Din Yorgunluğu

Din yorgunluğu kavramını giderek yayılan popüler kültür alanlarının taciz, tahrik ve tazyikine maruz kalan din alanı için kullanıyorum. Popüler kültürün dolaşıma girdiği andan itibaren insan maneviyatının bütün alanlarını zapt etme çabası içinde olduğunu, buna bağlı olarak maneviyatın temel üreticisi olarak bilinen dini kendi talepleri doğrultusunda zorladığını, sıkıştırıp yorduğunu düşünüyorum. Hiç kuşkusuz özne ya da fail söz konusu olduğunda dinin de kültürün de popülizmin de gerçek sahiplerinin insan olduğunu biliyorum. Burada dinîbilgi sahasının popüler kültürün ihtiyaçlarını karşılamak üzere seferber edilişinin maliyetini Türkiye örneğinde sorgulamak niyetindeyim.
Böylece “din yorgunluğu” kavramı etrafında gündelik hayatta popüler kültüre teslim edilen bir yaklaşımlar zincirini ele almak ve tartışmak istiyorum. Bu nedenle, özellikle gündelik hayatta popüler kültür endüstrisinin talepleri etrafında cevap vermeye, tavır almaya ve kendini yeniden inşa etmeye zorlanan geleneksel müktesebatın şimdiki hâllerine odaklanmam ve özellikle bugün gelinen noktada yaşanan sorunların bir kritiğini yapmam gerekecek.
Bir usûle, yöntem ve metodolojiye bağlı olmaksızın gündelik hayatın seküler ve modern temposuna teslim olmuş bir dinselliğin dindarlıkla Müslümanlık arasındaki makası bir hayli açtığını gözlemek artık zor değil. Zira dinî hayatın göstergeleri artık uhrevi olandan çok görünür alandaki yansımalarla tanımlanıyor. Takva ve ahlak yerine imaj, dinî bütünlüğü temsil eden esas gösterge olarak lanse ediliyor (Barbarosoğlu, 2002).
Dini, modernleşme bağlamında ele alan çalışmalarda konuyu içinden çıkılması kolay bir problem alanı olarak ele almak artık âdetten sayılmaktadır. Nitekim modernliğin ve modernleşmenin kendine özgü nitelikleri içinde dine yeni bir alan açmak genellikle uygunsuz bir heves olarak görülmektedir. Öte yandan mevcut kök değerleri, hedef ve söylemleri dikkate alındığında din ve modernliği hemen her durumda birbirine yakın olabilecek/durabilecek birer yapı olarak görmek de neredeyse imkânsızdır. Kimi modernist yaklaşımların örneğin İslam’la modernlik arasında kurmaya çalıştıkları zoraki ünsiyet bile henüz genel akademik/entelektüel bağlamlarda bilinen ve kabullenilebilen bir durum değildir. Daha çok Aydınlanma ve Pozitivist değerlerle ilişkilendirilen modernlik anlayışı, günümüzde hayatın hemen her alanını dönüştürme gücüne sahip “kâdir-i mutlak bir tanrı” havasında ele alınmaktadır. Oysa modernlik de örneğin gelenek gibi fiili bir durumdur ve kendi gerçekliği içinde okunmayı ve çözümlenmeyi gerekli kılmaktadır.
Dinin modernleşme süreçlerindeki yeri, meşruiyetini laik ve seküler değerlerden alan bir kuşatma, dışlama ve yeniden içeriklendirme çabalarıyla ilişkili olarak tanzim edilmiştir. Onun geleneksel çerçevesini koruyucu bir devamlılık arzusu modernliğin devamlılığı söz konusu olduğunda her zaman sorunlu addedilmiştir. Dahası dini, yeni zamanların gerçekliğine oldum olası uzak ve yabancı bir düzeyde tutmak modernliğin koşulsuz varlığı için her daim gerekli görülmüştür.
Modernleşme düzleminde popüler kültürün, dinin temel iddia ve kabullerini gündelikleştiren, bunu yaparken de onu kendi özgün dünyasından hızla uzaklaştıran bir gevşek örüntüler toplamı olarak işlev gördüğünü gözlemliyoruz. Bu yanıyla gündelikleşme, dinin sosyal hayatın hemen her kompartımanına kendi özgün diliyle dâhil olmasından, orada farklı karşılaşma ve buluşmalarla yeni birtakım sentezler oluşturmasından çok avamileşme anlamı içerir. Gündeliğin özensiz, rutin ve akışkan dünyasında din, sahip olduğu anlam ve derinliklerin çoğundan uzaklaşacak ve yeni durumlara adapte olarak şekilsiz bir anlatı özelliğine bürünecektir.
Protestan reformunu takip eden dönemlerde Hıristiyanlıkla aynı şekilde modernleşme süreçlerine intibak sorunu yaşayan Yahudiliğin popüler kültür ekseninde yaşadıkları arasında ciddi bir fark söz konusu değildir (Traverso, 2016). Toplumsal zeminin “kelam ve şeriat” eksenli bir dünya tasavvurundan uzaklaştırılmasının beraberinde gündelik olanın etkisine tabi kılınmış yeni dinsellikleri gündeme getireceği, modernleşme süreçlerindeki farklı deneyimlerle defalarca teyit edilmiştir.
İslam söz konusu olduğunda onun hem modernleşme hem de popüler kültür ataklarına karşı dikkate değer bir dirençle malul olduğu sık sık ifade edilmiştir. Türk modernleşmesinde dinin, doğrudan dışarıda bırakılmasından çok, uygun görülen politikaları meşrulaştırıcı bir kaynak ve kalkan olarak seferber edilmesi oldukça önemlidir. Tanzimat reformundan Kemalist reformlara kadar İslam’la yeni rejimin aktörleri arasındaki örtük mutabakata dikkat etmek gerekir. İslam’ın köklü meşrulaştırım dinamiklerini göz ardı eden bir modernleşmeci atağın karşılaşabileceği engeller yenileşmeci aktörlerin her zaman farkında olduğu hususlardı. Sadece Türk modernleşmesinde değil sömürge sonrası Müslüman toplumlarda bile İslam’ın desteğine ihtiyaç duyan pek çok modernleşmeci deneyim dini dışarıda bırakmak yerine stratejisini ondan azami derecede yararlanma hevesi içinde ortaya koymuştur.
Türk modernleşmesinde din en başta işlevsel bir araç hatta yer yer arabulucu olarak yer alır. Yeni ve modern müfredatın gündelik hayata hemen her kademede zerk edildiği bir süreçte dinin hiçbir şekilde ihmal edilmeyen fonksiyonu üzerinde durmak gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha başından itibaren Kemalist reformasyon içinde tartışmasız bir yetkinlik içinde takdim edilmesi dinle devlet ilişkileri arasındaki modern mesafeyi tasvir için yeterlidir. Bununla birlikte tartışmalı tek parti döneminin çalkantılarla dolu kargaşası içinde dine karşı duyulan husumet ve lâkaytlıktan da kısa sürede vazgeçilerek onunla her durumda irtibatı önceleyen yeni bir dil tutturulmaya çalışıldığı malumdur. Osmanlı dinselliğinin devletle iç içe geçmiş yapı ve örüntülerinin dikkatle ayıklandığı tek parti döneminde aslında Ziya Gökalp’ın öncülüğünde kuramsal bir temel kazandırılmaya çalışılan yeni bir dinselliğin adımları atılmıştı. Esasen laik tasavvur ortaya çıktığı sosyolojik şartların da bir sonucu olarak dinsel olanı devlet gereksinimlerinin dışına çıkarmış, böylece toplum vicdan ve ruhi arınmışlık gibi daha içsel mekanizmalarla yetinmeyi zorunlu kılan bir kısıtlamaya mahkûm olmuştu.
Din alanının, örgütlü yapıların egemenliğinden koparılması maneviyat alanının işleyişine kayda değer ölçülerde sekte vurmuştur. Türk laikliği bağlamında siyasi aktörler dine bilgi eksenli bir yaklaşım içinde alan açma çabası içinde olduklarını sıklıkla vurgulasalar da ulemanın dinî hayat içindeki rolleri ve pozisyonları kayda değer bir düzeyde aşınmış ve yok olmuştur. Toplumsal beklentilerin siyasi uyanıklık içinde karşılanmasının ilginç tezahürleri arasında yer alan din eğitimi müesseselerinin dinî hayatı ne ölçüde konsolide ettiği muğlaktır. Son gerçekleştirilen dinî hayat raporunun verileri incelikli bir okumaya tabi tutulduğunda inanç ve ibadet alanında ciddi bir bunalımın özellikle dindar olduğunu iddia edenler arasında yaygınlaştığını göstermektedir (DİB, 2014).
Osmanlı toplumsal yapısında dinin merkezin esaslı bir parçası olarak üstlendiği rol bugün modern siyasi yapılanma içinde ancak ütopik bir kurgu olarak hatırlanmaktadır. Osmanlı merkezî dinselliğinin, gündelik hayatın tüm alanlarını kuşatan, örgütleyen ve biçimlendiren yapısıyla halk dindarlığının türlü veçhelerine de alan açan bir genişliğe sahip olduğu izahtan varestedir. Halk İslamı olarak bilinen ve çoklukla toplumun daha alt kesimleri arasında neşvü nema bulan bir dinselliğin bile sonuçta ana akım söylemlerle her zaman ilişkilendirilebilir bir temas içinde olması öngörülüyordu (Mardin, 2003). Sosyal bilimsel terminoloji içinde ortodoksi ve heterodoksi kavramlarıyla açıklanan dinî söylem ayrışmalarında bile meşruiyetin gözetilmesi temel belirleyici kıstas olarak dikkat çekmekteydi. Gerçekten de Osmanlı dinselliğinde merkezle kenar arasındaki farklılaşma ve açıkça zayıflayan gidişatındaki asıl hasar, ulemanın etkisinin azalmasıyla başlayan müdahalelerle doğrudan ilgiliydi. İlerleyen süreçlerde Kemalist reformasyon ataklarıyla, özellikle sufi köklerden beslenen dinî algı ve maneviyat disiplinlerinin birer boş inanç ve hurafe olarak kodlanmasındaki, hatta sistematik olarak kararlı bir şekilde üzerlerine gidilmesindeki ana hedef bu varyanttaki yönelimlerin resmî bilgi akışından kopuk hatta bağımsız oluşunun modern ve seküler bir havsalayla teyid ve tescil edilmesiydi (Bkz. Kömeçoğlu, 2013).
Osmanlı İslam tecrübesinde merkezin Sünni söylem etrafında şekillendirdiği dinî muhtevanın yer yer tasavvufi oluşumlarla irtibat hâlinde olsa da ağırlıklı olarak kelam ve şeriat ağırlıklı bir tercih olduğundan kuşku yoktur. İtikadi formasyon ve gündelik ibadetlerin icrasında Kur’an ve Sünnetin Sünni bir bakış açısı içinde okunması her zaman asıldır. Bu evren içinde İslam dışı ilan edilen ve çoğunlukla batıni olarak reddedilen hareketlerin kelamı ve fıkhı ciddi anlamda ihmal eden bir bakış açısına yöneldikleri bilinmektedir. Birer heretik cereyan olarak da görülebilecek bu akımların modern Cumhuriyet içindeki yansımaları, Kemalizm’in siyasi ufkuna bağlı olarak hem karmaşık hem de muğlak olmuştur. Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasına bağlı olarak dinî söylem alanlarının mistik veçhelerine köklü bir şekilde rezerv konmuş, bununla birlikte bütün bu müdahalelere rağmen birer halk dinselliği olarak da değerlendirilebilecek gündelik dinî formların önüne geçilememiştir. Geç modern tartışmalara bağlı olarak gündelik hayatı işgal eden yeni söylem tarzları bir tarafa bırakılacak olursa geleneksel anlamda dinî hayatın iki ayrı kulvarda ilerlediği söylenebilir: Ulemanın refakatinde “Devlet İslamı” ve toplumun genel geçer taleplerine sıcak gelen “Popüler İslam”.
Modernleşme süreçlerinde dinin toplum içinde tahkim edildiğinden söz etmek güçtür. Devletle aynı hizada yapısal anlamda bir kurumsal organizasyon olarak işlese de toplumun bilişsel evrenini oluşturma konusunda ona ayrılan saha oldukça kısıtlıdır. Dönemsel farklılaşmalar tabii ki söz konusudur.. Ancak toplumda gözlenen en başta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın toplumsal rolleri olmak üzere pek çok “dinî” öğretim kurumunun sonuçta devletin asli hedefleriyle uyum içinde bir dil tutturmaya mahkûm kılındıklarıdır. Bu nedenle kısa sürecek Osmanlı bakiyesinin görece bilgi iktidarı sönümlendikten sonra yeni bilgi alanlarının içeriklendirme süreçleri laik eğitim süreçlerinden geçmiş ilahiyatçılara tevdi edilecektir.
Bugün gelinen noktada öne çıkan tercihlerin öncekilerden daha da farklı cephelerde sürdüğünden kuşku yoktur. Gelenekte ulemayla geniş halk yığınları arasında dinin temel iddia ve rükünleri hakkında takva ve yetkinliğe dayalı olarak ayrışan yönelimler günümüzde farklı bir boyut kazanmıştır. Yeni algı biçimleri dinî olanın niteliğini dönüştürmekte, tipik dindar öznenin bilinen temsilleri altüst olmakta ve sonuçta dinsellik de artık dünyevi bir tercihe tabi kılınmaktadır (Hassan, 2010). Modernleşmeyle eşzamanlı bir süreklilik içinde gelişen ve küreselleşme, çok kültürlülük, hakikatin göreceliliği, vs. gibi başlıklar altında gündelik gerçekliği kuşatan tartışmalar dinin derin ve entelektüel söz alışlarını sekteye uğratmaktadır (Calinescui, 2013). Kapsamlı ve derinlikli bir sorgulayışın ürünü olmaktan çok sıklıkla savunmacı-öykünmeci ve apolitik bir müzakere dilinden beslenen yeni dinsellik formlarının giderek radikalizm ve diğer ideolojik formülasyonlarla bütünleşme çabası içinde kendi eksenini kaybetmesi beklenen tehlikelerin tetikleyicisi olmuştur. Hiç kuşkusuz dinsel olanın sahici nitelikleri konusunda dönemsel farklılaşmalar, hatta insandan insana değişebilen ruh halleri vardır ve bunların hiçbiri asla göz ardı edilemez. Ancak kabul etmek gerekir ki bugün tek tipleştirici/homojenleştirici bir küresel çaba, kültürleri olduğu gibi dinleri de bir ortak kalıba dökme çabası içinde işlemektedir (Ritzer, 2014). Artık dinin kültürelleşmesi an meselesidir ancak daha da vahim olanı bir değişime uğramasa bile din de kültür gibi popüler araçların ürettiği bir tüketim siyasetine boyun eğmeye mecbur bırakılmaktadır.
Dinin gündelik hayat, siyaset ve düşünce dünyasındaki yeri onu sahiplenenler nezdinde sorgulanmakta, geçmişte “tanrı tanımazlık” bağlamında pozitivist ve ateist argümanlar eşliğinde ileri sürülen soruların yerini daha seküler ima ve tartışmalar almaktadır. Dinin yeri neresidir? Din modern toplumlarda nerede duracaktır? Öte dünya (Ahiret) inancının sahiciliği nasıl kanıtlanabilir?
Dini, bir insan yetiştirme düzeni olarak kabullenen ve sonuçta her inanmış olanı Tanrı’yla sıkı bir mukavele yapmış bir aktör olarak tahayyül eden geleneksel anlayış bugün yerini dine hem atıfta bulunan hem de onu istediği gibi kendi amaçları için kullanışlı sayan bir pragmatizme bırakmıştır. Söz konusu olan bir istismar değildir. Günümüzde dinle kurduğu ilişkideki karmaşıklığı istismarla açıklayamayacağımız sayısız örnekler söz konusudur. Dini, bir meta, kullanışlı aygıt, tatmin aracı ya da siyasi bir argüman olarak işlevselleştiren pek çok kişi ve yapıdan söz etmek mümkündür.
Din yorgunluğu tam da böyle bir evrende yaşanmışlıkları ihata eden bir kavram olarak öne çıkıyor. Dinin her konuda konuşmaya davet edildiği, her ağızdan bir sesin çıktığı, yetkinlik ve sıradanlığın birbirine karıştığı bir herc ü merc hâlinde kimin neyi hangi saikle söylediğinin belli olmadığı bir bağlamda gerçek bir inanç kargaşası yaşanmaktadır. Artık dinî kodların parçalandığı, meşruiyet bağlarının zedelendiği fiili bir durumdan söz etmek için en uygun vasatın bu kaosta kendine karşılık bulduğu söylenebilir (Davie, 2005). Hakikat bölünmüş, dinî iddialar karşı iddiaları töhmet altında bırakmayı önceleyen bir diskura teslim olmuştur. Din dünyasının aktörleri tanınmak, bilinmek, söze karışmak ve kendi varlıklarını sürdürmek adına hemen her konuda dini yardıma çağırmakta, hayatın her alanına ulaşma iddiası taşıyan din de bu kez böyle bir amaçla değil aksine kendini kamusala taşıyanların fiili taleplerine uygun bir şekilde provakatif bir beklenti içinde inşa edilmektedir (Krş. Göle, 2005).
Artık din ne geçmişte ne de gelenekte bir karşılığı olan kavramsal şemaların tamamlayıcısı olmakta, dahil olduğu terkiplerle meta taleplerin tatmin edildiği bir nesneye dönüştürülmektedir. Başına İslami ifadesi yerleştirilen hemen her şey bir anda kendi seküler özelliklerinden sıyrılmakta, tatil, müzik, moda, “helal” içecek vs. gibi hemen her alanda gündeme gelen açıklayıcılık kudretiyle bir tüketim şehvetine dahil edilmektedir.
Dini kendi mecrasından koparan ve onu hiç de ya(t)kınlığı olmayan alanlara entegre etmeye zorlayan operasyonel bir müdahale böylelikle İslami olanın içeriklendirilmesinde de sınırları hesaba katmayan bir kolaycılığa yönelmektedir.
Yukarıda da belirtildiği gibi kuşkusuz burada üzerinde durulan yorgunluk din kavramı etrafında “dinî sorumluklar üstlenen dindarlar”ın fiili durumlarıdır. Yine burada söz konusu olan, revaçtaki din yorumlarının mevcut soru alanı karşısındaki yetersizliği ile ilgilidir. Dinin gündelik gerçekliklerden beslenen itiraz ve müdahaleler karşısında alacağı vaziyeti kim hangi gerekçe ve meşruiyetle kendi uhdesinde görecektir? Esasen tamamen sorunlu gibi görünen bu durumdan daha da vahim olanı dinin birbirine karşıt söylem akışlarına pervasızca âlet edilebilmesidir. Modern-anti modern saflaşmalarından geleneksel-modern ayrışmalarına, literal yaklaşımlardan hermeneutik okumalara kadar her seferinde değişebilen kırattaki soruların ortaya çıkardığı gerilim hangi dinî formasyonla karşılanabilecektir? Bu durum hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Ancak din yorgunluğu bu tür sorunlardan çok dinin popüler ilgilerle biçimlenen bir maneviyat arayışına âlet edilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bitimsiz arzu ve isteklerle gündelik hayatın bilgide, eşyada, değerde doğrudan tüketimine odaklanmış bir zihniyet dünyasında din bütün bunlara nasıl yetişecek, bütün bunlarla nasıl baş edecektir? Bu sahaya sürülmüş gibi görünen din kelimenin tam anlamıyla yorulmuş, bitkin düşmüştür.
Sonuç olarak din yorgunluğu dinin asli özelliklerinin kendi muhatap evrenini bulmakta zorlanmasından kaynaklanmaktadır. Dine yapılan atıf ya da onun aracılığıyla ulaşılmaya çalışılan hedeflerde uhrevilik ve maneviyattan söz etmek imkânsızdır. Dinden en çok söz edildiği bağlamlarda bile ona atfedilen değer araçsallık ve işlevselliktir. Bu durumun dinin özgün hedefleriyle bütünleştirilmesi imkânsızdır.
Bir din olarak ondan başka hiçbir şey olmama özelliğiyle maruf İslam’ın karşı karşıya olabileceği en büyük tehlike, din yorgunluğunun müntesiplerini vurması, var olan enerjinin boşa gitmesidir. Yeni bir maneviyat için dinin asli özelliklerinin hatırlanması ve hayatın bitimliliği üzerindeki bilinen inanç esaslarının yeniden hayat bulması gerekir.

(Konya 2013)

   
Başlıklar: