DİNLERİN KADERİ, ULEMA VE AYDINLANMA

İslâm düşüncesi gerek kavramsal gerekse olgusal temelde, müslüman dünya için geçmişte olumlu bir işleyişe sahip olmuştur. Hem teoloji hem de felsefe alanında akla tanınan alanın, genel bir İslâm düşüncesi anlayışının oluşumuna katkıları olduğu açıktır. Ancak biz İslâm düşüncesi derken İslâm toplumlarının İslâmî çerçevede ortaya koydukları teorik ve pratik edimlerinden çok, temel referanslarda söz konusu edilen ilkeler ışığında günümüz dünyasını anlama çabasını kastediyoruz.

Aslında ne fıkhın ne de kelamın hatta diğer İslâmî bilimlerin hiçbiri, bizzat İslâmî aklın sınırlanmış ilkelerini dışlayarak kendi varlıklarını din bağlamında geliştirmeleri mümkün değildir. Ancak bugün için "din"in devre dışı bırakılmasını hem savunan hem de onu hayatî bir veçheye dönüştüren şimdiki zamanların diline uygun bir söylem tarzında gelişen modernite karşısında İslâmî düşünceye biçilecek kıymet, onun tanımına ve işlerliğine fazlasıyla muhtaç görünmektedir.

Temel sorunlardan biri olarak açıkça söyleyebiliriz ki, bugün İslâm düşüncesi adı altında dile getirilen olgular çoğunlukla duygusal bir eğilimin sınırlarını aşmaya pek elverişli görünmemektedir. Hatta ciddi bir düşünce ve bir anlamda da düşünmeyi kilitleyici olarak gelişen yığınla baskı mekanizmaları arasında, sahih bir yolla gerçek dine düşünsel anlamda ulaşabilmenin imkanları bile neredeyse kaybolmaya başlamıştır.

Acaba hem Kur'an hem de onun dünyevi yorumu olarak Sünnet'in hayatiyeti, bizlerin sadece imana baglanma sürecinde, esyayi ve hayati akilci bir tarzda açiklamamiza mi baglidirs Mesela dinin bizdeki olusum süreciyle birlikte akla taniyacagimiz yeni görev alanlarimiz olmayacak midirs Böylelikle akla seçilmis mintikalar tanimakla, dini Allah'in kudreti disinda kendi çabalarimizla mi korumus olacagiz?

Çok fazla geçmişe dönmeden yakın tarihsel dünyamıza bakarak rahatlıkla vurgulayabiliriz ki, neredeyse dînî söylemi anlama noktasında bile, "akl"ı çalıştırma gücümüz ciddi sarsıntılar geçirmektedir. Böylesi bir zihinsel ameliyeden yoksun olmakla birlikte keramete bağlı bir irfani gelişmenin ömrü şimdilik uzun gibi görünmektedir. Kitaplara yansımasa da, aklın kötülüğü, sanki sukûtî icma ile kabul edilmiş gibi ilgi görmektedir. Oysa akıl, akıllıca bir imanın ve inatçı bir kafirliğin ön şartı olarak daima önümüzde durmaktadır. Bir büyüye, bir sihre ya da baskın bir tecessüse kendimizi kaptırarak müslüman olmamışsak, bizzat aklımızın işlevini yeniden tanımlamak ve tarif etmek zorundayız. Yapacağımız şimdilik budur. Ancak bu durumda karşımıza Aydınlanma'nın mirasıyla birlikte ortaya sürülen netameli durumlar çıkmaktadır. Aydınlanma kavramını din bağlamında incelemenin, aslında problemi tanımlamada her seferinde daha yeni sıkıntılar yarattığı kesin gibi görünüyor. Dinin, kendi özgün doğasına yapılan müdahalenin, ister aydınlanmacı retoriğe isterse diğer nedenlere dayanıyor olması sorunu açıklanamaz kılma hususunda belirleyici oluyor.

Dini hangi kökene dayanırsa dayansın zaman içinde farklı saldırı ya da operasyonlara uğradığı tarihsel açıdan sıklıkla doğrulanan bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaten bu yöneliş biçimi, bazen rasyonel kaygıların ürünü olarak, dini, yeni zamanlara uygun bir kıvama ulaştırmak gibi içerden endişeleri de beraberinde taşımaktadır.

Şöyle ya da böyle, bir açıklama ve yorumlama biçimi olmanın yanısıra değerler ve sorumluluklar alanı da yaratan dinin, yaşanan gerçekliğe uyumu ya da gerçekliğin temel değerlere adaptasyonu gibi sıkıntıları, insan aklına, özelde yaşam biçimini genelde ise dinsel olanın tezahürünü, operasyonuna nesne yapan adımlar attırıyor. Din her halükarda, yenilenme ve açımlanma gibi gerekçelerle insani katkının imtiyazlı adımlarına, kendi özgül kurumlarının yokluğu oranında teslim edilmiş oluyor.

Acaba kendi öznesini ve fiilî durumlara ilişkin fıkhını tasvir edebilmiş din, yaşanan ve hükmedilen hayatın hızlı değişimine ayak uydurmaya mecbur mudur? Veyahut süregelen düzenin akışkanlığı oranında din, hangi asli formülasyonun korunmasını taahhüt etmek durumundadırş

Genel teorilerin şimdilik yanlışlanamayan iddialarına dayanarak rahatlıkla kabul edebiliriz ki, dinin, şeytanın iğvası diye nitelendirdiği sapma olayları, aslında dinle toplumsal arasındaki farkın aşılmaz gibi görünen kopukluğuyla yakından bağlantılıdır. Dinin nüfuzu, belki toplumsal yapı katmanlarına dinle birlikte rekabet etme çabası içinde olan kurumların, sınıfların, güç ve yeryüzü tanrılarının güçlenme yöntemlerine bağladıkları "kader"leri karşısında, somut bağlılıklarını içselleştiren mü'minlerine büyük ölçüde ihtiyaç duymaktadır. Hem entellektüel hem de alelade bir inanan için kendi özgün tanrısının gücü, her şeyin üstünde olmaya mahkûmdur ve gücü, sınanmaya duyulan ihtiyaçtan daha yüksek düzeyde seyretmektedir. Bunları zikrederken tanrısal gücün, bireyin kendi tasavvurunu bir imkan olarak değerlendireceğine dair ne bir saplantımız ne de buna araçsal olarak ihtiyacımız var! Ne var ki, insani bir verim olarak ortaya konan tanrı tasarımlarının, insandan neş'et eden varlığını genelleştirmeye yöneldiğimizde, (toplumbilimlerinin de her vesileyle vurgulamasına paralel olarak) tekil bir hakikate olan rağbetimizi, doğrulanamayacak bir teoriye dönüştürmüş oluruz.

Vahiy dininin, çerçevesine insan akıl ve erdeminin hatta hikmetinin karışmadığı sahih ve tanrısal bir "bütün" olarak, tüm bu aykırı bakış açılarından uzak olduğunu, bir iman hakikati olarak vurgulamanın rahatlatıcılığını aşarak, pratik bir düzlemde farkedilir formlara aktarmamızın gereği, özellikle modern dünyada hayati bir değere sahip olarak vurgulanmalıdır. Sıradan ve üst perdeden ortak bir imanın kabullerini, dışımızdaki gerçekliğin kabulüne ya da izlenimine sunmanın külfeti bizatihi yüksek olabilir ama bu zorunluluğu, zorluktan kurtarmanın zamanını geçirmemek gerekmektedir.

Aydınlanma düşüncesinin öncüleri, kendilerini açıklama şansını, genel ve bölgesel iktidarların gölgesine taşıdıkları sekülarist açılımları nedeniyle pek kullanamadılar. Yukarıda da belirtildiği gibi Aydınlanma'nın mirası konusunda yapılabilecek genel geçer bir derlemenin, dinin lehine olabilecek bir sonuç çıkaramadığına dair geleneksel kabullerimiz, dine içerden yapılabilecek yorumlayıcı bir yaklaşımın tüm sonuçlarını daha baştan kolaylıkla buharlaştırabiliyor.

Dahası Aydınlanma düşüncesi kendi içinde yekpare bir bütün oluşturamamasına rağmen, onun din (özellikle Hıristiyanlık) konusunda gösterdiği hassasiyetin uluorta bir şekilde değerlendirilerek, bundan İslâmiyet aleyhine çıkarımların da pekala olabileceği korkusuyla büsbütün bir Aydınlanma düşüncesine bilumum akıl kapılarını kapayan İslâmî imana bağlı müslüman seçkinlerin tutumunu anlamak büyük ölçüde zor olmaktadır.

Peygamberlerin zaman zaman artan bir sıklıkla gönderilişlerinin hikmeti konusunda, müslümanların da, diğer kitabî din sahiplerinin de ortak kanaati hemen hemen aynı merkezdedir: Peygamberler, süreklilik içinde, ortak bir anlam ve değerin vurgusunu pekiştirmek için gönderilmişlerdir. Aslında, başta İslâm'ın son peygamberi Hz. Muhammed olmak üzere hemen tüm yenileyici ve pekiştirici peygamberlerin başta gelen görevleri, yozlaşmış bir dünyevileşmeye yönelen dinselliği kendi içinde ayıklamak ve yeniden asla rücu ettirmekten başka bir şey değildir. "Asl"ı elinde bulunduran peygamberin, hikmetini yitirmiş bir dünyevilikle eşanlamlılık kazanmış ve meşruiyyet aracı gibi tenzîlî rütbeye uğramış "din"e eleştiri getirmesi, hatta bu "din"i reddetmesi bile gayet normaldir.

Halbuki bunca din teorilerinin, din uzmanlığının, dinlerin dönüşümüne ilişkin olarak doğmuş bulunan bilimsel söylemlerin asıl uğraş alanları hiç de peygamberlerin misyonu değildir. Gerilim ve çalkantılarla dolup geçen ve halen işleyişine devam eden tarih, peygamberleri bile kendi asli rollerine yabancılaştırıcı bir tanım tuzağını önümüze getirip dayatıyor. "Kilise", bu bağlamdaki trajik durumu açıklayıcı bir örnek olarak sunulabilir.

Bir yandan hakim değerlerle yüklü dinin hegamonyanın hesabıyla alaşağı edilme durumu, bir yandan dinin tamamlanmamış dünya öğretisi, öte yandan havarilerini yitirmiş ve tabiri caizse öznesiz kalmış bir pozisyona mahkum olmuş eli kolu bağlanmış dünyalık dinin, kilisesini aşabilmesinin hangi mümkün karşılıkları olabilirdi? Bunu, Türkiye gibi hem dînî açıdan kurumları laiklikle pekiştirilmeye hazır ve hem de bireyleri bakımından dinin, Tanrı'nın iradesine ve korumasına fazlasıyla terkedildiği (!) bir ülkede ve dahası doğurduğu kurumlarını üretmeye hazır olduğu dindarane pozisyon, aslında "kilise"yi ve işlevlerini anlama gücümüzü artırmaktadır.

Kendi asli fonksiyonlarını yitirmiş, karşısında bulunan iktidarın, Tanrı'ya inat yapmaya kadir olduğunu sandığı tasarılarını fiiliyata döndürmede hiçbir merhamet taşımayan gücü karşısında, yerelleşmiş dinin tek eksiği kalıyordu: kurumlaşma. Kurumlaşmanın ihtiyaç yansıtan yönü kadar, tıkanıklığı ve durağanlığı vurgulayan yönünü de hatırlamakta yarar vardır. Dogma üretmede emsalsiz olan Hıristiyanlık kilisesi için vurgulama avantajına sahip olduğumuz eleştirel ifadeleri, diğer dinler için de tekrarlama şansımızın olup olmadığı problemi, aslında yeni bir araştırmanın gerekliliğini hatırlatmaktadır.

Aydınlanmacı aklı, önünde duran kilise ruhbaniyeti karşısında bu noktalara kadar getiren hatta kışkırtan uzaktaki İslâm'ın nefesi değil midir? Bir İslâm ortaçağından, bir İslâm skolastiğinden söz etmenin olumsuz çağrışımlara yol açacağı nedeniyle kabul görmesi belki de söz konusu tıkanıklığın temel nedenlerini oluşturuyor. Aslında vardığımız neticeyi iktidarda, jakobenizmde, Allah'ın takdirinde, kulların inisiyatif geliştirme konusundaki zayıflığında arayan genel havanın, İslâm'a nisbet edilen reddedilmiş hangi itikadî doktrinin tasvibine uygun bir kuram geliştirdiği iyi bir cevap bekleyen soru olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aydınlanmaya yaslanan aklın, kilise mecburiyetiyle donanmış akla ve imana getirdiği eleştiri, bugün bizim laik aydınlarımızın kolayca taklit edebilecekleri tutumlardan oldum olası uzaktır. Aydınlanmanın düşünürleri, yükselen burjuvazinin çıkarlarına hizmete müteallik olsa da din eleştirilerinde aydınlarımızın pragmatik ve hakikat tekelcisi olma iddiasındaki merkeziyetçi tutumlarına sahip olmamışlardır. Evet, tartışmalarını bir adım daha ileri götürmeleri beklenebilirdi. Ama bunu ya yapmamışlardır ya da mevcut konjonktür buna elverişli soruların sorulmasını ihtiyaç olmaktan çıkarmıştır.

Aslında kilise ve çevresinin tutumlarına yönelik eleştirilerden ders almasını bilenler, öncelikle siyasal yapılanmalara mührünü vuran, genellemeleri laikliğin teminatı açısından kullanan seküler dünya düzeninin öncüleri omuşlardır. Bugün Batı'da gelişen ve hem kiliseden hem de laik akıldan umudunu kesmiş ve gerçekten Aydınlanma'yı bir adım daha ileri götürmeye çabalayan entellektüelin sayısı hiç de az değildir. Çokluk esasına göre bir fiil içermemelerine rağmen, yaşadığı halin kutsaldan arındırılmasına duyduğu tepkisini rasyonelleştiren entellektüellerin varolan kurgusu gerekliliğini kendi zihni tecrübe ve hakedilmiş terminolojik aklının izinde kazanmaktadır. Bunu, ideolojik bir bakış açısının sıradan saymaya hakkı vardır ama bizce bu, modernitenin kucağında İslâm'la arasına oryantalist bir dizi hakikat dışılığın serilmiş olduğu bir dünyada, boşuna bir gayret sayılmayacaktır. Asıl mesele "hanifliğini" kazanmış bir vicdanın bizzat İbrahimî geleneğin son halkasını oluşturan Hz. Peygamber karşısında "amenna" demesini öğrenmesi, dahası kibire yakasını kaptırmamasıdır. Ancak İslâm dünyası bu durumdan habersiz görünüyor. Dinlerinin doğruluğuna olan kesin imanlarının, dinlerini tartışmaya mahal vermediği muhakkak. Zaten, Aydınlanma'nın tersinden okumasını yapmakta mahir pek çok yerli aydının getirdiği din eleştirilerine cevap verme hususunda özgün kaynaklarının dilini kullanan müslümanlar için, savunulması en kolay düzlem dindir.

Eleştirilerini Aydınlanmacılar gibi dinin kurumsallaşmış gerçekliğine değil de, bizzat reel tabiatına yöneltmeyi tercih eden aydınlarımız için bu, kolay bir itiraz sayılmamalıdır. Genel müslüman vicdanı için aydınların din eleştirisinde şaşılacak bir şey yoktur. Tasvir edici yaklaşımlarla altedilen, muhalifler değil, bizzat yenilenmeyi ve ihya edilmeyi bekleyen dînî tasavvurlardır. Muhalifine toz kondurtmayan bu yaklaşım aracılığıyla, reddiyecinin hiçbir akıllıca bakışı da asla İslâmî sınırlara sokulmayacaktır. Doğrusu, İslâm dünyasının talihsizliklerinden birinin de sağlıklı ve akıllıca bakmayı ödünsüz sağlamaya alışmış aydınlardan yoksun oluşu olduğu gerçeği, artık açıklıkla gün yüzündedir. Sağlıklı dış muhalefet, bizzat dinin değil, dinin yansımalarının da her seferinde vahiyle yeni baştan karşılaştırılmasının imkanlarını çoğaltabilirdi. Ne aydınlarımızın ne de bir kategori oluşturma çabasındaki ulemamızın bu rahatlığı bozma yönünde gayret gösterdiğine dair somut işaretlere sahip olmadığımızı tesbit etmek acı vericidir.

Aydın için dini konuşmak belki pozitivist dalganın süreçleri arasında gerici yandaşlığı arasında karar kılmakla eş anlama sahip olabilirdi. Ya ulemamız? İslâm dünyasının özellikle Türkiye örneğini, politik örgütleniş tarzı ve açık laikliği ile diğer ülkelerden ayırmamız her zaman için sırf bu nedenle kolay ve mümkün olabilmektedir. Ulemanın nisbî rahatlığı nedeniyledir ki, zaten son kertede dini, aktüel alanın hışmına terketme başarısını kazanmış elitist kadroların dünya tasarımı ve fiiliyatı, her türlü tenkitten azade, çelişki ve tıkanıklıktan uzak bir entegrizm karısında durumunu pekiştirmekte, dinin uyumlu akışkanlığıyla rekabet alanları açmaya çalışmaktadır.

Aydınlanmacı aklın, bireye dayatılan ve kazanılmadan nedense doğuştan karşısında bulduğu ergin olmayış durumunu aşma çabası, bizzat demir attığı zemin açısından değil ama istikametini belirlemesi açısından öğreticiydi. Ancak, kendini bugün ulema katlarında bulan resmi ve gayri resmi kategoriler, kendi çabalarının katkısına besbelli bağlı gibi görünen İslâm'ı gözden geçirme ve 'asl'a döndürme hususunda, mirasçısı olmakla gurur duydukları Peygamber'in üzerlerine yüklediği ödevlerden bîhabermiş gibi davranmaktadırlar. Sorun, İslâm'ın 1400 yıllık gelenekle oluşan ve gözlemciye ilk ve evvelen taşınan yüzünün yarattığı olası irrasyonel tasvirlerin silinmesidir. Bu hususta ulema, muhtemel sorularını, birden çok stilde geliştirerek, kurumlaşmış dinle İslâm arasındaki zor geçidi farkederek sorabilmelidir. Bu ona, kendi kaderini netlikle okuması konusunda elverişli imkanlar sunacaktır.

Bir İslâm aydınlanmacılığı, kavramın netameli yapısını fazla ciddiye almadan gereklilik arzetmekte midir? Ünlü ve saygın alimlerimizden Ebu Hanife ve İmam Gazzali'den yararlanmamızın mümkün yolları yok mudur? Onların mirasıyla yeni adımlar atmanın, birlikte adımlar atmanın yolları yeni bir aydınlanmayı kendi dinamizmimizle yürütmeye bağlı değil midir?

Gözlerini modern toplumun enformasyon ve medya ağında açan, yalnızlığını ve hissedilir kutsallığını korumakta acze düşen tekil insanın, kendini fıtratına yaklaştıracak adımlarını artık öncelikle din bilginlerinin atması gerekmektedir. Peygamberlerin tek tek her insanın sorumluluğuna aidiyyet içinde kattığı kutsallığı, bize bugün modern dünyada kim ne şekilde hatırlatabilir? Aydınlarımızın umurunda olmadığı bu sorunları, acaba ulemanın göğüslemeye gözü kesmekte midirş

Böylece sonuç olarak bu ve benzeri problemlerin bizi açmazda bırakacak yönlerini keşfetmiş olabiliriz. Bu bile canla başla karşılayacağımız cevapların, hayatı anlamlı kılmasındaki tada kolay ulaşılamayacağını vurgular. Dinlerin kaderi değil ama, kendini dinle bütünleştirmiş müminlerinin kaderi, aydınlanmayı vahiyle sağlama alacak kadar, nurla bir tanışıklığın varolmasını, gerekli kılmaktadır. Aslında din, benim ya da bir başkasının bağlılığına çok şeyler borçlu değildir. İnsanın bizzat kendisi din bağlamında karşılaşabileceği kaderine açıklık kazandıracak rollere sahiptir.

Bu görevin Kur'an ve Sünnet'i, akledilmiş ve kalbi idrake bağlı olarak, hayatın bizzat bütünü içine sindirebilmiş ulemanın konumuna ve sihriyyetine duyulan büyüyle savaş açmasına bağlı olduğunu vurgulamak istiyorum. Aksi takdirde bu sihir, modern devirde hakikate savaş açmışlığını 'aydınlanma' sayan aydınların çıkarlarını açık bir şekilde dillendirmede haksız bir rağbet oluşturacaktır.

Hülasa, Aydınlanma'ya bel bağlamıyoruz, fakat kendi aydınlanmışlığımızın herkesi "nurlandırma"sının nasıl mümkün olabileceği sorusunu haklı ve dînî bir soru olarak algılıyor, soruyor ve cevap arıyoruz.

Necdet Subaşı, 1995. “Dinlerin Kaderi, Ulema ve Aydınlanma”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. I, Sayı: 1 (Van), ss. 161–169

   
Başlıklar: