MUHAMMED ARKOUN (*)

Muhammed Arkoun, Cezayirli bir düşünürdür (Kâbiliyye, 1929). Filoloji ağırlıklı olarak yaptığı yüksek öğrenimini Paris’te de sürdürmüştür. Hicri IV. Asırda Arap Hümanizmi: Bir Filozof ve Tarihçi Olarak İbn Miskeveyh (1970) başlıklı doktora çalışması, onun bilim ve felsefe dünyasında ilk kez adının duyulmasını sağlamıştır. Arkoun’un çalışmalarındaki çeşitlilik ve ilgi alanlarının çokluğu, kendisinin teolog, tarihçi, antropolog ve filozof olarak değerlendirilmesine imkan vermektedir. Muhammed Arkoun, halen uluslar arası üne sahip olan entelektüel kişiliğiyle, başta Sorbonne olmak üzere Fransa’nın belli başlı üniversitelerinde İslâm Düşüncesi alanında öteden beri verdiği dersleri sürdürmektedir.

Arkoun çalışmalarını dilbilimin sınır ve imkanları içinde sürdürmektedir. Dil çözümlemeleri aracılığıyla ulaştığı nokta ve antropolojik verilerden elde ettiği sonuçları onun İslâmbilim incelemelerine katkı sağlamaktadır. Batıda farklı entelektüel yapılar içinde edindiği kendine özgü yaklaşımlarını, İslâm’ın geleneksel ve modern görünümleriyle ilişkilendirmek onun ağırlıklı çabası olmuştur. Klasik Batı düşüncesinin ortaya koyduğu eleştirel ve çözümlemeci yaklaşımları İslâm’ın tarihsel ve sosyolojik birikimine uygulama niyeti yer yer sofuca itirazlarla karşılansa da gerçekte onun bu söylemi, çok yerde zihin açıcı ve geliştirici sorulara meydan vermesi açısından oldukça özgüldür. Yine de düşüncelerinin pek çoğu, faaliyetlerini klasik İslâm çerçevesi içinde gerçekleştiren Müslüman düşünürler arasında yeterince makbul sayılmamaktadır. Hatta onun genellikle ölçüsüz iddia ve kanaatler olarak reddedilen kimi görüşleri, modern oryantalist argümanlara uyan birer örnek olarak kodlanmıştır.

Arkoun’un düşünsel kaynakları Batı orijinlidir. Onun entelektüel gelişiminde kuşkusuz başta Annales okulunun hatırı sayılır bir katkısı söz konusudur. Arkoun, bu katkıyı, Michel Foucault, Pierre Bourdieu ve Jacques Derrida gibi yeni Fransız aydınlarının postmodern söylemleriyle pekiştirmiştir. İslâm düşünce tarihi üzerine yaptığı analizlerinde büyük ölçüde yapısalcı bir yaklaşımı tercih etmesine karşın, söz konusu düşünürlerin postyapısalcı konumlarıyla eklektik bir teması hiç bir zaman ihmal etmemiştir.

Arkoun’un çalışmalarına yön veren temel problematik, İslâm düşüncesindeki kötürümleşmenin öncelikli olarak kabul edilmesi ve bu yapının ortadan kaldırılması için alınması gereken önlemlerin neler olduğu üzerinde odaklanmaktadır. Bir düşünce tarihçisi olarak Arkoun’un analizlerinde özelde Cezayir’in genelde ise İslâm dünyasının geri kalmışlığında, ortodoks bir İslâm düşüncesinin çok önemli bir kabahati vardır. Arkoun’un kendi yaşam öyküsünün de açıkça gösterdiği gibi, kişisel serüveniyle düşünceleri arasında ilginç paralellikler kurmak mümkündür. Bu deneyim içinde, tipik bir Müslüman belleğinin ortaya çıkardığı geleneksel duruşla hesaplaşmanın aciliyetini, bunu besleyen ana damarlardan hatta ilk kaynaktan başlayarak vurgulamak ister. Zaten onun amaçlarını berraklaştıran temel itici güç de, “din”in ve Kur’an’ın, gündelik tüketici mantık içinde telef edilerek harcandığını fark etmesidir. Bu bağlamda “milyonlarca inançlı tarafından eğilimleri meşrulaştırmak, çatışmaları desteklemek, istekleri elde etmek, umutları beslemek, inanışları sürdürmek, endüstri uygarlığının standartlaştırma güçleri karşısında ortak kimlik öne sürmek için şimdiye değin hiç olmadığı kadar çok Kur’an’a başvurulmuş” olması da, din konusunun dikkatli ve sorumlu bir etüdüne acil ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

İslâm düşüncesinin şimdiki durumu ve bu durumu hazırlayan koşullara ilişkin yaklaşım tarzı, Arkoun’un verili duruma ilişkin hareket alanı ve hedeflerini yansıtması açısından oldukça açıklayıcıdır. Aslında Arkoun, her şeye rağmen dinî geleneği oldukça ciddiye almaktadır. Hatta onun tarihsel değeri ve ağırlığının da her zaman farkındadır. Geleneğin aşılabilmesi için öncelikle bu paradigmanın bütüncül bir okumasına gereksinim had safhadadır, ancak bundan sonradır ki değişim muradı sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilir. Bunun için de kapıların yeni düşünsel açıklamalara karşı ardına kadar açık bırakılması gerekecektir. Yine de o, İslâm düşüncesinin bugün muhtelif müslüman bölgelerinde ortaya çıkmayı başarmış örneklerini, bir düşünce biçimi olup olmadıklarından hareketle değil, kendi söylem düzeni içinde bulundukları yapı açısından eleştirmekte, hatta zok kere onları da reddetmektedir. Aslında Arkoun açısından burada önemli olan tek husus, Aydınlanma’nın Batı düşüncesinde ortaya çıkardığı ve olumlu bulduğu etki ve sonuçlarının, İslâmî düşünce ve pratik evreninde de ortaya çıkıp çıkmayacağının sorgulanmasıdır. Çünkü onun asıl arayışı, dînî düşünce konusunda insanî katkı ve katılımın önemine bir vurgu yapmaktan ibarettir.

İslâm’ın geleneksel konumunu ortodoksinin dünyasına dahil sayan Arkoun, bu durumun çok yerde başta Kur’an olmak üzere bugüne kadar ulaşan dinî düşüncenin belli düzeyde dogmatik ve olması zorunlu her türlü gelişmenin önünü tıkayıcı bir referans seti haline dönüşmesinden nefretle söz etmektedir. Bu nedenle Kur’an metninin köktenci yorumunu esas alan ayrıcalıklı bir otorite düşüncesinin ortadan kaldırılmasına kendini adadığını belirtir. Ona göre İslâm’ın temel kaynakları, tarihsel süreç içinde Emevilerden başlamak üzere farklı okuma ve yorumlama stratejileri içinde çarpıtılmış, bu çerçevede Kur’an’ın devrimci, canlandırıcı ve geliştirici dinamik öğeleri, siyasal-dinsel kuşatmalar altında kendi özgün ruhunu yitirmiştir. Dolayısıyla İslâm toplumlarının bu strüktür içinde ortaya koyduğu entelektüel verimliliğin bile, düşünülebilir, düşünülemez ve düşünülmemiş şeklinde sınıflandırdığı yeni kategoriler içinde ele alınmalıdır.

Arkoun, dinselliğin müslüman toplumlarda gözlemlenen biçimlerini ele alırken, öncelikli olarak kutsallaştırma ve mitleştirme problemlerine dikkat çekmektedir. Toplumsal yapının mevcut gidişatının esaslı bir teorisi, kuşkusuz, geleneğin üst üste katlanmayı başarmış ortodoksisinden güç bulmaktadır. Arkoun, bütün bu katmanları parçalayarak asıl olana özgün şekliyle ulaşmayı önermektedir. Gerçekte sanıldığının aksine onun, sorunları ele alış metodu “dışarıdan” değil, “içeriden”dir ve böylelikle de o, örneğin “Kur’an’daki olgu”yu ve “ilk niyet”i bulmaya çalışmaktadır. Ancak bunu gerçekleştirirken, vahy ve sünnetle ifadesini bulan ilahi gerçekliğin eleştirisine de yer açmaktan kaçınmamaktadır. Çünkü ona göre bu boyut araştırma ve düşünce dairesi üzerinde imtiyazlı ve etkin bir dışsal alan oluşturmaktadır. O halde kutsalın bazı örtülerini kaldırabilmek için onu sorgulamak ve sınamak gerekmektedir. Hatta İslâm düşüncesinin köklü bir paradigma eşliğinde dönüşümünü hedefleyen projeleri bile anlayabilmek için, öteden beri sahip olunan önyargıları hem gözden geçirmek ve hem de gerekliyse bütün bunları terk etmek zorunludur.

Kur’an’a yaklaşırken modern linguistik yöntem, tarihsel–sosyolojik yöntem ve felsefi yöntem gibi öteden beri aşina olduğu metodolojileri devreye sokmaktadır. Arkoun, İslâm sorununu tartıştığı felsefesinde, her seferinde elden geldiğince epistemolojik ve tarihsel bir yaklaşıma ağırlık vermektedir. Eleştirel bir karşı duruşun zorluklarını bilen Arkoun, tarihselci bir okumanın imkanlarını sürekli olarak devreye sokmayı önermektedir. Ona göre başta Kur’an’ın olmak üzere geçmişin tarihselci bir okuması, çoktandır ihmal edilen ve kimsenin farkında olmadığı bir ihtiyaç alanı olarak kenarda duran derin bir düşünsel aktivite olarak ısrarla başlatılmalı ve bugünün dünyası içinde kutsala yeni bir maya katılmalıdır.

Arkoun, İslâm düşüncesinin bugünkü halihazır konumundan endişeyle söz etmekte, mevcut durumun değiştirilebilmesinin, öncelikle epistemolojik bir yenilenmeyle mümkün olabileceğini iddia etmektedir. O, ulemanın öncülüğünü yaptığı resmî İslâm’ın entelektüel ve kültürel açıdan bugün bile süren büyük bir doktrinel yoksulluk içinde bulunduğunu iddia etmekte, buna bağlı olarak İslâm düşünce birikiminin de, uzun zamandan beri hukuk, dilbilgisi, tefsir ve tarihe ilişkin bir kaç el kitabının dogmatik tekrarı içine hapsedildiğini belirtmektedir. Bu süreçte yalnızca felsefe dışarı atılmakla kalmamış, aynı zamanda İslâm teolojisinin eleştirel akılcı eğilimi de dikkatle elenmiştir. Ona göre, günümüz İslâm düşünce tarihine bakıldığında da gözlemlenen şeylerin çoğu, yeterli ve göz kamaştırıcı olmaktan hâlâ uzaktır. Sonuçta geçmişte ve günümüzde popüler ve sosyal hayal gücü ile kolektif hassasiyetin yarattığı bozulmanın kurbanı olan İslâm düşüncesi, tahammül edilemez aşırılıklara indirgenmiş bulunmaktadır.

O halde İslâm düşünürlerinin görevi, sadece övgülü söylemlerden vazgeçmekle sınırlı değildir. Ayrıca onların, anlamı birleştirmek için, her toplumda ve tarihin genel hareketi içinde insanların yazgısına daha iyi egemen olmak için süren mücadelede kendi gerçek paylarını sağlamlaştırmak amacıyla, akılları duyumsuzlaştırmaktan da vazgeçmeleri gerekmektedir.

İslâmi akıl kavramı Arkoun’un eleştiri-politiğinde merkezi bir öneme sahiptir. İslâmi akıl, gerçekte geleneksel-ortodoks düzeyde seyrini sürdüren düşünce sistematiğinin ana mihverini oluşturmaktadır. İslâmi akıl, tarihsel bağlamla direk ilişkilendirilecek bir şekilde aklın tanımlanmış biçimini gerçek İslâmla özdeşleştirerek, gerekli ve yeterli açılımların tüm imkanlarını kısıtlayacak bir strateji içinde günümüze değin ulaşmıştır. Öyle ki artık Arkoun, dinsel aklı, teolojik ve dogmatik sistemlerin körü körüne taklidiyle ortaya çıkan bir tutarlılık aracı olarak görmektedir. Bu bağlamda o, İslâm düşünce tarihi konusunda yaptığı analizlerinde, yorumcu sabitlik ve siyasal güçle özdeşleştirdiği İslâmi akıl ile özgürlük, kendiliğindenlik, değişim ya da farklılıkla özdeşleştirilen Müslümanların toplumsal muhayyilesi arasında bir diyalektik ilişkinin varlığına dikkat çekmektedir. Sonuçta Arkoun, bu doktrinci yorumun üzerinde temellendirilen İslâmi aklı, gerçek/hakiki akılla karıştırmamaya dikkat eder. Çünkü doğru akıl, aslında yapısalcı, tarihsel, dilsel ve toplumsal akıldan başka bir şey değildir.

Onun bu konudaki eleştirileri, İslâm düşünce geleneğinin öteden beri mevcut olan ciddi örneklerinden çok her zaman ve zeminde popüler alanın içinde kolaylıklı çözümlere kapı aralayan sahtelikleri hedef almaktadır. Kuşkusuz burada Arkoun’un asıl endişesi, bir yandan mevcut olup-biteni genel İslâm toplumunun gündelik bilgisine dahil etmek, öte yandan da bu geleneğin değiştirilmesi için gerekli zihinsel-entelektüel çabaya meşru bir zemin hazırlamak ve bunu radikal bir tarzda gerçekleştirmektir.

Kuşkusuz bu yargılamalarının genel olarak doğruyu yansıttığı kabul edildiğinde, tarihsel İslâm toplumunun, kendisini içinde bulduğu düşünce mirasını nasıl ve ne şekilde yeniden konumlandıracağını hesaba katmak da acilen gerekli olmaktadır. Bu bağlamda Sünni ekole yönelttiği eleştiriler Müslüman gelenekçilerin olduğu kadar beklenmedik biçimde doktriner düzeydeki modernist İslamcıların bile tepkilerine neden olmaktadır.

Toplumsal geriliğin gerçek nedenlerinin aslında düşünsel gerilikte içkin olduğu iddiası Arkoun’un projesinde ağırlıklı bir yer tutmaktadır. Bu niyet doğrultusunda, geleneksel düşünce tarihinde işleyen İslâmi aklı teşhis edebilmek için yapısalcı bir yolu tercih ederken, bu aklın geçersizliğini ispatlama, onun yerine sınırlarını kendisinin belirlediği bir ictihad yolunu ikame etme işlemi için de postyapısalcı bir yolu izlemektedir. Onun İslâmî akl’dan kastettiği şey açıkça İslâm ortodoksisi dediği şeydir ve bu da, temeli sözmerkezcilik olan, metinlerin belli bir tarz okunmasının kurumsallaşmasına dayanan bir okumayı gerektirmektedir. Bu ortodoksi, aynı zamanda İslâm düşüncesindeki müzmin durağanlığın da yegane sebebidir. Buna karşılık Müslümanların özgür muhayyilesi olarak öne çıkardığı şey ise, Derrida’nın kavramsallaştırdığı anlamıyla différance’ı yani bir tür heterodoksiyi temsil etmektedir. Böylece Arkoun, geleneksel ulemanın faaliyetlerinde somutlaşan klasik İslâm düşüncesini ortodokslukla, sözmerkezcilik ve katı bir dogmatizmle suçlarken buna karşılık İslâm toplumlarının sözlü kültürünü bir özgürlük imkânı olarak vurgulamakta bir çelişki görmemektedir. Siyasal İslâm’a karşı, kültürel İslâmı ya da halk İslâmını öne çıkarırken, bu tercihini temellendirmek için sık sık postyapısalcıların sözmerkezcilik eleştirisine başvurmayı tercih etmektedir.

Arkoun için bu çaba, bir yandan oryantalist literatür ve bakış açılarıyla hesaplaşmayı ve hatta onların gelenekselleşen yaklaşımlarının ortaya çıkardığı muğlak retoriklerine yakalanmamayı gerektirirken, bir yandan da İslâm toplumlarının eleştirel düşünceyi bloke eden, sık sık kontrol altında eriten dogmatik düşünüş biçimiyle de çatışmayı göze almayı gerektirmektedir. Bunun için eleştirel bir ön okumaya gereksinim duyulduğu kadar, tarihin kutsallaşmış bağlarından sıyrılma çabası da önemlidir. Arkoun, aslında ortodoks geleneğe olduğu gibi, Batılı bir bilim anlayışından beslenen objektivizm ve pozitivizme de aynı şiddette bir eleştirel yaklaşımı seçmiştir. Çünkü ona göre Batılı geleneksel bilginin ürettiği oryantalizm, ancak İslâmi akıl kavramını beslemeye yaramaktadır. Arkoun’un bu yaklaşımı dikkate alındığında, onun hem İslâmî ortodoks geleneği hem de yalnızca Batı bilimine değil Batılı oryantalizme de sızmış olan nesnelcilik ve pozitivizmi eleştirmeyi öncelediği açıkça fark edilmektedir. Onun bu bakış açısı Heidegger’den bu yana felsefe geleneği üzerinde köklü bir yer edinen sözmerkezcilik eleştirilerinin bir temsili olarak da görülebilir.

Arkoun oryantalist metodoloji yerine Aydınlanmanın batı düşünce dünyası içinde ortaya çıkardığı aklı önerir. Ona göre Aydınlanma, İslâmi aklın artık iyice küflenmiş seçeneklerine karşı bir araçsal imkan olarak yeniden ele alınmalı ve sıkı bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Çünkü tutsak edici, tıkayıcı, bunaltıcı bir dinsel retorik İslâmî tahayyülatı kuşatmış, radikal İslâmi hareketler de, bu kökleşmiş paradigmanın sınırları içinde bir yol arayışına çıkmışlardır. Bugünün köktenciliği (integrisme), geçmişte de ortaçağ teolojisine hakim olmuş; felsefenin gelişmesini önlemiş, bilimsel akılcılığın büyümesini engellemiş, eğitim görmemiş Müslüman halkların kültür ve tarihlerinin ihmal edilmesine yol açmıştır.

Sonuçta Arkoun, epistemolojik eleştirisi aracılığıyla bilinen gerçekliğin değiştirebileceğini düşünmektedir. Böylece düşünsel açıdan yaklaşılarak mevcut sorunların üstesinden gelinebileceğini ummaktadır. Kuşkusuz bu dönüşüm belli bir takım sıkıntıları da göğüslemeyi gerektirecektir. Çünkü Arkoun’un öğrencisi Hişam Salih’in de vurguladığı gibi “Ortaçağ’ın baskıcı metafizik tasavvurundan modern çağların özgür laik tasavvuruna taşınma operasyonu iç kanama ve dalgalı sarsıntılar olmaksızın yerine getirilemez. Bulanıklaşan gerçeğimize yaklaşır yaklaşmaz kanama ve sarsıntı artmaktadır.”

Başta gelen eserleri arasında Contribution à l’étude de l’humanisme arabe au 4e/10e siècle, 1969/1970; Essais sur la penseé İslâmique, 1973 ; L’Humanisme arabe au IVe/IVe siecle, 1975; La Penseé arabe, 1975 ; L’Islam, hier, demain, (L. Gardet ile birlikte),1978; Pouvoir et Vérité, 1981; L’Islam, religion et société, 1982; Lecture de coran, 1982 (Kur’an Okumaları, 1995); L’Islam (M.Barmans ile birlikte), 1983; Pour une critique de la rasion İslâmique, 1984; L’Islam, morale et politique, 1987; Rethinking Islam, 1987 ve The Unthought in Contemporary Islamic Thought, 2002 yer almaktadır.

(*) Felsefe Ansiklopedisi, Ed. Ahmet Cevizci, İstanbul: Etik, Cilt: 1 (Kasım), ss. 612–615. -2003-

   
Başlıklar: