Din ve Kadastro
 
15 Temmuz başarısız darbe girişimi, ülkede yaygın bir şekilde varlığını sürdüren pek çok dini grup ve cemaat hakkında ciddi bir dikkat ve duyarlılığın canlanmasına yol açtı. 60’lardan itibaren mevcudiyetlerini karmaşık yollarla da olsa kademe kademe gelişen bir rahatlama içinde sürdüren bu yapılar, bugün geçmiştekinden daha çok hatta daha belirgin şekilde kamusal hayatın içinde arzı endam ediyorlar.

Tekke ve Zaviyeler Kanunu çerçevesinde hem yasal düzeydeki varlık iddiaları ve gerekçeleri hem de dini düzeydeki meşruiyetleri ciddi bir müdahale ve takibata maruz kalan söz konusu yapıların, devletin din alanına yönelik kısıtlayıcı tavırlarından korku ve endişe duyan pek çok mütedeyyin kişi tarafından duygusal bir destekle himaye edildiği rahatlıkla söylenebilir.

Gayrı resmi telafi kanalları

“Elden giden şeylerin hamiliği”ni üstlenen kimi cemaatler toplumun uzunca bir süre devlet desteğinden mahrum kalmış maneviyatını ihya etmek adına mevcut tedrisat ve maneviyata yön vermek üzere gayrı resmi telafi kanalları üretmiş, bu da sonuçta kendine özgü yeni bir dindarlık biçiminin yer yer ucube yer yer de hastalıklı bir şekilde yerleşik toplumda bir örnek model oluşturmasına fırsat vermiştir.

Bilinen belli başlı kayıplar arasında sıkça tekrarlanan ve dikkatle takip edildiğinde iki hasarlı bölge olarak kolayca ayırt edilebilecek sorun alanları da bu telafi mekanizmalarının çabalarıyla şekillenmeye başlamıştır....

Acımasız ve sınır tanımaz laikçi telkinat eşliğinde Kur’an’ın elden gittiğine dair korkuları öne çıkaran bir arayış memleketin gizli ve sırlı yöntemlerin uygulandığı kurslarla donatılmasına fırsat vermiş ve zaman içinde bu mecralardan alışılmadık biçimlerde işleyen yeni birtakım din anlayışları sökün etmeye başlamıştır. Öte yandan aynı korkularla imanın tek tek her hanede sönümlendirileceğine yönelik başka bir kaygı da çoğu hapishanelerde şekillenip kayıt alınan yeni bir din dilinin sahada güçlü bir karşılık bulmasına yol açmıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse artan laikçi baskıların ürettiği tedirginlik devam ederken bu süreçte mesela Diyanet’in ne gibi roller üstlendiği, hangi görev ve yükümlülüklerle büyük toplumun ihtiyaçlarını karşılama konuşunda adımlar attığı hâlâ muğlaklığını korumaktadır. Bu nedenle bugün cemaatler hakkında mevcut durum üzerinden eleştirel bir analiz yapılırken her şeyden önce kuruluş döneminin din ve devlet ilişkilerini tartışmaya dahil etmek ve bu ilişki ağının boşta bıraktığı alanların nasıl doldurulduğuna dikkat etmek gerekir. Yanı sıra “Süleymancılık” ya da “Nurculuk” gibi birbirinden ayrı pek çok dile, söylem ve yapıya kalıcı düzeyde fırsat veren bu muğlaklığın ne kadarının ihmalkarlık ne kadarının da bilerek isteyerek kotarılmış bir hedef olduğunu hesaba atmak gerekir.  Bu yapıların ilerleyen süreçlerde devlet karşısında görece güç kazanmasının belki de en önemli nedeni, devletin dinle arasına koyduğu mesafenin bir türlü kalkmamasından kaynaklanmaktaydı.

Dini alanın tanzimi!

Dini alanın modern çağın gereklilikleri içinde yeniden tanzim edilmesine yönelik laik beklentilerin üretip geliştirdiği kurumsal yapıların bir tür paralellik içinde gündelik hayatta varlık imkânı bulan diğer dini grup ve cemaatlerle ilgili sahayı nasıl paylaştığı cevap bekleyen sorular arasındadır. Dini alanı olabildiğince daraltan ve oradan sığ, soğuk ve hızlı sekülerleşme atakları karşısında açıkça biçare kalmış insanın kalbine erişen dilleri klişe bir söz akışına teslim eden devlet söylemi karşısında hemen herkese ulaşmayı önceleyen cemaat yapılanmalarının geliştirdiği yöntemlerin kısa vadede sonuç almalarında şaşılacak bir şey yoktu. Bugün cemaatler üzerinde yoğun bir dikkat ve hassasiyet oluşmuş gözüküyor. Bu topraklarda kadim zamanlardan beri neşvü nema bulmakta zorlanmamış, usul, adap ve kişilik üretme biçimleri açısından oldukça gelenekli sayılabilecek yapılardan farklı olarak doğrudan dini hassasiyeti olanları rehin almaya, onları dönüştürüp devşirmeye ve hiç kuşkusuz bütün bu ameliyelerden sonra da gerçek anlamda kişisel mülkiyetler ve iktidar alanları üretmeye matuf derin ve çetrefilli organizasyonlar her geçen gün daha fazla genel toplumu yormakta, gündelik hayatta da din bu kurumlar aracılığıyla bir türlü kurtulunamayan “ağır” ve “belalı” bir yüke dönüştürülmektedir.

‘İslamsız Müslümanlık’

Din istismarını suçlayıcı ve tahkir edici bir söz akışının parçası olarak kullanan geleneksel laik paradigmadan dili yanmış pek çok Müslüman bugün etrafındaki sözümona cemaatler tarafından sürdürülen bir sahte dindarlık karşısında bitmek tükenmek bilmeyen maddi ve manevi bir eziyete maruz kalmıştır. Eğer gerekli önlemler alınmazsa bütün bir hayatı rehin alma konusunda hiçbir ölçü ve adaba riayet etmeyecek gibi görünen bu gibi oluşumlar sonuçta “İslamsız Müslümanlık” ekseninde yeni bir tasavvuru devreye sokmakta hiçbir çekince duymayacaklardır. Nitekim FETÖ operasyonlarının da gösterdiği gibi birbirleriyle illiyeti günbegün açığa çıkan pek çok organizasyonun Türkiye özelinde sahaya din ve maneviyat üzerinden girdiğinde hiçbir şüphe yoktur. Bugün devasa yapıları, gizli ve sırlı çalışma stratejileri, kendilerine özgü eğitim müfredatları ve mürit devşirme mekanizmalarıyla sahada rekabete giren birçok dini grup ve cemaatten söz edilebilir. Genellemenin önümüze çıkaracağı başkaca sorunlar elbette vardır, ancak şu da bir gerçek ki devlet dilinin güvenlik endeksli reflekslerle ürettiği tehlike analizi bir tarafa bugün din de diyanet de bu kabil söylem ve örgütçü cemaat yapılanmalarından bizar durumdadır.

Dini, dil olarak retorik, görüntü olarak forma, imaj olarak da kisve düzleminde tutmayı önceleyen kimi grup ve organizayonların gündelik hayatı besleyen temel dini argüman ve sabiteleri tek tek bitirmeyi, onların her birini anlamsızlaştırıp buharlaştırma konusundaki atakları bugün artık hemen herkes tarafından görülmeye başlanmıştır. Türkiye’nin tartışmalı modernleşme hikayesinde dinin sıklıkla ihmal edilen dünyası geçmişte kalmıştır. Bugün inanmış her mümin kendi dini dünyasını, kutsal bildiği değerleri ve Allah’la olan ilişkisini üzerine oturttuğu itikat ve sabitelerinin dinilik iddiası taşıyan unsurlar eliyle muhasara altına alınması karşısında savunmasız kalmış, çaresizliğinin giderilmesi için de kendince yollar aramaya başlamıştır. Gençlerini, sosyal sermayesini, ekonomik varlığını, gelenek ve modernlikle kurduğu makul temas noktalarını kaybetmiş birkaç kuşak, bugün devletin gösterdiği teyakkuz halini kendi geleceği için umut verici bir adım olarak görmekte ve hasretle selamlamaktadır.

Dini hayata döndürmek

Başlangıç etaplarındaki duruşu “tapu ve kadastro memurluğu” ifadesinde karşılık bulan ve uzunca bir süre hafif bir ironi eşliğinde değerlendirilen, topluma hep belli bir mesafede konuşlandırılan Diyanet’in bugün gelinen noktada dini hayatı deruhte etme iddiasındaki belli başlı cemaat ve organizasyonlar karşısında gerçek bir bilgelik ve inandırıcı bir merhametle söze dahil olması, en başta kendi bünyesinden beslenen sıra dışı söylemler olmak üzere belli başlı tüm sekter gruplara karşı gerekli uyarıları gecikmeden yapması beklenir. Ancak bu uyarıların yapılabilmesi için de kurumun törenselliğe boğulan bir koşuşturma edebiyatından hızla uzaklaşıp, hatta bu işi gösterişten hoşlananlara devredip, acilen, özenli bir dil akışı içinde Müslüman dünyanın entelektüel kapasitesini artırması, ulemanın çoktan tatile çıkmış görüntüsüne son vererek tahkim etmesi gerekir. Tatilden çağrılacaklar çoktur, çağrılmalıdır. Sürgündeyse sürgünden, kütüphanedeyse kütüphaneden, inzivadaysa inzivadan işlerinin başına dönmesi beklenen pek çok marifetli alim bugün gün saymaktan yorgun düşmüştür. Çocuklarını, geleceğini, hayallerini kaybetmiş bir insanlık halinden çıkmak için din kendine düşen alanda yeniden canlanmak ve hayata geri dönmek durumundadır. Dünya bilgisi ihmal edilemez, din absürt ve arkaik bir dil havuzundan hızla çıkarılmayı beklemektedir, çünkü bunu ne dün ne de bugün hak etmemiştir.

Bu da ilk başta Diyanet’in büyük toplumun ihtiyaçlarını yerinde görmesini, sahaya inmesini, devlet ve millet gereklilikleri içinde ihmal edilmiş dini inanç, pratik ve hakikatleri çekincesiz bir şekilde toplumla paylaşmasını gerektirmektedir. Diyanet bir bürokratik örgüt değildir ve dersini, birbirinden şeytanlık öğrenmiş nevzuhur cemaatlerden değil kadim İslam geleneğine yaslanan sahici bir tecrübeden almalıdır.

Toplumu ateşe atmaya, onun zararlı cereyanlar elinde eriyip kül olmasına göz yummak gerçek bir özensizlik, aylaklık ve avareliktir. Bugün toptancı bir değerlendirmeyle esasen dine karşı lakayt hatta düşman olanlarla birlikte saf tutup bu memleketin mayasını capcanlı tutanlarla diğer sorunlu grupları bir tutmak da affedilir bir karar olmayacaktır.

Bilgelik ayırabilmeyi, merhamet zulmetmemeyi gerektirir.

   
Başlıklar: