Sadakat ve İstismar

-Türk Siyasetinde Yerlilik Sorunu- (*)

Türk siyasal hayatında yerlilik kavramı dinden kültüre, tarihten coğrafyaya, pek çok alana gönderme yapmak üzere kullanılır. Oysa yerliliğin siyasal istihdamında aslolan, yabancılaşma karşısında yüklendiği anlamlarda gizlidir.

İster “yerli” ister “yabancı” olsun her iki kavramın siyaset dilindeki karşılığı, gündelik dilden beslenen anlamlardan bağımsız değildir. İlgi duyulan her şeyde yerliliğe bir işaret bulunabilir, yabancı bulunan her şeyde de aynı şekilde bir uzaklık bulunabilir.

Yerlilik siyaset dünyasında din, tarih ve coğrafya bileşenleri içinde biçimlenir. Kavramın soy kütüğü, Batılılaşma ve modernleşme süreçlerindeki savrukluğu hatırlatır. Kimlik ve beyan sorunlarının ortaya çıkardığı gerilimler, aidiyet ve referans temelli yönelimlerde toplumun politik tercihlerine yönelik olarak çok az seçenek bırakmıştır. Türk modernleşme projesinde öne çıkan projeler arasında İslamcılık, Batılılaşma ve Milliyetçilik yer alıyordu. Bütün bunları meczeden bir projenin mottosu da, “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak” başlığını taşıyordu. “Yeni bir toplumu nasıl kurmak gerekir” sorusuna sentezci bir öneri paketi olarak sunulan bu öneride “yerli” ve “yabancı” olanı harmanlamakla sorunun ortadan kaldırılacağına inanılıyordu.

Modernleşme ve toplumun Batılılaştırılması için ihtiyaç duyulan yol haritası her şeyden önce politik bir dil ve lehçe üzerinden tasarlanmıştır. Bu bağlamda yeni toplumun hangi inanç ve değerler üzerinden inşa edileceği konusundaki temel belirlenim hakkı, öncelikle siyasilere aitti. Siyasette ön alanlar açısından toplumun dönüştürülmesi elzemdi ve Türkiye’nin yeniden tasarlanmasında belirleyici ana tema her şeyden önce siyasal bir yetkeyle sağlanmalıydı. Gidişatın üzerine oturduğu ekonomi-politik kadar, uygulama adımlarına yansıyan otoriteryen tercihler de son tahlilde toplumun kimyasını gözden geçirme amacı taşımaktaydı.

Bugün milliyetçiliğin bir tür mistifikasyonu olarak anlaşılmaya fırsat veren yaygın tanımları bir tarafa bırakılırsa yerlilik, her şeyden önce bir bilinç olarak “ağırlıkları atmak” fikriyatıyla hesaplaşma arzusu taşımaktaydı. Esasen modernleşme fikriyatı her şeyden önce kendine özgü bir müfredatın hayata zerk edilmesini gerektiriyordu. Toplumun yeni bir tasarımla vücut bulmasının önündeki en bariz engel tarih ve kültürden tevarüs edilen “ağırlıklardı”. Hedeflere ulaşabilmek için tarihin ve kültürün yüklerinden bir şekilde kurtulmak gerekiyordu.

Tarih ve kültür, içinde taşıdığı bütün elementleriyle gerçekte toplumun bir DNA’sı olarak kabul ediliyorsa bütün bunlardan kurtulmayı göze alanların karşı karşıya gelmeleri mukadder olan kaos ve anomiyle nasıl baş edilebilirdi? Aslında Cumhuriyet’in kurucu elitinde içkin olan kaygı, her şeyden önce devlet ve toplumu bekleyen bu kargaşayla ilgiliydı.

Yol haritası üzerinde yoğunlaşanlar, sonuçta yeni rejimin, bundan böyle hedeflerini Osmanlı duyarlılığıyla değil inkılâp otoriteryenliğiyle ancak gerçekleştirilebileceği konusunda hemfikirdiler. Ne var ki bu fikri bütünlük bile sonuçta başta ulus devletin inşa edilmesi olmak üzere, laikliğin transferi, geçmişin değerlendirilmesi, yeni bir ahlak sistematiğinin oluşturulması ve her şeyden önemlisi de yeni yurttaşlığın koordine edilmesi konusunda çok farklı eğilimleri bünyesinde taşıyordu. Saltanat ve Hilafet’ten kopma arzusunda buluşan ortak iradede bile, yeni düzenlemelerin hangi sabitelerle gerçekleştirileceği hususunda sahici bir kararlılıktan söz edilemezdi.

Yerlilik, daha başından itibaren bu kargaşanın ürettiği kavramsal sermayenin bir parçasıydı. Modernleşmenin hangi araçlarla ve hangi prosedürler eşliğinde sürdürüleceğinden bu yönelimin hangi güzergâhlardan geçeceğine kadar pek çok soruyu içine alan bu tartışmada yerlilik kuşkusuz en başat konular arasında yer almaktaydı.

Bugün yerlilik kavramına yüklenen anlam, milliyetçiliğin yeniden dizayn edilmesiyle derinleşmiştir. Yıpranmış ve aşınmış bir kavramın ulusal ve uluslar arası ölçekteki kayıplarını telafi etme amacıyla kullanılan ifade, sağ ve sol siyaset mecralarında ölçüsüz bir araçsallaştırmayla da karşı karşıyadır. Gerçi sağ ve sol politikaların kavrama atfettiği anlam ve değerler birbirinden farklıdır ve özellikle sol siyaset, “bu topraklarda bir türlü tutunamadığını düşündükleri söylemlerinin” bariz çelişkilerini yerlilik kavramı etrafında tartışma konusu yapmaktadır. Benzer bir şekilde sağ siyasi oluşumlar da yerliliğin gündelik hayattaki katkı payını oransal düzeyde artırmak ve bu payın her fırsatta temel meşrulaştırıcı olarak kabul görmesini amaçlamaktadırlar. Sonuçta gözlemlenebilir bir orana indirgenen yerlilikte, kendine özgü bir tat ve yeni bir referans arayışından söz etmek mümkündür.

Aslına bakılırsa yerlilik her şeyden önce kültürel ve dinsel sembollerin nasıl kullanılacağı konusunda tamamıyla modern sorunlar eşliğinde gündeme gelmiş bir tartışma konusudur. “Ağırlıkları atmak”, radikal modernleşmeciler için beklenilebilir bir şeydi. Bu bağlamda çerçevesini modern argümanlar eşliğinde çizen tüm siyasi eğilimler için yerlilik, bir tür bilinç sorunu olarak ele alınabilirdi.

Siyasette yerlilik genellikle sağ politik eğilimlerle özdeşleştirilmektedir. Sağ jenerasyon modern Türkiye’nin yapılanmasında karmaşık ilgileri, muğlak beklentileriyle her zaman şaşırtıcı söylemlerin adresi olmuştur. Tipik bir siyasetçinin sözgelimi dinle kültürü, tarihle coğrafyayı hep birlikte ve birbirini teyid eden bir şekilde tasarrufu gözden kaçmamaktadır. Milliyetçiliğin ana gövdesinin üzerine oturduğu sağ gelenek, siyasette ulusal ve dinsel söylemlerin modernlikle eşgüdümlü bir şekilde ilerlemesine çaba sarf etmektedir. Sağ siyasette yerlilik bir tür denge arayışıdır. Bir tür “tepkisel adaptasyon girişimi” olarak da yerlilik, sonuçta bir dengede buluşabilmenin belli başlı limitlerini göstermektedir. Toprağı, tarih ve geleneği gündelik yaşamın yeni ve modern formlarını kutsamak üzere araçsallaştıran sağ siyaset, içinde ulusalcı, milliyetçi ve Batıcı eğilimlerin saf bir karmasına yer vermektedir. Kültürel ham malzemenin yeni rejimin hassasiyetlerine paralel olarak paradoksal da olsa farklı bir düzenek içinde kullanışlılığının test edilmesi bütün bir Cumhuriyet’e yayılan bir uygulamadır.

Sol siyasette yerlilik bir tarz gericilik remziyle hatırlanır. Solun ekstrem düzeyde yabancılaşmaya fırsat veren siyaseti, toplumla irtibat söz konusu olduğunda esaslı bir irtifa kaybını açığa çıkaran yenilgilerde yerlilik tartışmalarını gündeme getirir. Solun siyasetteki başarısızlığı toplumun geleneksel kodlarını, şifre ve hissiyatını bilmemesine bağlanır. Toplumun dili, solun ya gözden uzak tuttuğu ya da açıkça kendine hedef olarak seçtiği bir repertuarı yansıtmaktadır. “Evi terk etme” metaforu içinde sol siyaset, içinde serpilip geliştiği bir dünyaya açıkça yabancılaşmayı ifade eder. Terk edilen, içinde dini ve kültürel tüm formların hükümferma olduğu bir dünyadır ve sol gelenek, kendine yabancı saydığı bu dünyayla hiçbir iletişim kuramamaktadır. Siyasetin gereklilikleri içinde toplumdan beklenen siyasi heveskârlıklarının tatmin edilmesidir. Ne var ki bu tatmin, toplumun belli başlı dinamiklerini, refleks ve hassasiyetlerini görme konusundaki kusurları nedeniyle siyasette yeterli düzeyde başarılı olamaz.

Sağ ve sol siyasetin pragmatik ilgiler içinde değerlendirmeye aldıkları gelenek ve kültür, gerçekte bir tarz istismar da sayılabilecek uyanıklık içerir ve bu inceltilmiş siyaset, yerelin frekanslarını bilmekle kalmamakta, yanısıra onu bir değer ölçütü olarak baş tacı etmektedir. Ancak kabul etmek gerekir ki bu takdim araçsallaştırmaktan öteye gitmemektedir.

Bugün yerlilik konusunda tartışılması gereken asıl sorun, siyasetin çıkarcılık üzerine kurulu yapısı içinde mevcut bileşenlerin hangi temsillerle gündelik hayatta bir dile kavuştuğunun belirlenmesidir. Ne tür bir siyasi lehçeye sahip olursa olsun toplumdaki genel geçer havayı teneffüs etmekten ısrarla kaçınan elitist bir kadro, toplumun beklentilerini doğru okuyan ve onların yaşam tercihlerini dayandırdıkları referans kalıplarını hesaba katan bir siyaset karşısında yenilgiyle baş etmek durumundadır. Böylece toplumun dili, yapısal grameri, çıkar ve zaafları konusunda yeterli özeni göstermeyen siyasetçiler açısından yerlilik, işlevsel bir kullanım aracı olarak önem kazanmaya başlamaktadır.

Türk modernleşme deneyiminin sağ ve sol aktörleri arasındaki çekişme, sonuçta yerli değerlerin nasıl kullanılacağı konusundaki bir dizi tartışmadan öteye gitmemektedir. Burada önemli olan, yerliliğin en önemli göstergeleri arasında yer alan din ve kültürel bakiyenin bugün nasıl okunacağıdır. Bu değerlere yapılacak yatırım, sonuçta siyasileri istismarla sadakat arasında bir tercihe zorlamaktadır. Yerliliğin son tahlilde bir bakiye sorunu olarak nostaljik bir ilgide karar kılması açıkça sorunlu olacaktır.

Artık yerlilik dış dünyadan gelen müdahalelere karşı bir zırh, melce ve referans aygıtı olarak seferber edilmektedir. Toprağın bir vatan, tarihin kutsal bir geçmiş ve dinin de temel birleştirici unsur olarak yeniden keşfedilmesinden söz etmek yerinde olacaktır. Yerlilik, tarihi, kültürü, coğrafyayı ve sınırlar içinde görünürlük kazanan müktesebatı ihmal ve iğfal etmemek üzere kurgulanıyor.

Siyasetin kendine özgü işleyişi içinde yerlilik, henüz toplumsal bir kazanım dili olarak bu coğrafyayla temas kurmak ya da bu toprakların sesini duyumsamak üzere kurgulanmamıştır. Nihayet istismarın çirkin kullanımı kadar sadakatin sorgusuz vefası da siyaseti bir ahlâk tartışmasına çekecek işaretlere sahiptir.

(*) Hece, Sayı: 162-164 (Haziran-Ağustos), ss. 26-28. -2010-

   
Başlıklar: