemmel çözümlemelerin pek çoğu bu bağlamda aydını, öncü kimliği ve yeni düşünce arayışlarının emektarı olarak tarif etmektedir.[10] Ne var ki bu tarifi Türkiye'de aydınlar için uygun bulmanın her zaman için elverişli olup olmayacağı tartışılır niteliğini henüz kaybetmemiştir.

Yenilmişliğin ezikliği aydınların çaba ve projeleriyle giderilebilir miydiş Aydınlar Batıyla aralarındaki mesafeyi entellektüel alanda aşabilirler miydiş Türkiye'nin Batılılaşma serüvenini yaşarken ikmalini aydınlar aracıyığıyla sağladığı söylenebilir. Ancak talihsiz bir şekilde bu ikmal meşruiyyet sorununu aşmayı başardığı ölçüde din konusunu bir sorun haline getirmiştir. Din konusunu eleştirel açıdan ele alan aydınların, giderek dini, bütün toplumsal yılgınlıkların kaynağı haline getirici doğru bir açıklama modeli olarak kabul etmeleri, öte yandan yine dinin kendi aslıyla özdeşleştirilemeyecek örneklerine dayalı bir reddiyesi,[11] aydınların toplumsal hafızanın ağır işleyen evreninde kötü görüntülerle hatırlanmasını sağlamıştır.

Bir din olarak İslâmiyet'in aydınlar tarafından hangi ölçütlere bağlı olarak eleştirildiği yeterince açık değildir. Belki de dinle ilgili bakış açıları üretmeleri konusunda kendilerine başvurulan ya da kendilerini gönüllü olarak buna mecbur sayan aydınlar, iyi niyetli arayışların bile önünü böylece sığ bir eleştirel mantıkla örmüş bulunmaktadırlar. Bütün aydınların benzer niteliklere sahip olduğunu söylemek güçtür. Sözgelimi dindarların düşünce dünyalarının ortaya çıkmasına ve savunma içgüdülerinin dışa vurumuna meydan verecek aydınların sayıca azlığı, hatta ciddi bir eleştiriye gerek duyurtmayan aceleci tartışma platformları, farklarını niteliklerinden alan aydınların da seslerini kısmalarına, ya da ileride yeri gelince anlaşılmaya müsait bir gizlilik içinde sinmelerine yol açmıştır.

Türk aydınının Batılı entellektüellerin, arayışlarını önemseyen din eleştirilerindeki olası kazanımlarını, ciddi bir elemeye tabi tutmaksızın içselleştirmesi, dinsel olanla olmayan arasındaki bir gerginliği üreteceği yerde paradoksal bir şekilde birbirlerine duyarsız, birbirlerinin evrenine sağır bir bloklaşmanın doğmasına yol açmıştır. Aslında derin bir duyarlılıkla üretilen bilginin eleştirel de olsa karşıt bloklar tarafından anlaşılması, yorumlanması, cevaplandırılması hatta reddedilmesi bile bir dolaşım ortaya çıkarmasıyla yararlı olabilirdi. Ne var ki, genellikle saldırgan ve reddetmeye kolaylıkla yatkın gerekçeler çerçevesinde kurulan din karşıtı eleştiriler, belki görmemezlikten gelmeyi haklı kılacak bir içe çekilme doğurmuştur. Dinsel alana ait olanların, genellikle eksik ve savunmacı bir söylemle, geçmişte iktidar gücünün imkanlarıyla ayakta kalmayı başarmış dogmayı yeniden biçimlendirerek halk İslâm'ının kullanımına endekslenmesi, bu kez de aydınların hem ekmeğine yağ süren tarihdışılığını ve hem de kolay ve başdöndüren itirazların mantık gerektirmeyen jargonuyla beslenmeyi sağlamıştır. Bu meyanda dînî çevrelerin sesine karşılık verenlerin de, aydınların muhalefetine kulak verenlerin de aynı dil kalıplarını ve savunma mekanizmalarını kullanıyor olmaları ilginçtir. Ne var ki, birbirlerine evrenlerini kapamış olanlar sadece bunlar değildir, belki bunlar birbirlerinin olmazsa olmaz karşıtlarıdırlar. Ancak dinsel alanın önde gelen mütefekkirleri ile seküler alanın aydınları arasındaki çatışma ve kopuşmaları polemik düzleminde koruyarak, bunun varlığından güç alan ve daha da ötede var olan kurumların hissedilir ağırlığını unutmamak gerekir.

Hem ulemanın ve hem de aydınların iktidar ilişkileriyle örtüşük olarak değerlendirilmesi, zihinlerde ağırlıklı yer işgal edenin politik manevralarla biçimlenmiş din ya da rasyonalite olduğu yolundaki kanaatleri pekiştirmektedir. Aydınların din kaygısı, dinsel olanın gücü oranında sistemleşmeye başlamıştır. Ulemanın kendini yenileyerek gösterebileceği içerden bir performans, aydınların görmezlikten geldiği fiili gerçeklik karşısında aranılır olmuştur. Neyse ki aydınlar bir iman yönelişi olmaksızın da artık, ülkenin dînî vicdanını, entellektüel bir iradeyle anlamaya hatta bazı kereler de onunla anlaşmaya çare aramaktadırlar.[12]

Eğitim politikalarına ağırlığını koyan aydın bakış açıları, belki de uygun bir din anlayışının çerçevesini pragmatik nedenlerle de olsa çizmeye başlamıştır. Bugün artık Batı'dan alınmış hazır şablonların, ya da oryantalist malzemelerin subjektivizmiyle ortaya konmuş bir dînî hayat profilinin, toplumun geleceğini düşünenler için hesapta tutulması gereken esaslı gözlemlere dayanmadığı bilinmektedir.

Dinin bilinen görüntülerini aslıyla yüzleştirme konusunda geçmişte ulemanın gösterdiği çaba, bugün büyük ölçüde mahalli düzeydeki dînî seçkinlere devredilmiş gibi görünmektedir.[13] Ne var ki bu sorumluluk yeterince dikkate alınmış değildir. Dinin bir yandan evrenselliğine ilişkin olarak hafızalara nakşedilmiş bilgisi, bir yandan da mahalliliğe sıkıştırılabilen çarpık görüntüsü, aydınların da dikkatini çekmektedir.[14]

Artık aydın sosyolojik bir realite düzleminde de olsa dünya ölçeğinde gündemi tutturmayı başarmış olan "yükselen din" olgusunun Türkiye'deki benzer motiflerini, ithal gerekçelerle de olsa izlemeye başlamıştır. Dini konuşmanın, din üstüne fikirler beyan etmenin ithiyatlı sabırsızlıklarla da olsa aydınlar arasında rağbet görmeye başladığı görülmektedir.[15] Özellikle 80'li yıllarda pek çok konjonktürel nedenin izdüşümüyle de açıklanmaya uygun düşecek bir dinselleşme dikkat çekici bir hız yakalamış bulunmaktadır. Törensel ihtida hareketlerini bundan ayrı tutmak uygun olmayacaktır. Aydınların, gündelik yaşama alışkanlıklarını koruma azmindeki bu yönelişleri, dinsel olanla mı yoksa örfî olanla mı açıklamakla başbaşa kalacakları şimdilik merak konusudur.

Bugün aydının din anlayışı henüz daha yerli kaynaklarından beslenmeye ihtiyaç duyacak kadar aleniyet kazanmış değildir. Batılı evrenin yakaladığı bir İslâmiyet imajı, aydınlar arasında hâlâ itibar sahibi görünmektedir. Ancak bu yaklaşımlar içinde aydınlar Türk toplumunun dînî hayatını olduğu kadar, dinin bizzat kendi orjininin açıklanması konusunda taşıdığı handikapları da, kendi zaafiyetlerinin bir açıklaması olarak farketmeye başlamışlardır. Bu süreç içinde, ulemanın din bağlamındaki rolünü seküler amaçlarla da olsa hatırlamaya ve üstlenmeye niyetli olan aydınların durumu dikkat çekmektedir.[16] Oryantalist ilahiyatçısının gözüyle çekilmiş bir fotoğraftan beslenen gözlemcilik, bugün yaşadığımız dini hayatın yönelişlerini nasıl tayin edebilirş[17] Aydınların bazen trajik bir durum ifasına dönüşebilen ihmalkârlıkları, kolaycı bir şekilde dini tekellendirmede başarılı olabilecek midirş Bu henüz açık değildir. Dinsel oluşumunu şaşırtıcı bir hızlılıkla, biraz da komplekslerinin tipik bir izdüşümüne bağlı olan aydınlardan kazanarak sağlama yönünde ihtiyatı elden bırakan okumuş kesimlerin durumu dikkate alındığında görülen manzara şaşkınlık yaratmaktadır. Böylece kendi dilini bulamayan pek çok genç müslüman farklı perspektiflere sahip aydınların özelde sekülerliği inatla pekiştirecek girişimlerini İslâmiyet'e tercüme etmeye ve bununla yeni söylemler ve kalkış noktaları bulmaya çalışmaktadır. şaşkınlıkla izlenen, bu gidişatla birlikte yeni müslüman kuşakların, tarihsel kopukluk sürecini yaşamaya devam eden dinin esaslı müdavimlerinin yokluğunda, sekülerlikle dinselliğin yeni bir etiğini harmanlayabilmiş bir kategorik ayrışmanın itirazlarına cevap yetiştirmek zorunda kalmalarıdır.

Dînî anlayışların ve bu meyandaki farklılıkların ancak stereotipler aracılığıyla açığa çıkartılabileceği düşünülebilir.[18] Aydın eklektisizminin her zaman için gerekli ve uygun çekiciliği bir tarafa bırakılırsa bugün için üç ayrı yönelişin aydınlar arasında kendi sistematiğini temellendirebildiğini vurgulamamız mümkündür: Bunlar sağcı, solcu ve İslâmcı stereotiplerinden ibarettir. Amiyane olanla entellektüel olan arasındaki sınır, bağını korumaya devam ettiği ölçüde, bu kalıplanmalar da sürüp gidecektir.

Din konusundaki açıklamalarını sol bir jargonla sunanların köken kurma açısından Osmanlı toplumsal yapısındaki itirazcı halefleriyle bütünleşmiş olduklarını söylemek hiç de imkansız değildir. Türkiye'nin Batılılaşma amaç ve projesinin iktidar dışındaki seçkinleri olarak sol aydınlar, din olayını irdelerken daha tepkisel ve aceleci teoriler üretmişlerdir. Farklı yapıların zamanla birbirlerine zorladıkları tanımlamaların da pek etki sahibi olmadığı vurgulanmalıdır. Böylece herkes birbirini istediği gibi görmek durumunda kalmıştır. Bunun bir sonucu, sol jargonla konuşanların din konusunda ılımlı bir zemine kaymasının kendilerinin dışlanabileceği korkusunu üretmiş olmasıdır. Ayrıca karşıtları da onların bu yöndeki ılımlı tercihlerine doğru bir şekilde ısınarak yaklaşma konusunda dillerinin çokça yandığını ifade ederek güvensizlik duyabilmektedirler. Bu böyle sürüp gider. Solun kendisinin de sahip çıktığı husus, dinin hakikat dışılıkla dolu olduğu iddiasıdır. Dolayısıyla sol aydının dini ayıklama, özüne döndürme gibi bir kaygısı hepten ve kökten tüketilmiş olmaktadır. Eleştirel sığınaklarında Batı'da ortaya çıkan, özellikle ateizmin polemikçi önderlerinden alıntılar yapılacaktır. İslâmiyet ile Hıristiyanlık ya da diğer dinler arasındaki kolaycı eşleştirmelerin yetmediği durumlarda da, bu kez daha da avamileştirilmiş bir tersyüz etme olayına tanık olunacaktır. Bunun sık tekrarlanan en önemli işareti, gericilik-ilericilik teması içinde İslâm'a verilen fonksiyondur.[19]

Buna mukabil sağ kategoride yer alan aydınların problematiğinde de din çok elverişli bir imtiyaz alanına sahip değildir. Aslında sağcı aydın, sol bakış açısından görüldüğü yerde durmaya kendini hazır hissetmemektedir. Dinle özdeşleştirilmiş olarak görülen sağ, bunu halihazır gerçekliğinin de yardımıyla aşmaya çalışmaktadır. Belki de burada ortaya çıkan özdeşleşme sıkıntısını İslâmcı aydın aşabilmeyi hesaplamaktadır. Sağ kategorinin aydını dine bakarken, pragmatik olmaktan kurtulamamaktadır. Buna ihtiyaç da yok değildir. Çoğunlukla kültürel bir obje durumunda kalan din olayına yaklaşım duygusallıklarla bezenmiş gibidir. Tarihi olanla ilişkisini dinsel argümanları da kullanarak kurma yanlısı olan aydın, dini Batılılaşma projesinin bir aygıtı olarak görmekte fazla tereddüt duymamaktadır. Çünkü kurtarılacak, me'yus durumunu atlatacak olan sadece vatan ya da millet değildir, dinde aynı kurtarıcıyı beklemektedir. Acaba bu kurtarma hesabı, dinin aşkın doğasını tahrip etmeden belirlenen amacına ulaşabilecek midirş Merak konusu olan sadece bu da değildir: Ayrıca araçsallaştırılmış bir dinin kutsal olanı temellendirmede işlevlerini koruması mümkün olabilecek midirş[20]

Öte yandan İslâmcı aydınlar ise, genellikle dini hatırda tutmaktan da ötesini talep etmişlerdir. Aslında seküler temelli bir aydınlanma girişiminin İslâm'la nasıl bir ittifaka girerek İslâmcılara sağlam dayanaklar sunacağı paradoksal bir durum arzetmektedir. Yine de aktüel olarak İslâmcı aydının, dinsel akıl aracılığıyla aydınlanmacı aklın imkanlarını aşmaya çalışabileceği sıklıkla ikrar edilmektedir.[21] Dinsel olanla özdeşleşmiş bir aydının, Batılılaşma konusundaki handikapların terkedilmesinde dinden azami derecede istifade etmeye yönelişi bir açıdan araçsallığın dışa vurumu olarak gözükse de sonuçta bu, dinin, kendine rağmen diriltilmesini teyit etmektedir. Hatta İslâmcı aydın, dinin kaybedilmiş imkanlarını modern dünyanın elverişsiz evreninde yeniden hatırlamanın sadece müslümanlara değil tüm insanlara evrensel vurguları olan bir yol göstericiliğe sahip olacağını iddia etmektedir. Nihayet dinin ideolojik olarak rakip olduğu diğer formasyonlara karşı güdülenmesinde İslâmcı aydın benzersiz görev ve rollere talip olarak sahip çıkmaktadır.[22]

80'li yıllar dinin dönüşümünü görmek isteyenler için olduğu kadar, dünyevileştirilmesini mümkün sayanlar için de ilginç örneklerin çoğaldığı yıllar olarak dikkat çekmiştir. Sıradan bir dindarın, yeni müslümanlık tipolojisi hakkında endişelenmeye, hatta şaşırmaya hakkı bulunmaktadır. İslâmcı aydın da bu bağlamda evrensellik imajını pekiştirme yönünde seküler terminolojinin sahasına sürekli olarak girip çıkmada görmediği mahzurlara bağlı olarak, toplumsal dindarlık tiplerine uzaklaşmaya başladığını farketmiş bulunmaktadır. Bu zaviyeden bakıldığında hem sağ ve sol, hem de İslâmcı aydınlar dini konuşmaya başlamakta artık bir beis görmemektedirler. Ancak yine de dinin, kendini seslendirmede muhtaç olduğu ihtiyaçlarının giderilmesine aracılık edecek sözcülere olan gereksinimi ortadan kalkmış değildir.

Bir açıdan sevindirici bir gelişme olarak görülen dinin geniş bir şekilde konuşulması, bilinen tarihsel argümanların terkedilerek artık rahatlıkla savunulabilecek kadar açık bir hak ve özgürlükler ortamının sağlanmış olması, bir başka açıdan da dine rağmen dini konuşmak şeklinde anlaşılabilecek bir kolaycılık ve yüzeyselliğin doğmasını meşrulaştırmaya başlamıştır.

Oysa bu aşamada dini, bir yaşama biçimi olarak ele alanların, onu kendi biçimlendirmelerine mahkum hatta modern dünyanın ideolojik kuşatmaları içinde her kılığa girdirilebilecek şekilde yapılmış tanımlarını doğru ve uygun saymaksızın, bizzat öğrenmeleri gerekmektedir. Belki samimi ve içtenlikli dinsellik, aydın yönelişlerinin kazanımlarını da küçümsemeksizin tartıştığı ve onu bir şekilde aştığı ölçüde, insanların ortak hayrına bir yol açmış olacaktır. Bunu göstermek için de insanların kendi inanç serüvenlerini ve hayat pratiklerini aydın sorguculuğunun da ötesinde gözden geçirmeye ihtiyaç duymaları gerekmektedir.

Aksi durumda bilinen ve yadsınan anlamıyla din'in yeniden hatırlatılmasının, kendi inanç düzleminin sınırlarını bilmeyenler, düşünmeyenler ve akletmeyenlerin imanı için hiçbir anlamı olmayacaktır. Aydınların da dini, bilinen anlamını koruyarak akletmeye çalıştıkları sürece, ortak aklî çıkışların kendi mecrasını bulmalarını görmek yaşadığımız dünyada görülmemiş bir şey olmayacaktır.

Necdet Subaşı, “Din, Aydın ve Meşruiyyet”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 35 (Temmuz-Ağustos), ss. 80–86.



*Türkiye Günlügü, Sayi: 35 (Temmuz-Agustos 1995), s. 81-86

[1] Ayrintili bilgi için bkz T. Alkan, Gelisen Ülkelerde Aydinlar ve Siyaset; M. Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar", s. 122-129; N. Berkes, Felsefe ve Toplumbilim Yazilari, s. 247-258; L. Bodin, Aydinlar; F. Bon, M. Burnier, Les Nouveux Intellectuels; A. Bulaç, Bir Aydin Sapmasi; Zeynep Davran, "Aydinlanma Çagi", Çagdas Kültürün Olusumu, Istanbul 1986, s. 228-238; A. Gramsci, Aydinlar ve Toplum; N. Hampson, Aydinlanma Çagi; J. le-Goff, Ortaçagda Entelektüeller; C. Meriç, "Bati'da ve Bizde Aydinin Serüveni", s. 130-137; E. Shils, "Intellectuals", s 399-410; A. Seriati, Aydin; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler;  C. C. Zimmerman, "Aydinlarin Ortaya Çikisi", s. 1-19

[2] Tanimlamalar için bkz. T. Dereli, Aydinlar, Sendika Hareketi ve Endüstriyel Iliskiler Sistemi, s 1-2; M. Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar" s. 122; C. C. Zimmerman, "Aydinlarin Ortaya Çikisi", s. 2-4; S. Mardin, ""Aydinlar" Konusunda Ülgener ve Bir Izah Denemesi", s. 255-256; R. Williams, Kültür, s. 236; S. Ülgener, Zihniyet, Aydinlar ve Izm'ler, s. 66; T. B. Bottomore, Seçkinler ve Toplum, s. 74; E. Shils, "Intellectuals", s 399; C. Meriç, "Bati'da ve Bizde Aydinin Serüveni", s. 131

[3] Krs. M. Aydin, Din Fenomeni; W. M. Watt, Günümüzde Islâm ve Hiristiyanlik.

[4] Bkz. Macit Gökberk, Felsefenin Evrimi, Istanbul 1979, s. 67-68; Anton C. Zijderveld, Soyut Toplum, Çev. Cevdet Cerit, Istanbul 1985, s. 269

[5] Ilk dönem Aydinlarinin yönelislerindeki ana temalar için bkz. H. Arslan, "Türk Düsüncesinde Epistemolojik Bunalim", s. 10-18; M. Belge, "Tarihi Gelisme Süreci Içinde Aydinlar", s. 122-129; N. Berkes, Türkiye'de Çagdaslasma; A. Davutoglu, "Türk Entellektüel Gelenegindeki Baskici Temayüllerin Kökenleri", s. 15-21; N. Göle, Mühendisler ve Ideoloji; Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydinlar, Istanbul 1993; H. Hatemi, Türk Aydini; Durmus Hocaoglu, "Türk Aydininda Felsefi Zaafiyetin Temelleri-I", Türkiye Günlügü , Sayi: 15 (Yaz 1991), s. 68-76, "Türk Aydininda Felsefi Zaafiyetin Temelleri-II", s. 65-76; B. Karliga, "Bir Dramin Anatomisi: Türk Aydini", s. 11-16; M. A. Kiliçbay, "Osmanli Aydini", s. 55-60; Serif Mardin, "Tanzimat ve Aydinlar", Türkiye'de Din ve Siyaset, Der. Mümtaz'er Türköne, Tuncay Önder, Istanbul 1991, s. 266-288; I. Özel, "Tanzimat’in Getirdigi Aydin", s. 61-66

[6] Ulemanin fonksiyonlarindaki çözülme için Bkz. E. Bagader, Modern Çagda Ulema; E. Gellner, "Postmodernizm, Akil ve Din", s. 83-97; H. Inayet, Çagdas Islâmî Siyasi Düsünce; D. Dursun, Osmanli Devletinde Siyaset ve Din; S. Ahavi, Iran’da Din ve Siyaset; M. G. S. Hodgson, Islâm’in Serüveni, c. III, s. 287

[7] Bkz. N. Berkes, Türkiye'de Çagdaslasma, s. 25; B. Turner, Max Weber ve Islâm, s. 53-54; H. Inayet, Çagdas Islâmî Siyasi Düsünce, s. 34; E. Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, s. 35

[8] E. Bagader, Modern Çagda Ulema, s. viii

[9] Ayrintili bilgi için bkz. Necdet Subasi, Türk Aydininin Din Anlayisi, s. 55-58

[10] Bkz. N. Subasi, A.g.e., s. 37-42

[11] Krs. Serif Mardin, "Din Sorunu Yeni Bir Düzeye Ulasirken", Türkiye'de Din ve Siyaset, Ed. Mümtaz'er Türköne, Tuncay Önder, Istanbul 1991, s. 242; A. Davutoglu, "Türk Entellektüel Gelenegindeki Baskici Temayüllerin Kökenleri", s. 17; Binnaz Toprak, "Türkiye'de Dinin Denetim Islevi", Türk Siyasal Hayatinin Gelisimi, Istanbul 1986, s. 359-368

[12] Aydinlar arasinda son yillarda sikça ele alinan konulardan biri olarak Medine Vesikasi tartismasini örnek gösterebiliriz. Ayrintili bilgi için bkz. Ali Bulaç, "Bir Arada Yasamanin Mümkün Projesi: Medine Vesikasi", Bilgi ve Hikmet, Sayi: 5 (Kis 1994), s. 3-15. Ayrica bkz. Hüsamettin Çetinkaya, "Tüketilen Kimlikler ya da Enteresan Rasyonalite Biçimleri", Edebiyat Elestiri, Sayi 6-7 (Yaz 1994), s. 146-169

[13] Bkz. E. Güngör, Islâman Bugünkü Meseleleri, s. 239

[14] Tipik örnekler için bkz. Rusen Çakir, Ayet ve Slogan, Istanbul, 1990; Gencay Saylan, Islâmiyet ve Siyaset, Ankara 1987

[15] Aydinlarimizin farkli perspektiflerle de olsa din konusunu gündemlerine alma girisimleri ve sonuçlari için bkz. N. Subasi, Türk Aydininin Din Anlayisi, s. 16-22, 170-182

[16] Nilüfer Göle, "80 Sonrasi Politik Kültür", Türkiye Günlügü, Sayi: 21 (Kis. 1992), s. 49-54

[17] Oryantalist bakis açisinin sosyolojik gerçekligi ve çikmazlari için bkz. Necdet Subasi, "Oryantalist Söylemin Sosyolojisi", Bilgi ve Hikmet, Sayi: 6 (Bahar 1994), s. 104-111

[18] Stereotipler bireyleri birtakim türlere, tiplere bölmeyi ifade eden zihinsel yargilar olup, genellikle realitelerden hareket ederek kurulmaktadirlar. Ayrintili bilgi için bkz. Mahmut Tezcan, Türklerle Ilgili Stereotipler ve Türk Degerleri, Ankara 1974

[19] Gericilik-ilericilik temasinin Aydinlar arasinda ele alinis biçimleri için bkz. N. Subasi, Türk Aydininin Din Anlayisi, s. 298-308

[20] Dinin araçsallastirilmasi ve dogurabilecegi problemler için bkz. S. N. el-Attas, Modern Çag ve Islâmî Düsünüsün Problemleri; B. Lewis, Islâm’in Siyasal Söylemi, D. Shayegan, Yarali Bilinç; A. Laroui, Tarihselcilik ve Gelenek; Elisabeth Özdalga, "Din Din midir Yoksa Baska Bir sey midir? Dinsel Fenomenleri Indirgeyici (Redüksiyonist) Yaklasimlarin Bir Ön Elestirisi", Islâmî Arastirmalar, c. III, Sayi: 2 (Nisan 1989), s. 29-39

[21] Bkz. Ismet Özel, "Aydinlanma ve Türkiye", ODTÜ Konusmasi 14 Aralik 1989, s. 1-3; Ilter Turan, "Türkiye'de Din ve Siyasal Kültür", Çagdas Türkiye'de Islâm, Ed. Richard Tapper, Istanbul 1936, s. 39-77

[22] Krs. B. Toprak, "Islâmci Aydinlarin Endüstriye ve Teknolojiye Bakisi", s. 66-75; Ismail Kara, Türkiye'de Islâmcilik Düsüncesi -Metinler Kisiler-, Istanbul 1986; Metin Heper, "Türkiye'de Islâm, Siyasal Sistem ve Toplum", Çev. Mehmet Ulucan, Türk Siyasal Hayatinin Gelisimi, Istanbul 1986, s. 369-387; M. Arkoun, "Islâmî Bir Bakis Açisi içinde Pozitivizm ve Gelenek, Kemalizm Olayi", s. 49-63

   
Başlıklar: