OLAGANÜSTÜ DURUMLAR SOSYOLOJISINDE YÖNTEM SORUNLARI

Bu tebligimde olaganüstü nitelikler içeren toplumsal fenomenlerin çözümlemelerinde ortaya çikan kimi problemlerden hareketle gündeme gelen yöntem sorunlarini ele almak ve tartismak istiyorum. Çünkü belli bir istikrara sahip ve toplumsal bütünlügün genel sosyolojik çerçevenin sinirlarina uygunlugunun teyit edildigi statik yapilar için geçerli ve kullanisli sayilan yöntemler, olaganüstülük görüntüsünü içsellestiren toplumsal yapi ve birimlerin analizinde giderek elverissiz ve yetersiz kalmaktadir.

"Olaganüstü" kavrami, aslinda sosyal bilimlerin pek çok alaninda oldugu gibi sosyolojide de önemli bir hareket noktasi olmasina karsin, çagdas arastirmalar genellikle vasat ortamlarin çözümlenmesine yönelmektedirler. Oysa sosyolojinin temel yöntemlerinden birisi de toplumsal hareketlilik ve buna bagli olarak gelisen toplumsal farklilasma ve tabakalasma sorunudur. Toplumsal degisim, sabit ve duragan bir yapidan çok, agir da olsa süreklilik arzeden degisimi dinamik bir çerçevede ele almakla fark edilebilecek bir sosyolojik olgudur. Buna bagli olarak olaganüstü durumlar da sosyolojik yapi üretmektedir. Esasen toplumsal olaylar üstüne düsüncede en belirgin ilerlemeler olaylarin, alisilmis çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarini asmasiyla meydana gelen bunalim dolayisiyla gerçeklesmektedir. Çünkü degismeyi kavramamiz ancak "kendiliginden" olmakta, düzen birligi saglanmis, oturmus bir ortamda düsüncelerimizi bu açidan uyaran hiçbir sey bulunmamaktadir. Ancak önceden akla gelmeyen durumlar bir üretme, bir düsünme ve bir uyarlama çabasi göstermeye sosyologu zorlamaktadir. Zaten sosyolojinin önemli asamalarindan her biri, çogu kereler bazi toplumsal düzen bozukluklarina bagli olarak ortaya çikmaktadir.[1]

Toplumsal yapi analizleri, agirdan isleyen degisim süreçlerinden, hizli gerçeklesen yapisal degisim süreçlerine kadar bütün hareketliliklerin sonuçta belli bir gündelik hayat stratejisine teslim oldugunda hemfikirdirler. Gerçekten de hizli degisim süreçlerinin giderek radikallesen görüntüleri bile zaman içinde, toplumsal zeminde siradan ve rutin bir aliskanliklar kümesine dönüsmekte, hatta degisimin hizlandirici dinamikleri bile toplumsal baglamda çarpik bir anlama indirgenmektedir.

Olaganüstü durumlar, toplumsal yapida ortaya çikan ve böylelikle de gündelik hayat stratejilerini altüst eden çalkantili ve hatta bunaltici sayilabilecek iliskilerin adlandirilmasi için uygun bir kaliptir. Bu durumlarda kökeni ve açilimi ne olursa olsun toplumun kurumsal ve yasamsal faaliyetleri sarsilmakta, zihinsel haritalarinda oynanmalar olmakta, dahasi sosyolojinin Durkheim'den beri tanimlanan "anomi" kavramini da yetersiz kilacak bir durum, toplumsal yönelislerin rengini degistirmektedir.

Olaganüstü durumlar, adetten sayilan toplumsal çatismalardan ya da refüze olmus marjinal gruplarin güç kazanimlarindan degil, agirlikli ölçüde toplumsal yapida meydana gelen degisim, dönüsüm ve farklilasmalardan dogmaktadir. Sosyolog da iste bu noktada hem teorik donanimini gelistirmek hem de yeni analitik kazanimlarini uygulama firsati bulmak için olaganüstü durumlarin bir bilimini üretmek zorundadir. Çünkü bireylerin niyet, arzu ve hesaplari, ancak toplumsal olgular haline geldiklerinde sosyologu ilgilendirmektedir.[2]

Sosyal bilimlerin hemen her alani olaganüstü durumlara iliskin yeni bir yaklasim üretmekle karsi karsiyadir. Aksi takdirde dogru ve yeterli bir çözümlemenin yapilamadigi, toplumsal durumlarin merkezi boyutlarinin kesfedilemedigi hallerde hem sosyoloji teorik iflasin esigine gelmis olacak, hem de yeterli direnç ve donanimin saglanamayisina bagli olarak kaos, toplumunun biricik yasam kalibi halini alacaktir.

Aslinda toplumlar sürekli degisim içindedir ve bu degisim modern hayatin ana temalari dikkate alindiginda daha belirgin olmaktadir. Modern hayatin yönlendirici ve belirleyici iç mantigi, karsi geleneksel kaliplari bile kendi dünya görüsleri dogrultusunda degistirmekte ve geçmise yöneltmektedir. Böylelikle modernler gelecegi mitsellestirirken, gelenekçiler kutsamak için nostaljiye sarilmaktadirlar.

Olaganüstü durumlar bir sekilde olagan disiligi yansitmaktadir. Kurumsal yapilar gelgitlere dayanmamakta, merkezi yapilanma devasa gövdesiyle açik toplumsal hareketliligi hos karsilamamakta, siyasal kaygilar pahasina da olsa, oturmus yapilarin içsellestirilmemis degisim planlari totaliterlige ve tepkisel hareketlere yol açmaktadir. Toplumun zihniyet kaliplari, dil evreni, aliskanliklari ve hatta kültürel hafizasi bile kendi içindeki tutarliligini, yeni degisim ve sarsinti sinyallerine karsi koruyucu bir kalkan olarak kullanmaktadir. Böylesi durumlarda bütün bu ögeler, dinamik degisim rüzgarlari karsisinda direnmenin ve muhafazakar bilincin rasyonel unsurlari haline gelmektedir. Öte yandan olaganüstü durumlar sadece ciddi toplumsal degisim mekanizmalarinin ürünü olarak ortaya çikmamaktadir. Toplumsal yapi içerisinde etkinligi ve aktüel çikis mecralarini ele geçirmeyi basaran ayrilikçi ve muhalif çatismaci unsurlarin baslangiçta yerel ancak giderek genislemeye elverisli mücadele teknikleri de, belli sayida toplumsal birimleri olaganüstü durumlar zemininde hareketlilige dönüstürmektedir. Nitekim anarsizm ve terörizm kavramlarinin ülkemiz gerçeklikleri baglamindaki tanimlamalarindan yola çiktigimizda ortaya çikan görüntüler, bir olagan disilik imasini kolaylikla gerçeklige dönüstürmektedir.

Artik mahalli birimler ekseninde gerçeklesen ve türlü adlandirmalar esliginde sinirlari belirlenmeye çalisilan olaganüstü durumlar ise, yeni ve kapsamli bir süreci sosyal bilimlerin gündemine getirmektedir. Toplumsal hareketler rekabet ve uzlasma, çatisma ve bagdasma, isbirligi ve düsmanlik, birlesme ve gerilim, bütünlesme ve çözülme, dayanisma ve çekisme, birliktelik ve baskaldirma arasindaki zitliklardan dogmakta ve gelismektedir. Aslinda sosyolojik düsünceyi uyaran ve harekete geçiren de bu tür karisikliklardan baska bir sey degildir. Zaten düsüncenin ilk sarsintilari da böylece ortaya çikmaktadir.[3]

Günümüzün çogulcu toplumlarini dinamik bir tarzda etkileyen bu eylem kaliplarinin amaç, beklenti ve olusum biçimlerini yakindan izlemek, bunlara çözüm yollari bulmak, iyilestirmek ve yeniden hakim toplumla bütünlestirmek ancak sosyolojinin görevi olabilir. Bu da toplumu iyi kavramakla ilgilidir. Çünkü baslangiçta bir sosyal hareket, sekilsiz, kötü örgütlenmis, hiçbir anlami olmayan bir kimligi tasirken, gelistikçe sosyal bir nitelik kazanmakta, giderek toplumdaki gelenek ve törelerin yapisina biçim vermekte, hatta deger sistemi ve kurallar-normlar kadar isbölümü ve liderligin olusumunu da hazirlamaya koyulmaktadir. Böylece sosyal hareket, yeni bir kültür ve örgütlenme biçimi olarak karsimiza çikmaktadir.[4]

Içinde yer aldigimiz dönemde bu türden farklilasma ve çatisma sorunlari yogunlasmistir. Basit ölçekli bir toplumsal olay çok kisa bir süre içinde genis bir tabana sirayet edebilmekte, toplumsal inisiyatif her geçen gün kabaran bir protestonun güdümüne girebilmektedir. Artik gösteri mekanlari ürkütücü ve çekinilen "mintikalar" halini almaktadir. Geleneginde toplumsal siddet, protesto ve isyanlarin yeni ve modern biçimlerine yer olmayan "vatantaslar", çalkanti ve savrulmalar karsisinda bir toplumsal kimlik edinme telasina kendilerini kaptirmis bulunmaktadirlar.

Bugün kolektif tepkiler tipik yollarla ortaya çikmaktadir. Bu baglamda örnegin panik ve çilginlik tepkileri, düsmanlik tohumlarinin yayilmasi, sosyal reform hareketleri de dahil olmak üzere çesitli norm yönelimli hareketler, siyasi ve dînî içerikli baskaldirilar, devrimler ve mezhep ayrimciliklari böylece ortaya çikmaktadir.[5]

Sözgelimi ögrenci ve isçi protestolarini ya da politik gösterileri alevlendirmek artik ustaca bir ateslemeyle kolay bir hale gelmis bulunmaktadir. Toplumsal hareketliligin kurallara uygun tabiatinda israrini bozmayan sosyologlar için, karsilastigimiz bu tür durumlar asab bozucu, hatta teorik sefaletimizi ortaya çikarici niteliklere sahiptir. Kaldi ki toplumsal nüksedislerin böylesine hizli ve ani parlamalara uygunlugunun kanitlanmasi olaganüstü durumlarin olumsuz sayilabilecek gerginlestirici provokasyonlarina da hazir bir alan üretmektedir. Bu durum özellikle gündelik hayatin denetimini üstlenen "derin devlet"in stratejilerini bosa çikaran tepkileri beslemeye devam etmektedir. "Derin devlet", alelade vatandasin zihniyet dünyasinda zaten "hazir" ve "nazir"dir. Ne var ki gündelik hayatin denetiminde devlete rakip güçler, siradan vatandaslari bir ikilemden baska bir ikileme sokacak sekilde, ürettikleri etkili yöntemler araciligiyla "takiyye"yi yurttasin davranis tarzi haline getirmektedirler. Artik vatandas bir yandan devlete itaatin gereklerini, diger yandan da karmasik özellikleri içindeki türlü çetelesmelerin serrinden korunma yollarini gerektiren arayis ve taktikleri, kendi siyaset kültürü içinde bulmaya çalismakta, sonuçta da buna bagli olarak belirsiz bir kimlik ve güvenlik arayisi gündeme gelmektedir.

Kuskusuz bütün bu tatsiz gibi görünen ögeler tek basina bir nümayisin etkinliginin göstergesi olamaz. Ne var ki, her bir gösteri aslinda bir protestoya dönüstügü ölçüde belli bir patlamanin, dolayisiyla da toplumsal bir ardalanin yansiticiligini yapmaktadir. Gerçekten de sosyal hareketler sosyo-psikolojik olusumlarin yatagi gibidir. Bu da kolektif davranislar seklinde birey ve toplumun tutum ve zihniyetlerini belirleyen eylem kaliplarini üretmektedir[6]. Ancak sosyal bilimcilerimiz bu yansimalarda savrulan sifreleri çözümlemek yerine, çogunlukla bilim sofulugunu pekistirecek masa basi ürünlerle, toplumla kendi aralarindaki mesafeyi her geçen gün biraz daha açmaktadirlar. Iste biz bu sifreleri çözmenin önemine inaniyor ve nasil çözülebilir diye soruyoruz. Gerçek bir kodlamadan yola çikmamiz gerekiyor. Çünkü toplumsal bir iliski ya da etkinlik aslinda degisik bireysel veya kollektif anlamlarin bir bilesimini olusturmaktadir.[7] Öyleyse ne yapilmalidir? Sorun, olaganüstü durumlar sosyolojisinin yöntem konusundaki arayislarini belirginlestirmesiyle bir ölçüde sinirlandirilmis ve böylece de tanimlanmis, anlamaya elverisli bir hale getirilmis olacaktir.

Ülkemiz açisindan soruna yaklasildiginda tipik bir Dogu'lu toplum formatina uygun yasama desenine sahip olmuslugu, toplumumuzun olaganüstü durumlarin sarsintilarini agirlikli derecede hissetmesini saglamaktadir. Dünya savaslarindan birine aktif ve taraf olarak katilmis olan toplumumuz, I. Dünya savasinin zorluk ve mesakkatle geçen günlerini asabilecek mantaliteyi kültürel envanteriyle saglamisti. Kendi bütünlüklü sistemi içinde vatanin (bu kategoride özgürlügün, dinin, namusun, mülkiyetin) korunmasi için her güçlüge gögüs gerilmeli, her zorlugun da üstesinden gelinmeliydi. Hatta bu içe dönük birlikteligin, canliligini sürekli olarak koruduguna, açik dis tehditler aldigimizda bugün bile tanik olabiliyoruz. Kadim düsman olarak resmedilen "dis güçler"in tehdit ve saldiri girisimleri, kitle inisiyatifini kollektif bir bilince ve dayanismaya götürmekte gecikmemektedir. Ancak bugün türlü modernlik krizleri içindeki içsel gerginliklerin ortaya çikardigi ve çikarmaya da devam ettigi olaganüstü durumlarda ise kitle, inisiyatifini yitirmekte, bireysel bir tutumla yiginlar kabuguna çekilmekte, toplumsallasmayi basarmaya çalistigi her keresinde de yalnizligini daha güçlü bir sekilde hissetmektedir. Böylelikle insan hayatinin dogal gereksinimleri ve firsatlari hakkindaki karsit görüslerden kaynaklanan farkli toplum nosyonlarinin ürünleri, yeni bir iktidar ve otorite anlayisinin yerlesmesine zemin hazirlamaktadir.[8]

Savas yillarinin olaganüstülügünü asmak zor olmamakta, dayanilmakta, yüksek degerler adina bütün bu sikintilara katlanilmaktadir. Ancak "anlamin yitirildigi" kosullarin öne çikardigi olaganüstü durumlarda hayat çekilmez bir hiddet ve siddet kaynagi haline gelmektedir. Esasen olaganüstü durumlarin basat aktörleri arasinda yer alan terörist de bir sekilde bu ortami beslemektedir. Sonuçta siyasal iktidari ele geçirmek isteyen güçler onu yipratmak ve bu arada sindirdikleri yiginlari da sahipsiz kaldiklari inancina yöneltmek için, siddet eylemlerinden yararlanmaktadir. Bunun yani sira, düzenin korunmasindan yana olan güçlerin de çesitli kesimleri kiskirtarak, onlari "güçlü bir yönetime çagri" çikarttiracak siddet eylemlerine itmeleri ise madalyonun öbür yüzünü göstermektedir.[9]

Ülkemizin Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesinde meydana gelen ve zaman zaman da kesafetini arttiran siddet ve terör hareketlerinin topluma maliyeti, bu baglamda temellendirilecek bir olaganüstü durumlar sosyolojisinin ivedilikle sorunlari kesfetmesini tahrik etmesine ragmen, sosyologlarin bu konulara el atmalari "zamanimizin kiskirticilarinin bilimsel arastirmayi popüler basarilarin sahteligine isteyerek feda eden kaçamaklarini ve düsünsel kurnazliklarini saymazsak"[10] meslek gelistirme etkinlikleri açisindan bile hâlâ  yararli bulunmamaktadir. Buna bir de bu sorunlarin tabu haline getirilmis olmasi, sürekli olarak tartisma disi birakilmaya çalisilmasi da eklendiginde durumun boyutlarini hissetmek zor olmayacaktir. Devlet de soruna, sosyologlarin gerçekçi çözümlemelerine ulasamamis olma gerekçesinden de cesaret alarak "otoriter" yüzüyle, ya da çogu kez bir öncekini yadsiyan sürekli strateji degisiklikleriyle el atmaya çalismaktadir. Terörü yildirma, ortadan kaldirma, yerle bir etme yönündeki akil almaz çaba ve gayretlerde açik bir üstünlük her seferinde kazanilmis olmakla birlikte, bölgenin toplumsal dokusunda gizlenen sifrelerin çözümü ihmal edilmekte, kismî olarak sustugu farzedilen bir platformun bir baska zamandaki bagirti ve sarsintilarinin daha da ciddilesecek etkileri, simdilik bizi ilgilendirmeyecegi için sürekli olarak duymazliktan gelinmektedir.

Dogu ve Güneydogu Anadolu Bölgesi'nde meydana gelen olaylar giderek tüm ülkedeki vatandaslarin fiilî gündemlerini isgal etmekte, bölgede olusa gelen yapilanmalar karsisinda ülke genelinde toplumsal bir kitlenme meydana gelmektedir. Güvenlik birimlerinin kendi görev ve sorumluluk alanlarinda, kendilerine uygun düsen rolleri oynamada basarisiz olduklari söylenemez. Gerçekten de bölgeye seferber edilen ve sayilari her geçen gün artan tahkim edilmis güvenlik elemanlari, tanimladiklari sorunu etkisiz hale getirme konusunda üstün çabalarla maruf olmalarina ragmen, olayin sosyolojik agirligini hafifletecek girisimlere henüz ulasilabilmis degildir. Nihayet ortaya çikan bu agirlik, bütün bir Anadolu'yu olaganüstü bir sekilde bunaltmaya devam etmektedir. Her geçen gün ele geçirilen "teröristler"in sayisindaki hissedilir artis, ya da yerle bir edilen terör kamplarinin varligi, artik toplumsal arenada yeterli bir rahatlama saglamamakta, hatta olusa gelen gerilimlerin herkesi saran tabiati, bireysel ve çogu kez de örgütlü "karsi terör" olusumlarina mesruiyet saglamaya baslamaktadir.

Cografi bir alan olarak tanimlanan Dogu ve Güneydogu Anadolu Bölgesi, uluslararasi strateji ve taktik uzmanlarinin neredeyse çalisma ofisleri haline gelmis bulunmaktadir. Bugün bölge üzerine yaptiklari kapsamli çalisma ve analizlerini, gerçegi yansitmalari tartisilir olmakla birlikte, rahatlikla Kongre Kütüphanesi'nde bile inceleme imkanina sahibiz. Ancak kendi toplumbilimcilerimiz bu konuda yeterince gayretli degildirler. Bunun sosyologlari hakli kilacak manidar pek çok nedeni (güvenlik, siyaset, iktidar iliskileri, vs.) olsa bile yine de toplumsal fenomenleri inceleme kaygisi güden sosyologlarin soruna acilen el atmalari gerekir. Artik bu el atmalar ne kazanilmis önyargilari iyice derinlestirmek, ne de bölge insaninin sikintilarini pekistirecek epistemolojik ve teorik tartismalar için olmalidir. Bu türden yaklasimlar ne yazik ki yaygindir ve kaygi verici bir sekilde artmaktadir. Ayrica doyurucu bir yöntembilim yoksunlugu, Türk sosyologlarina temel sorunlari askida birakarak ya da bu sorunlara güvenilirligi tartismali cevaplar getirerek toplumsal gidisata en düsük düzeyde katkida bulunma olanagi saglamaktadir.[11]

Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesinde yer alan illerin çogunda bugün resmi anlamda bir olaganüstü hal uygulamasi vardir ve hatta bu bölge, yetkileri artirilmis bir vali tarafindan özellikli yasalar çerçevesinde yönetilmektedir. Güvenlik ve siyaset kaliplari çerçevesinde olaganüstü bir halin teyit edildigi bölgede eksik olan tek birim kendi perspektifleriyle olaylari çözümleyecek sosyologlarin varligidir. Belki sosyologlarimizin soruna birinci elden yaklasimlarina bagli olarak gelistirecekleri yöntem ve teknikler, bölgenin olaganüstülügünü dengeleyecek imkanlarin dogmasina yardimci olabilecektir.

Yine de bu gereklilik agirlikli olarak yöntem sorunlarini gündeme getirmektedir. Sosyal bilimlerin tümünde oldugu gibi sosyolojide de yöntem konusu temel problemlerin basinda gelmektedir. Gerçekten de bir yöntem dahilinde olmaksizin yapilan çalismalarin çogu verimli olmaktan ziyade zaman harcamaya ya da göz doldurmaya yönelik derleme ve yigma çalismalar olarak dikkat çekmektedir. Bir bilimin amacina ulasmasinda en vazgeçilmez öge yöntemdir. Yöntem, bilimin veya belirli bir arastirmanin yöneldigi amaca göre düsünsel bir girisimi, bir tutumu gösteren, ifade eden bir arastirma planidir. Baska bir anlatimla, bir bilimin amacina yönelmesini ve bu amacini gerçeklestirmesini saglayan düsünsel tutum ve yaklasimlara yöntem diyoruz. Bu anlamda yöntemin uygulama görevi, arastirma konusunu, yani nesnel gerçegi en anlasilir biçimde yansitabilmesidir. Genel olarak epistemolojik, lojik, metodolojik ve teknik düzeyler olarak hiyerarsilendirilebilecek yöntemler silsilesinde, metodolojiyi bir teknik olarak degil, bir bütünsel yaklasim olarak tanimlamak gerekir. Bu açidan bakildiginda, karmasik ve çok yönlü toplumsal olaylarin incelenmesi için her bilim dali kendi yaklasimi ile bu olaylarin bir yönünü, ya da bir kesitini aydinlatmada kullanilacak bir araç olarak belirlemektedir.[12]

Sosyolojinin köken olarak bir yerli versiyonunu sunmanin zor oldugu açiktir. Hem ortaya çikisindaki özgüllük hem de geçerliligini saglayici mesruiyetinin ülkemiz gerçekleri açisindan karsilastigi sorunlar, sosyolojinin yeterince saglam bir zemine dayandigini düsünmemizi zorlastirmaktadir. Ortaya çiktigi toplumsal alanlarda sosyolojinin, bir yandan toplumu tanimlayip tasvir etmek, öte yandan da topluma yeni bir nizam kazandirmak amaci tasiyan bir ideoloji niteligine sahip oldugu bilinmektedir. Ülkemizde de sosyolojinin, popülerlik kazandigi ilk dönemlerinde, toplumun yasalarini üretmenin bir aygiti olarak bas taci edildigi malumdur. Sorunun felsefi boyutlari belki bir baska tartismanin konusu olabilirse de sosyal bilimciler, kaderlerini ülkelerindeki politik gelismelere sunmaktan ve baglamaktan kaçinmadiklari sürece, kendi mesleki ugraslarini yürütmede uzun vadeli basari elde edemeyeceklerdir.[13]

Burada farkli bir toplumsal yapi ve degisim tarzi tasiyan fiili gerçekligimizin analizinde, sosyolojinin imkanlarinin tartisilmasindan ziyade, elverisli bir yöntemsel analizin dogurdugu sorunlar ve nihayet yöntemin bizzat önemi üzerinde durulmaktadir. Bilindigi gibi sosyolojinin problemlerinin çesitliligi, giderilmesi gereken bir dizi temelsiz yöntem anlasmazligina da neden olmustur. Bu çesitlilik sadece tarihsel anlasmazliklardan degil, ayni zamanda sosyolojinin geçmiste ve bugün mantiksal yapilari çok farkli yöntemleri gerektiren problemler ortaya koymasindan da ileri gelmektedir. Sonuçta problem ve nesnelerinin çesitliligi sosyolojinin yöntemlerinin çesitliligine yol açmistir.[14]

Dogrusu farkli toplumsal birimlerin fiili gerçekliklerini tasvir ve analizde kullanilan modellerin "uygunsuz" kosullarda bile kesinlikte uygulanabilirlik iddiasiyla öne çikarildigini biliyoruz. Örnegin ülkemizde yapilan tasra incelemelerinde ele alinan özgül yapilarin Batili sablonlar esliginde "kistirilarak" ve "sikistirilarak" sosyolojiye tabi kilinmak istendigini artik bilmeyen kalmamis gibidir.

Türkiye bütünlügüne dogrudan dogruya bagli olmadan, baska bir deyisle, Türkiye'nin tarihsel, ekonomik, siyasal, toplumsal kültürel bütünlügünü gösteren kavramlar ve bu kavramlara dogrudan dogruya bagli olmadan ortaya çikan bulgularin arastirmalara yansimasi, bir bilimsel açiklama olarak degil, ancak bir bilgi toplama olarak degerlendirilebilir.[15] Böylesi bir hazir bulmusluk ve ithal egilimleri içinde degil olaganüstü durumlarin analizi, duragan bir sosyal yapinin bile analizi yapilamazken, bu imkansizlik belli kaliplar zorlanarak asilmak istenmektedir. Oysa burada yapilmasi gereken, gerçekleri kuramsal kaliplara göre yargilamak yerine sosyolojide gelistirilmis kuram ve kavramlari toplum gerçekleri önünde sinamaktir.[16] Olaganüstü ve olagandisi özellikleriyle, toplumsal bölünme ve çatismalara hiz kazandiran sosyolojik bir olguyu, Batili herhangi bir kaotik bölge analiziyle esdeger sayma egilimi olsa olsa bir zihniyet degisiminin ürünü olabilir. Çünkü bu degisim, bir yandan ödünç kavramsal sema ve teorik modelleri yöntemin temelleri haline getirmekte, öbür yandan da Türkiye'ye özgü sosyolojik gerçekligin çogu kereler inkarini zorunlu kilacak bir tavri toplumbilim adina mecbur kilmakta, hatta bize dayatmaktadir.

Terörle malul hale gelen Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesi örnegi içerisinde olaganüstü durumlar sosyolojisi rahatlikla ele alinabilir. Gerçekten de bölge özellikle geçtigimiz yirmi yil içerisinde önemli çatisma, çalkanti ve sarsintilarin odagi olmakla kalmamis, yani sira bütün bu sancilarin toplumsal alandaki yansimalarini bölge insani fazlasiyla yasamis ve tecrübe etmis bulunmaktadir. Bölgede meydana gelen olaylar bir Türk atasözünün kullanim alanini daha da anlamli bir hale getirmis, "ates düstügü yeri yakar" ifadesi gerçekligin toplumsal boyutunu yansitirken, ayrica ates giderek her yere düsmeye ve herkesi bir sekilde yakmaya baslamistir. Gündelik yasam ritmi bozulmus, ekonomik faaliyetler bu dalgalanmalara paralel bir sekilde gerilemis, bölgeye yapilan ekonomik yardimlardan pay alabilmek için siyaset dünyasinda etkili olmak gerekli hale gelmistir. Giderek halk her seyi devletten beklemeyi mesru sayan bir zihniyet dünyasinda, olaylarin seyrini takip etmeye baslamistir. Bölgede yasayanlar üzerinde uygulanacak basit ölçekli bir arastirma, karsitlik, çeliski ve sorunlarin basit kipirdanmalardan cesaret alarak nasil da gelistigini açikça ortaya koymaktadir. Öte yandan bölgecilik amaci güden çogu hareketlerde tanik oldugumuz gibi burada da devletin es biçime sokmak için giristigi eylemlere karsi mahalli kültürlerde canlanma görülmekte, folklor ögeleri diriltilmekte ve farkliliklar israrla vurgulanarak yasatilmaya çalisilmaktadir. Bu gelisimin dogal bir sonucu olarak milli devletin tek tipte insan yetistirme ve türdes bir kültürü yayginlastirma eyleminin karsisinda farkliliklarin altini çizen, farkli olmayi ve farkli kalmayi olumlastirma çabasi güden eylemler yer almaktadir.[17]

Sosyolog bu çerçeve içinde olaganüstülük arz eden bir kutuplasma dünyasinda bilimini ve kendisini kurtararak nasil bir çalisma sunabilir? Olaylarin bir aktörü olmaksizin, tarafsizligini ne otorite ne de terör lehinde bozmaksizin sosyolojik gerçekligi nasil resimleyebilir? Bu gerçekligin temel bütününü, yani gerçegin temel kategorisini anlasilabilir ve açiklanabilir kilan bir yöntem[18] nasil bulunabilir?

Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesinde bilhassa "terör" baglaminda ele alinabilecek olaylar silsilesine bagli olarak toplumsal cevvaliyetin gücünün zayifladigi açikça gözlenmektedir. Türk modernlesmesinin agir seyrettigi bu bölgede terör farkli bir modernlik arayisinin öncüsü olmakta, toplum terör baglaminda kendi durumunu netlestirecek söylem kaliplarinin kesfine çikmaktadir. Bu arayis çerçevesinde bölgenin tarihsel ve antropolojik kiymeti yeniden hatirlanmakta, terör bölgenin icad edilen muhalif kimligine bagli bir retorigi güçlendirmek istemektedir. Bu meyanda devlet de sadakatindeki ölçüsüzlügünü söylem düzeyinden icraat düzeyine kadar her alanda toplumsal hafizaya naksettigini düsünmektedir. "Devletiyle ve milletiyle bölünmez bir bütün" olarak Cumhuriyet yönetimleri, sadece terörü karsisina almakla yetindigini ilan ederken, terör çevresi (ki bu bir gündelik kullanim ifadesidir) amaçlarini gerçeklestirmede hiçbir engele hayat hakki tanimamayi sürekli olarak kanitlama çabasindadir. Sonuçta olaganüstü durumlarin çokbilinmezli dogasi ne devlete ne de teröre, bireyleri ayristirma ve sorunu açikça farketme konusunda hiçbir isaret vermemektedir.

Bu sosyal çerçevede sosyolojik yöntemin sorunlardan azade olabilecegi düsünülemez. Açikça farkedildigi gibi objektiflik, ahlâkîlik, gerçekçilik ve anlama istenci önemli faktörler olarak yöntem insasinda belirleyici olmaktadir.

Olaganüstü durumlar sosyolojisinde ilk elden gerçeklestirilecek yöntemsel yaklasimda vasiflamanin önemi ihmal edilemez. Ancak vasiflama kendisiyle sorunun tamamen kesfedilecegi bir araç olmaktan uzaktir. Yapilan arastirmalarin pek çogunda ilk elden bulgularin kolayciligi içinde tasvire yönelinmekte, teorik çerçevesi saglam sekilde kurulamamis bir bütünlük arayisi içinde, ancak bir gezi raporu sayilabilecek sekilde görüntü karelerine yer verilmektedir. Gerçi görüntünün ilk elden izlenmesi ve bu görüntünün seslendigi dilin de kavranmasi gerekir. Çünkü sosyolog, bu görüntü ve dil üzerinden yöntemini genisletmek ve sinirlarini gelistirmek durumundadir. Ancak verili bir düzlemde tasvire yönelik bir görüntüye ulasmak her zaman kolay olmadigi gibi, bu görüntüler yeterince rahatlatici da degildir. Yine örnegimizden hareketle, tek basina vasiflamaya dayali yöntemsel çalismalar Dogu ve Güneydogu sorunsali içinde kesiflesen olaganüstü durumlar sosyolojisini kurmada yeterli olmayacaktir. Çünkü sosyolog bu çerçevede elde ettigi malumat ve görüntülere bagli kalmaya devam ettikçe, toplumsal hareketliligin dip akintilarini, temellerini, yönelimlerini, yapisal özelliklerini ortaya çikarmakta yeterli donanima sahip olacaktir. Üstelik tasvire bagli yöntemsel bir analiz, bakis açilarinda nesnelligi yakalamak ve önyargilari terketmek hususunda uygun bir stratejiye gerek duymayacaktir. Bu da sonuçta genellikle duygusal ve subjektif bir bakis açisinin izinde görüntülere ulasmamizi gerektirecektir. Tanik oldugumuz temel bulgular, sadece arastirmacinin perspektifinden çekilen görüntü ve karelerdir. Böylece görmedigi veya gösteremedigi görüntüler yok sayilmis olmaktadir.

Ancak tasvire bagli çalismalarin bize bir malzeme ve açiklama stratejisi kazandiracagindan yine de emin olabiliriz. Örnegin Van'da bir göçmen mahallesi ortaminda yasanan olaylar ve yine göç olgusunun ürettigi problematigin hayata akseden görüntüleri mutlaka önemlidir. Çünkü göçün çözümlenebilmesi için öncelikle bu fenomenin esasli bir profiline ihtiyacimiz söz konusudur. Ancak tasvir bu baglamda tek basina yeterli bir donanim saglamaktan uzaktir. O halde tasvirin yersizligine degil yetersizligine vurgu yapmaliyiz. Nitekim tasvir, incelenen olguya sadece bilimsel bir tavirla yaklasmamiza olanak saglamakta ve ancak buradan hareketle de çözümlemelere iliskileri, bagdasikliklari (korelasyon) ve iç bagliliklari arastirarak baslayabilmekteyiz.[19] Kisacasi sosyolog olaganüstü durumlari gözlem altina alirken konusu olan alanin net ve gerçek bir görüntüsüne ulasmak zorundadir, ancak o bununla da yetinmemelidir. Çünkü sosyoloji betimleme degil olaylari anlama çabasi içindedir.[20]

Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesinde ortaya çikan olaganüstü durumlarin kendi içsel düzenekleriyle oldugu kadar, farkli toplumsal evrenlere iliskin gözlemlerle de karsilastirilmasi gerekir. Esasen karsilastirma olmaksizin olay, olgu ve yasam stillerinin havasini, mecrasini ve tipolojisini belirleyebilmek güçtür. Yine de karsilastirmanin en önemli zaaflarindan biri olan "karsilastirmanin bir unsurunu, ötekinin kurali gibi ele almak"tan sakinmak gerekir.

Bugün bölge, karsilastirmaya uygun bir heterojenligi içinde tasimaktadir. Kent merkezleriyle kirsal alanlardaki degisim stratejileri farklidir. Resmi dilin kullanimindan, eglence kültürünün degisimine; modaya bagliliktan, dinsel muhafazakârlik görüntülerine kadar her alanda bir karsilastirmayi sonuç verecek tarzda besleyecek ögelere sahip olabiliyoruz. Bölgede yeralan asiretlerin birbirleriyle ve devletle iliskileri, geleneksel kan davalarinin günümüz ortamindaki yeni sekillenisleri, kadinin kamusal alandaki görünümleri, resmi egitime gönüllü katilim oranlari, cami ve gayri resmi tekkelerdeki dindarlik ve yasayis sekilleri, okumus elitle siradan yurttasin kültürü kullanim farkliliklari, tüketim hizliligi, medyanin zihniyet olusumundaki agirliginin bölge üzerindeki yansimalari, gençlerin algi dünyasindaki degisim süreçleri gibi konularin her biri sosyologdan sonuç alici bir karsilastirma yapmasini beklemektedir. Öte yandan yeni bir tarih üretme, mitsel göndermeler araciligiyla dile getirilen bilinç altinin disa vurumu, bu meyanda örnegin yeni dogan çocuklarin isimleriyle yasatilmaya çalisilan efsaneler, gündelik olagandisi durumlarin özellikli doneleri olarak dikkat çekmektedir.

Batida ortaya konan ve farkli sosyolojik muhitlerin araliginda elverisli kaliplar sunan yöntemlerden yola çikarak özgül bir yapisal alan olarak Dogu ve Güneydogu gerçekligini ele almak kolay fakat sonuçta bosa çikan bir emektir. Bu baglamda ortaya konan çalismalar, karsilastirmaci analizlerinde bölge sorunlarini anarsizm ve anomi kavramlariyla açiklamaktadir. Her iki kavram da içsel formuna dikkat edilmeksizin kolayci bir mantikla bölge için kullanisli hazir kalip olarak ele alinmaktadir. Halbuki bölge söz konusu oldugunda anarsizm ve anomi kavramlarindan ve bu kavramlarin tarihsel gerçekliginden hareket ettigimizde yanlis çikarimlarda bulunma olasiligi çoktur. Bu kavramlardan yararlanmamiz sakincali degildir. Nitekim bu kavramsal çerçeveden yola çakarak, bölge için hareket noktasi sayilabilecek bakis açilari da kazanabiliriz. Ancak bunlarla yetinmemek zorundayiz.

Örnegin anarsizm kavramini ele aldigimizda sorun daha rahat anlasilacaktir. Bilindigi gibi anarsizm insan yasaminin bütün alanlarinda "kurulu düzenlere karsit bir kültür" olusturma genel çerçevesi içinde yer almaktadir. Oysa bölgede olusan "terör" hareketlerinin gerisinde devlet kavramina ve türevlerine toptan "ret" sayilabilecek bir girisim söz konusu degildir, aksine burada bir devletin varligina ve hükümranligina karsi, ayrilikçi bir devlet ütopyasina bagli olarak gerçeklestirilen eylemler söz konusudur. Temel düsünce olarak insanlarin bir devlet olmaksizin da adil ve uyumlu bir düzen içinde yasayabileceklerini, insanlar üzerinde bir devlet sistemi kurulmasinin onlara zarar verdigini ve kötülük ettigini savunan toplumsal bir felsefe ve siyasal akim olarak tanimlanan anarsizm, ülkemizde avamilestirilmistir. Buna ragmen anarsizm kavramini sosyologlarimiz kullanmakta bir beis görmemislerdir. Yine de vurgulamak gerekir ki sosyolog farklilik temalarini, nirengi noktalarini, koordinatlarini tespit maksadiyla bu ya da baska bir kavramdan onu her zaman için geçerli bir sablona dönüstürmemek sartiyla yararlanabilir.

Anomi kavrami da bu tür analizlerde kullanilan araçlardan biridir. Ne ki bu kavram toplumsal yapi bozukluklarinin bir ürünü olarak ortaya çikmis olmakla birlikte olaganüstü durumlar eksenindeki olgulari bütünüyle kapsayacak bir çerçeveden mahrumdur.

Toplumsal ve siyasal farklilasmalara, endüstriyel gelisimin çesitli asamalarina ragmen, çagdas Bati toplumlarinin hemen hepsinde somut bir bunalimin belirtileri yadsinamaz derecede kendini hissettirmektedir.[21] Ancak bölgemizde meydana gelen olaylar ve degisim süreçleri bireylerde bir bunalimdan çok bir arayisi öne çikarmaktadir. Kuskusuz anomiyle izah edilebilecek durumlar da yok degildir. Bölge insani devlet ve terör stratejileri arasinda makul bir alana ulasmanin olaganüstü sikintilariyla bas etmek zorunda kalmaktadir. Dayandiklari degerler ve kültür kodlari "anomi"ye karsi bir dogal refleks ve korunma siperi üretmektedir. Terörün kaynaginda da çogu kez bir bunalimdan çok, daha farkli ve çesitli faktörlerin etkilerini aramak gerekir. Ekonomik güçlük ve esitsizlikler, egitim noksanligi, çevrenin olumsuz etkileri, siyasal iktidardaki zaaf ve eksiklikler, aile ve okuldaki otorite çesitliligi, diger dis tesirler ve bireysel faktörler siddete yönelisi kaçinilmaz sekilde gerekli sayan terörizmin gelisimini hizlandirmaktadir. Esasen bu siddet türü bir yönüyle de, toplumun geleneksel sosyal kurumlarindan, iliskilerinden kaynaklanmakta ve hatta kültürel degerleriyle de beslenmeye devam etmektedir. Çünkü ailenin intikal döneminde bulunmasi söz konusudur. Nihayet ekonomik yapi hizla degismekte, milli gelir büyümektedir. Ekonomik degismede gözlenen etkinlikler, modern islevleri temsil eden sosyal ve siyasal kurumlarin dogumuyla paralel degildir. Bu farkliliklar da siyasal ve toplumsal istikrarsizligin tepkiye dönüsmesini hizlandirmaktadir.[22]

Çagdas sosyoloji arastirmalarinda anomi kavrami toplumsal yönelislerden çok bireysel sapmalari tanimlamak için kullanilmaktadir. Bu kullanimlarda anomi, hiçbir ölçüsü, süreklilik duygusu ya da yükümlülügü olmayan ve bütün toplumsal baglarini yadsiyan bireyin ruhsal durumunu belirtmektedir. Bireyler topluluk önderlerinin onlarin gereksinmelerine aldirmadigini, toplumun gittigi yönün belirsiz oldugunu, toplumda düzensizligin hüküm sürdügünü ve artik kimsenin amaçlarini gerçeklestiremedigini düsünmektedir. Böylece kendilerinin bir ise yaramadigi duygusuna, dostlarinin dayanismasina da güvenemeyecekleri inancina kapilmaktadirlar. Öte yandan kültürel amaçlara ulasmak için kabul edilebilir araçlardan yoksun olan bireylerde, anominin en siddetli biçimde görüldügünü ortaya koyan arastirmalar da mevcuttur. Bu amaçlar çok önemli hale geldiginde bireyler yasadisi yol ve araçlara basvurabilmektedirler. Araçlardan çok amaçlarin önem kazanmasi, toplumun düzenleyici yapisinda çöküntüye yol açan bir gerilimle, yani anomiyle sonuçlanmaktadir. Böylece toplumsal davranislar önceden kestirilemez duruma gelmekte, suç orani artmakla kalmamakla, yani sira intihar olaylari da artmaktadir.

Bu baglamda terörist faaliyetlerin kökenleri ve bundan etkilenen toplumsal zemin incelendiginde bütün bu degismelere yeni ve gerçege en uygun kavramsal modellerle yaklasmanin gerekliligi ortaya çikmaktadir. Aksi takdirde olaylari "bagimsizlik mücadelesi", "sinif çatismasi", "etnik gerginlikler", "az gelismisligin sosyolojisi", "tasranin baskaldirisi" gibi hazir semalarla açiklamaya devam etmek zorunda kalacagiz ki, bunlar da son tahlilde kolayci ve inhisarci çözümlemelerin ürünü olarak degerlendirilebilir.

Aslinda olaganüstü durumlar sosyolojisine yönelen sosyolog amacini, toplumsal doku analizini gerçeklestirmesini kolaylastiracak, bakis açisini gerçekle bütünlestirecek bir anlamaya iliskin yönteme bagli kalmakla gerçeklestirebilecektir. Çünkü anlam kavramindan kaçinan bir eylem fenomolojisi eylemin mahiyetini yanlis anlayacak ve bilimsel çözümlemenin gereklerini yerine getiremeyecektir.[23] O halde bu toplumsal çerçeveyi anlamak ve açiklamak gerekir. Ne var ki bunu gerçeklestirirken de toplumsal olaylara iliskin örtük bilgilerimizi kullaniyor ve anlama yoluyla da hareket ediyoruz.[24]

Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesinde devletin sosyo-politik agirligini hissettirecek seferberlikler her geçen gün artarken bir yandan da bölgede ayrilikçilik pesinde kosan ve varliklarini agir tazyikler araciligiyla duyurmaya çalisan muhtelif unsurlarin halk üzerindeki baski ve ajitasyonlari yogunlasmaktadir. Bölgede modernlik tasiyicilari, toplumsal yapilari dönüstürme konusunda eskisi kadar radikal degildirler. Ancak dönüsüm belirleyici bir etkiyle sürmektedir. Sosyal degisimin hizina katilma konusunda bölgenin sinirlandirici engeller üreten tarihsel sorunlari mevcuttur. Bu sorunlar yeniden dönüstürülerek muhalif cereyanlarin mesruiyet arayislarina hamledilmek istenmektedir.

Bölgede degisik etnik yapilarin varligini kabul konusunda devletin esasli bir "ret" tavri söz konusudur. Ancak bu tavrin korunmasi için ciddi bir bilimsel katkiya nedense hiçbir ihtiyaç duyulmamaktadir. Çogu kereler israrla devletin yönelisini dogrulamak için ortaya konan sosyolojik arastirmalar da tipki karsi muhalif cereyanlar lehinde objektifligi bozan arastirmalarda oldugu gibi yöntem konusunda saglam degildir. Büyük ölçekli fonlarla gerçeklestirilen çalismalar, ideolojik ve duygusal boyutlu bakis açilarindan kurtulamamaktadir. Halbuki saglam bir yönteme bagli olarak gerçeklestirilen bir arastirmanin ortaya çikardigi veriler sogukkanli bir sekilde degerlendirilmeli, bilim adami, kendi nesnelligini bozacak argümanlardan uzak durmali, dahasi bu baglamda sosyolog hangi taraf olursa olsun bilim çabasini ve hakikat arayisini gözden çikarmamalidir. Bu, onun kendi kisisel yaklasimina asla yer vermeyecegi anlamina gelmemelidir. Aksine sosyolog yaklasiminin temelindeki degerlere gönderme yaparak egilimini açikça ortaya koyabilir, netlestirebilir.[25] Yoksa kendi yargilarini objektif bir edayla maskeleyerek topluma dayatma çabasi kabul edilemez bir durumdur. Bilim adaminin, terörün tehdit edici ve kusatici dogasina oldugu kadar, devletin üzerinde tasidigi kadir-i mutlaklik halesine karsi da yöntemini dikkatle tayin etmesi gerekir. Çünkü bu baglamda ortaya çikabilecek hayati ve entelektüel kaygilar, insani olarak hem olaylari basite indirgememizi saglayacak hem de olaylar hakkindaki bilgilerimizi kisitlayici metotlara bizi çekmeye çalisacaktir.

Bölgede kültürel, dinsel, ekonomik, sosyal, politik ve etnik anlamda yasanan sorunlarin dogal bir kazanimdan çok bir taviz politikasi esliginde giderilmeye çalisildigi açiktir. Bu ise sonuçta toplumsal yapi birimlerini daha fazla kiskirtmakta, daha sert taleplerin seslendirilmesine olanak saglamaktadir. Bölgenin sosyal ve ekonomik agirlikli sorunlarindan muhalif gruplarin istifade ettigi, hatta bu sorunlar araciligiyla devlet-toplum karsitligini somutlastirmaya çalistiklari bilinmektedir. Bu zaviyeden olarak güvenlik stratejilerinin nasil düzenlemesi gerektigi açikçasi sosyologun görevi degildir. Öte yandan sosyolog ne savas muhabiridir ne de muhbirlige meyyaldir. Ancak burada ortaya çikan yapisal dönüsüm ve degisimler dogal olarak olaganüstü durumlar sosyologunu ilgilendirmeli, hatta entelektüel arayislarinda kiskirtmalidir. Çünkü toplumsal eylemler burada bir "dil"e kavusmus bulunmaktadir. Böylece toplumsal eylemin dili, toplumsal eyleme katilanlarin yasamlarini, amaç ve durumlarini tanimladiklari bir öznel anlamlar dili olarak öne çikarmaktadir. Bunlar da öznel alanlar temeli üzerinde gelistirdikleri hedef ve tasarilarinin dili ve nihayet hedef ve tasarilarinin pesinde kosarken girdikleri toplumsal iliskilerin dili ve toplumsal rollerin, kurumlarin ve bunlarin toplumsal etkilesimlerinden dogan bir ürün olarak kavramsallastirilmis toplumsal sistemin dili olmaktadir.[26]

Politik ya da sahsi istikrarsizliklarinin cezasini çekmek üzere çogu kereler bir "sürgün" mantigiyla bölgeye gönderilen yöneticilerin degerlendirmelerine bagli, ya da fiili bir müsaderenin psikolojik agirligini üzerinde hisseden bir güvenlik görevlisinin perspektifine bagli bölge analizleri yöntemimizin sihhatini ne derece koruyacaktir? Esasen bölgede meydana gelen sosyo-ekonomik sorunlar ve buna bagli olarak ortaya çikan çalkantilar o denli siddetlidir ki, tipik bir vatandastan bile açikça kanaatlerini ögrenmek bir hayli zor ve mesakkatlidir. Artik ortalama vatandas da, günlük dünyasinin sadeliklerle örülü stratejisini koruyucu bir söylem kalibi gelistirmede zorlanmayacak kadar usta ve dahasi politiktir. Onu dogru anlamak ve yansitmak zorundayiz. Bu da bizi herhangi bir toplumsal olguyu, anlasilmasi gereken eylemlerin, davranislarin sonuçlarini çikarmak için açiklama yapmaya itmektedir.[27]

Yapilacak arastirmalarda yöntem tayin edilirken bölgedeki kiymet hükümleri, deger yargilari, gelenek ve kültürel basat unsurlar, birer kolektif biçimlenme araci olarak ortaya çikan seremoniler, festivaller, merasimler, dügünler, asiret iliskileri vs. de dikkate alinmalidir.[28] Bölgeye yapilan sosyal ve ekonomik yatirimlarin sonuçlari üzerinde de durmak gerekir.

Bölgede dinin ve gelenegin agirligi kendini açikça hissettirmektedir. Esasen bu din ve gelenek formunun bölgesel yapilarla çogu kereler aynilestigi gözlenmektedir. Bölgenin Safii fikhi ve Es'ari teolojisi ekseninde olgunlasan dinsel anlama biçiminin sosyal alandaki karsiliklarini takip etmek gerekecektir. Daha derinlerde süregelen halk Islâmi görüntüleri de dikkate alinmalidir.

Dinden, çalkantili sosyal süreçlere karsi bir kalkan olarak yararlanmak isteyen sadece devlet degildir. Devletin esneklige tahammülü olmayan laiklik anlayisi, bölge söz konusu oldugunda ciddi bir sekilde asinmaktadir. Burada ortaya çikan ve pratikten dogan strateji farkliliklari halkin da bellegini sarsmaktadir. Terör çevresi kendi din uzmanlarini, devletin din politikasina karsi eyleme itmis bulunmakta, böylece din bir kurumsal yapi olarak çatisan taraflar arasinda islevsel kilinmistir. Tutarli bir din ve gelenek analizinin bölgedeki çesitlilik ve yerelligi yansitmasi beklenir. Tarikatlarin belirleyiciligi daha dikkate deger olmak üzere dinin bölgede halk üzerindeki vurgusu hissedilir ölçüde belirgindir. Sosyal gerilimler içinde dine tutunanlar için ise sorunlari bu yolla asmanin yollari gittikçe daha çok tartisilmaktadir. Çünkü dinsel retorik halk, devlet ve terör çevresi tarafindan farkli sekillerde ele alinmaya baslanmistir. Bölgenin din ve geleneksel yapilar baglamindaki gerilimli geçmisi yeniden üretilerek dönüstürülmekte ve islevsel olarak elverisliligi fark edildikçe bu, her kesim için lojistik bir destege çevrilmektedir. Ayrica bölgenin stratejik önemi derinlikli din arastirmalarinda terörizmden uzak kalmaya "dinen" mecbur kalan yeni ve etkili bir maneviyatçi kesimi de radikalizme itmektedir. Radikallesen bu kitle de din merkezli bir mücadele sathinin kaynaklarini toplumsal zeminden devsirmeye yönelmektedir

Aslinda sorunlar, problem üreten sahalar daha da çogaltilabilir. Ne var ki burada bölge örneginden hareketle olaganüstü durumlar sosyolojisine yönelecek sosyologlarin yöntem insasinda karsilasabilecekleri genel sorunlara dikkat çekmek amaçlanmistir. Çünkü sosyolog tarafindan neyin arastirilacagi ve neyin sosyolojisinin yapilacaginin açik ve net bir yöntemle ortaya konmasi gereklidir. Sahici bir perspektifin iyi bir yöntem tartismasi baslatmakla kazanilacagi ise izahtan varestedir.


[1] Gaston Bouthoul, Sosyoloji Tarihi, Çev. Cemal Süreya, Istanbul 1992, s. 7

[2] Raymond Boudon, Sosyoloji Yöntemleri, Istanbul 1991, s. 24

[3] G. Bouthoul, Sosyoloji Tarihi, s. 88

[4] Orhan Türkdogan, Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi, Istanbul 1997, s. 11

[5] O. Türkdogan, A.g.e., s. 24

[6] O. Türkdogan, A.g.e., s. 9

[7] Julien Freund, "Max Weber Zamaninda Alman Sosyolojisi", Çev. Kubilay Tuncer, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Ed. Tom Bottomore, Robert Nisbet, Ankara 1990, s. 181

[8] Steven Lukes, "Iktidar ve Otorite", Çev. Sabri Tekay, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Ed. Tom Bottomore, Robert Nisbet, Ankara 1990, s. 645

[9] Rusen Keles, Artun Ünsal, "Kent ve Siyasal Siddet", Cogito, Sayi: 6-7 (Kis-Bahar 1996), s. 93

[10] J. Freund, "Max Weber Zamaninda Alman Sosyolojisi", s. 169

[11] Muzaffer Sencer, Toplumbilimlerinde Yöntem, 3.b., Istanbul 1989 s. viii

[12] Barlas Tolan, Çagdas Toplumun Bunalimi, 2.b., Ankara 1981, s. 5

[13] Elisabeth Özdalga, "Türkiye'de Bir Sosyolog Olmak Üzerine", Çev. Ahmet Çigdem, Toplum ve Bilim, Sayi: 48-49 (Kis-Bahar 1990), s. 33

[14] R. Boudon, Sosyoloji Yöntemleri, s.9-19

[15] Baykan Sezer, Sosyolojide Yöntem Tartismalari, Istanbul 1993, s. 22; Dogan Ergün, Yöntemi Bulmak, Istanbul 1993, s. 45; O. Türkdogan, Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi, s. 20

[16] B. Sezer, Sosyolojide Yöntem Tartismalari, s. 100

[17] Nur Vergin, "Bölgecilik Hareketleri ve Çagimiz", Milliyet, 4 Agustos 1977

[18] D. Ergün, Yöntemi Bulmak, s. 15

[19] G. Bouthoul, Sosyoloji Tarihi, s. 97

[20] B. Sezer, Sosyolojide Yöntem Tartismalari, s. 84

[21] B. Tolan, Çagdas Toplumun Bunalimi, s. 281

[22] Dogu Ergil, Türkiye'de Terör ve Siddet, Ankara 1980, s. 53

[23] J. Freund, "Max Weber Zamaninda Alman Sosyolojisi", s. 181

[24] R. Boudon, Sosyoloji Yöntemleri, s.20

[25] J. Freund, "Max Weber Zamaninda Alman Sosyolojisi", s. 186

[26] Alan Dawe, "Toplumsal Eylem Kuramlari", Çev. Füsun Akatli, Arda Uykur, Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Ed. Tom Bottomore, Robert Nisbet, Ankara 1990, s. 38

[27] R. Boudon, Sosyoloji Yöntemleri, s.22

[28] O. Türkdogan, Sosyal Hareketlerin Sosyolojisi, s. 39

   
Başlıklar: