TÜRK AYDINININ DİN ANLAYIŞI

Bu tebliğde Türkiye’de aydın ve din ilişkisi bağlamında oluşan ve Türk Aydınlanmasının temel karakteristiklerini ortaya çıkarmada işlevsel olabilecek rollerin genel bir değerlendirmesini yapmayı hedefliyorum. Böyle bir teşebbüs her şeyden önce aydın kavramının soy kütüğünü ortaya çıkarmakla yükümlü olmak durumundadır. Ardından söz konusu rollerin bir yandan dine bakış açısından, diğer yandan da dînî bakış açısından belirlenen iki önemli doğrultusunun olduğu belirtilmelidir. Birincisinde aydının din anlayışı ile dinin doğrudan özneleri olanların din anlayışları birbirinden ayırt edilip bu anlayışın birbirlerine göre oluşan durumlarının sergilenişi hedeflenirken, ikincisinde dinsel bir bakış açısından Aydınlanma ve aydın anlayışının mümkün karşılıkları aranmaya çalışılmaktadır.

Bir ışık metaforizmasına dayanarak oluşturulabilecek Aydınlanma görüşünün İslâmi temellerinin de var olduğu halde münevver kavramının nasıl olur da ancak on dokuzuncu yüzyılın bir keşfi olabildiği sorusunun burada, İslâm ve modernleşme arasındaki yakınlaştırmaların tutarlılıklarının sorgulanabilmesi veya temellenebilmesi açısından önemli bir nokta olduğu tespitinde bulunulabilir. Aydınlanma düşüncesini tüm tek Tanrılı dinlerin de dahil olduğu Batılı metafiziğin bir hasılası sayan görüş elbette ki İslâm’ın mişkatü’l-envar mecazından Aydınlanmanın kökenleriyle ilginç akrabalıklar kurulabilir. Bu, ister bir Aydınlanma, dolayısıyla modernizm eleştirisi adına, isterse de, modernist bir kurguya dönüşmemeye çalışan bir İslâmi Aydınlanma görüşü adına yapılsın, bir yandan Aydınlanmanın bir çok dayanağını yeniden üretirken bir yandan da Aydınlanma’nın çok özel bir tanımlanışına ihtiyaç duyacaktır. Nitekim, İslâm’ın aslında bir aydınlanmayı öngördüğünü söylemekten çekinmeyen, üstelik oldukça da modernizm karşıtı İslâmi eğilimlerin varlığı Aydınlanmayı bilinen anlamından çıkarıp yeniden tanımlamadan ayakta durmamaktadır.

Türk aydınının dine ilişkin tutum alışında genellikle Batılı aydının Aydınlanmacı bakış açısının etkilerine rastlanır. Bu noktada aydınımız İslâm’a ilişkin yargılarını, Aydınlanmacı aklın Hıristiyanlığa yönelttiği eleştirileri yeniden üreterek elde eder. Gerek Hıristiyanlığın ve gerekse İslâmiyet’in eleştirilerinde kullanılan malzemelerin ortaklığı, aydınımızda bir infiale yol açacağı yerde tam tersine kendi köksüzlüğünü vurgular.

Aydınlanmayla birlikte varlığını somutlaştıran din eleştirisi, kilise dindarlığıyla ortaya çıkan ve ortalama aklın bile kabul edemeyeceği bir dogmalar alanı üreten Hıristiyanlığın zaafa düşmüş haline karşı tüm saldırılarını akla sahip çıkarak sistemleştirdi. Bilinen haliyle Hıristiyanlığın ya resmî bir söylem aracı olarak kullanılmasına ya da bireyselliği yok sayıcı bir ruhbaniyeti inşa etmesine karşılık Aydınlanmacılar din karşısında sonraları her biri ayrı bir ekolün başlangıcı sayılabilecek değişik görüşler ortaya attılar. Bütün bu farklılıkların din karşısında öne çıkardığı görüşlerin hülasası, dini vahiyden ayırt edici bir yaklaşımda kilitlenip kalmaktadır. Nihayet bu haliyle din, insanîdir, insan vehminin ürünüdür ya da bir iktidar aracı olarak, kitlelerin yönetime olan bağlılık duygularını öteki dünya korkusuyla pekiştirerek elverişli imkanlar yaratmada varlığına yaslanılan bir değerler sistemidir. Bu yaklaşım, ileride Marx’a, dini, kitlelerin afyonu saydırtacak bir noktaya kadar gelişecektir. Ancak bu tanımlama biçimlerinin her biri için, aslında özünü ve maneviliğini yitirmiş bir din olarak, kilisenin yarattığı sıkıntılardan neşet etmiştir diyebiliriz.

Bizi, Batılı anlamda aydının dine karşı geliştirdiği tutum ilgilendirmiyor. Ne ki, Türk aydınının Hıristiyanî özelliklerden uzak olan İslâm hakkındaki yargılarının temelinde, yeterince düşünülmeden aktarılmış Aydınlanmacı aklın din eleştirisine sayısız atıflarda bulunulmaktadır.

Dolayısıyla, aydının din anlayışı Aydınlanmanın din anlayışından farklı değildir. Gariptir ki, İslâm söz konusu olduğunda onunla cedelleşmede bir beis görmeyen aydınlarımızın, mesela Hıristiyanlık söz konusu olduğunda yeterince eleştirel ve saldırgan olmadıkları gerçeğini sorgulamaları bile kendilerinden beklenmemektedir. Çünkü bu durum, aydının hangi işlevi yerine getirmekle yükümlü olduğu sorusunu bize sordurtmaktadır. Batıcılık, modernlik ve sekülerlik gibi alanlarda gönüllü bir gayrete sahip olan aydınımız, bu çerçevede söz konusu durumların temelinde yer alan Hıristiyanlık’a olan tutkularını da taşımak durumunda kalmışlardır.

Toplumun gerek kendi daralmışlığını aşması ve gerekse dünyadaki varoluşunu açıklamada sahiplenebileceği değerlerin ortaya çıkmasında işlevsel rollerle bütünleşmiş idealist aydının yerine, çoğu kereler bir sömürge valisinin ağzından konuşan yabancılaşmış roller üstlenen aydına tanık oluyoruz.

Tanzimat batıcılığıyla birlikte somut varlıklarında bir gerileme süreci yaşayan ulemanın, toplumsal açıdan yitirdiği öncülüğünü, yeni iktidarların hedefleri doğrultusunda oluşan boşlukların münevver ve aydınlarla doldurulması mecburiyetini çoktan yaratmıştı. Batıcılık konusunda tercihini yapmış bulunan Osmanlı elitlerinin, toplumsal alandan kopmada meşruiyetlerini sağlayacak sivil ve resmî görevlilere olan ihtiyaçları dönüşümlü olarak ulema ve aydın arasında paylaştırıldı. Giderek ulema, resmî yapının tercihleri doğrultusunda konumunu daha çok aydınlar lehinde kaybetmek üzere yerini aydına terk edecektir. Genellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemleri sayılabilecek yüzyıl, artık Kemalist devrimin doğuşunu hazırlayıcı bir tarzda gelişmeye başlamıştı bile. Bu süreç içerisinde aydının rolü, "halk için halka rağmen"ci politikalar üreterek hem kişisel konumlarını sağlamlaştırmak hem de yeni yapılanma süreçleri içerisinde öne çıkacak olan laiklik politikalarını hayatîleştirecek bir tarzda toplumsala aktarabilmektir. Ulemanın nüfuzunu ortadan kaldırma konusunda jakoben bir tarzın uygulamaya sokulduğu genellikle doğrulanmıştır. Ne var ki, bu tarza karşı ulemanın kimlik geliştirme konusunda tarihsel bağımlılığı aracılığıyla kazandığı geleneği aşması mümkün olamamıştır.

Bir iç aydınlanmasını ulemanın sağlamış olması, Türk toplumunun kendisini yorumlaması açısından daha verimli sonuçlar doğurabilirdi. Kur’an’ı anlamada ve hiçbir kimsenin çıkarına olmaksızın ahiret korkusuyla aydınlanmanın, Batılı kökenlere rağbet duymaksızın ulema katlarında gerçekleşmiş olması ne yazık ki özellikle ulemanın tarihî görüntüsü nedeniyle asla mümkün olmamıştır. Bir kaç istisnaî örnek ise ya bizzat ulema katlarınca dışlanmış veyahut da görmezlikten gelinmiştir. Böylesi bir çarpıklığın bizzat aydınlar tarafından giderildiğini düşünmek de zordur. Çünkü aydınlarımız için ne kafalarını karıştıran soruların, ne de uykularını kaçırtacak problemlerin bir önemi yoktu. O bir Batılı "ajan" olarak, yeni bir dönüşüm süreci içerisinde kartını Batıdan yana oynamak üzere, varlığını, halkın çıkarlarına karşı geliştirdiği merkeziyetçi ve tekelci ahlâkıyla sürdürecektir.

Gerek aydın ve gerekse münevverin, muhatap üzerinde yarattığı aydınlanmış ve nurlanmış baskısına rağmen, genel halk yığınlarının nezdinde karikatürize edilmiş bir hali aşamadıkları bilinmektedir. Halkın gözünde dinsiz veya gavur gibi değerlendirmelerden ancak modernleştirici çabalara hız verildiği zaman kurtulabilecektir. Çünkü Batıcı dünya görüşüne, modern yaşama biçimine adaptasyonun artışıyla birlikte aydın kendini yeniden ifade etme imkanı bulmaktadır. Tarihsel olarak geç kalmış bir tipoloji sunan Türk aydını akılcı ve sekülerdir. Işığını vahiyden alması gerektiğine inanan ulemanın aksine o ışığını "aydınlanmış akıl"dan alır. Onun aklı bütün sorgularını daha başında seküler temelli bir çizgide tutmaya hazırdır. Böylesi bir bağımlı akıl, nihayetinde geliştirici ve açıklayıcı olmaktan tabii ki uzaktır.

Türk aydını, dini ya Marx’ın, ya Durkheim’in ya da Comte’un dilinden okumaya kendini hazırlamış gibidir. Oryantalist söylemin geliştirdiği İslâmiyet gerçeği bizzat İslâm’ın kendisiyle hiç de ilişkilendirilemezse de bu, aydın için şimdilik önemli sayılmamaktadır.

Aydın kavramının netameli yapısı özellikle Müslümanların bu kavrama karşı varolan soğukluklarını artırıyor. Bilhassa son zamanlarda Müslüman seçkinler arasında aydın kavramı enine boyuna tartışılıyor. Kavramın tarihsel kökenlerinin yanı sıra Türk toplumu için var ettiği maliyet de dikkate alınarak ihtiyatın elden bırakılmaması yönünde görüşler beyan ediliyor. Tarihsel misyonunu tamamladığı varsayılan ulemanın kendi dönüşümünü sağlayacak imkanlardan mahrum oluşu nedeniyle aynı işlevleri üstlenecek bir entelektüel çerçevenin hangi kriterlere sahip çıkmasının beklenebileceği cevaplanması gereken bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Türkiye’de İslâm’ın kendini yeniden üretecek kurum ve güçlerden yoksun oluşu, öte yandan dinin ideolojik bir karşılık olarak öne çıkarılmasına duyulan aceleci istek, ne ulemanın ve ne de  onun işlevsel olarak yerini alacak başka bir kategorinin gecikmesine tahammül edecek durumda değildir.

Bizzat Kur’an’ın kendisini anlamaya yönelik çabaların, yaşadığımız trajik durumları aşmada olumlu görevler üstleneceğine olan inancın karşılığını; mahalli ünitelerde birbirlerinden bağımsız tedrisatta bulunan cemaatlerin mi, Mısır’dan  Pakistan’a kadar ulaşan bir çizgide sağlanan çeviri malzemeleri aracılığıyla oluşan radikallerin mi, yoksa geleceğine olan inanç ve beklentinin neredeyse her geçen gün arttığı Mehdi’nin mi sağlayacağı bugün için en çok sorulan ve tartışılan konular arasında yer almaktadır. Bu soruyu Türk aydını sorun edinmediği sürece cevaplayamayacaktır. Onların bu suskunluğu keyfimizi kaçırmayacaksa ne yapacağız?

  • Necdet Subaşı, 1996. “Türk Aydınının Din Anlayışı”, I. İslâm Düşüncesi Sempozyumu, Beyan Yay., İstanbul, ss. 171–175
   
Başlıklar: