Konsept ve Konsensus

-Alevi Açılımı ve Çalıştaylar-

 Alevilerin sorunları ilk kez devlet nezdinde ele alınmaya başladı. Alevi açılımı olarak bilinen ve içinde bir dizi çalıştayın da yer aldığı girişimle devlet, şimdiye kadar olmadığı bir şekil ve tarzda Alevilerin belli başlı sorunlarını ele almayı ve bu konuda kayda değer bir mesafe katetmeyi amaçlamaktadır.

Aleviler, genellikle İslam geleneği içinde değerlendirilen bir inanç grubudur. Anadolu örneğindeki özelliklerinden hareket edildiğinde Hz. Ali merkezli diğer geleneklerden bir hayli farklı oldukları kolayca anlaşılır. Bu nedenle Hz. Ali vurgusu onları Şii, İsmaîlî ya da Nusayri geleneklerine yakınlaştırmaz. Aksine Anadolu Aleviliği olarak bilinen grup söz konusu geleneklerden pek çok iz taşısa da gerçekte özgün bir inanç yapılanması olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel mahrumiyetleri ve sık sık dışlanmışlıkla özdeşleştirilen varlıkları nedeniyle genel kamuoyu tarafından yeterince tanınmadıkları gibi haklarında doğrulanması çoklukla imkânsız kimi iddia ve ithamlarla da tarih boyunca damgalanmış ve mahkûm edilmişlerdir.

Aslında Alevilerin köken sorunu ihmal edilmemesi gereken bir tartışma doğurmuştur. Türklerin İslam’la tanışmalarının daha çok Hz. Ali yanlısı gruplar marifetiyle gerçekleşmiş olması ve Ahmed-i Yesevi’den Hacı Bektaş-ı Veli’ye ancak bir halk dindarlığı olarak değerlendirilebilecek tarzda şekillenen inançsal varlıkları sonuçta onların Sünni dünyanın kıyısında kendilerine mazbut bir yer bulma çabası içinde kalmalarına yol açmıştır.

Alevi tarihine ilişkin değerlendirmeler bugünün değer ve kıstaslarından bağımsız değildir. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ortaya çıkan pek çok isyanda Alevilerin etkin bir şekilde yer almış olması, bu çekişmelerin sosyo-politik arka planlarının göz ardı edilmesine yol açmıştır. Bu gerilim süreçlerinde vaziyet alan Alevilerin mevcut pozisyonları inanç temelli olmaktan çok, her zaman muhalefete açık ve özgürlükçü bir söylem arayışı içinde kodlanmalarına fırsat vermiştir.

Alevilerin gerek inanç gerekse kültürel varlıkları bağlamında yaşamlarını sürdürme çabaları bugün pek çok araştırmacı tarafından da kabul edildiği gibi genellikle dışlanma ve hor görülme siyaseti içinde şekillenmiştir. Bu nedenle Cumhuriyet’in ortalarına gelinceye kadar Alevilerin ne Selçuklu ne de Osmanlı tarihindeki geçmişlerinde, gündelik hayatta özellikle de kent ortamlarında apaçık bir şekilde görünürlük kazanmalarından söz etmek hiçbir zaman mümkün olamamıştır. Aleviler genelde kırsalda, merkez söz konusu olduğunda ise ancak periferide sayılabilecek bir çevrede konuşlanmışlardır. İran’dan dinsel ve entelektüel bağları kesilen Alevilerin kendi içlerinde karmaşık bir tarihten süzülerek inşa etmeye çalıştıkları inanç ve ritüelleri günümüzde modernleşme sorunlarının etkisi altında bir kez daha tartışmaya açılmıştır.

Alevilerin bugün tarikattan mezhebe oradan da bir din olarak tasavvur edilebilmelerine izin veren çıkışları bir hayli dikkat çekicidir. Alevi talepleri incelendiğinde bu isteklerin Aleviliğin hangi konumundan kaynaklandığını kestirebilmek bir hayli güçtür. Cemevlerine ibadethane statüsü isterken genel yaklaşımları, taleplerinin bilerek ya da bilmeyerek dinsel bir statüye doğru yöneldiğini göstermektedir.

Aleviliğin eklektik ve senkretik tabiatı gerçekte kendi formlarının bu gidişle asla tamamlanmayacağı konusunda akademik gözlemciler üzerinde bir algı yaratmaktadır. Yerel ve bölgesel inançlarla şaşırtıcı bir bütünleşme içinde kendini inşa eden Aleviliğin Şii-İsmaîlî teolojiden aktardığı inançlarla İslam dışı geleneklerden devşirdiği öğeler bugün son derece karma sayılabilecek özgün ancak bir o kadar da muğlâk bir bütünlük oluşturmuştur. Aleviliğin bu özelliği, onun tarifini güçleştirmekte, gerçekte ne olduğu yönündeki soruları da boşlukta bırakmaktadır. Bir din mi bir mezhep mi ya da bir kültür mü olduğu konusundaki sonu gelmez tartışmalarda bir karara varmak giderek daha da zorlaşmaya başlamıştır. Kentleşme ve modern yaşamın ortaya çıkardığı temas aralıklarını, şimdiye kadar daha çok ilişki bozuklukları ve restleşmeler içinde değerlendirilen Aleviliğin aksine, bugün gerçekte nasıl tanımlanıp algılanacağı konusunda tatminkâr sayılabilecek yeni birtakım cevaplara yönelmektedir.

Sünnilerin kendilerini dışlamakla kalmaksızın aynı zamanda inanç ve uygulamaları konusunda genel kamuoyunu yanılttıklarını düşündükleri açıklamalarına şiddetle tepki gösteren Aleviler, buna karşılık kendilerini açıklama konusunda yeterli bir çabaya sahip değildirler. Alevi tanımı etrafında ortaya çıkan kararsızlık henüz ortadan kalkmış değildir. Bu, Sünni araştırmacılar için olduğu kadar Alevi araştırmacılar için de geçerli bir durumdur.

Alevilerin artan şikâyetleri ve buna bağlı olarak dillendirilen talepleri Cumhuriyet’le birlikte kendine uygun bir kanal bulmakta zorlanmamıştır. Bununla birlikte tarihsel kökleri asla göz ardı edilemeyecek bu şikâyet katalogunun Cumhuriyet’in başlangıç dönemlerinde de pek fazla dile getirilebildiğini söylemek güçtür. Yeni Cumhuriyet de, zamanla radikal bir laiklik vurgusuyla şekillendirdiği din anlayışıyla Diyanet İşleri Başkanlığı dışında herhangi bir organizasyonun din adına faaliyet yürütmesine izin vermemiştir. Yanı sıra devlet, mistik, heretik ve tasavvufi oluşumların meşruiyetini reddetmiş, böylece Alevilik de dâhil olmak üzere şifahi ve efsanevi geleneklerin hiçbirine sıcak bakmamıştır. Nitekim Tekke ve Zaviyeler Kanunu’yla birlikte Aleviliğin gündelik yaşama erişme kanalları da yok edilmiş, en azından bu uygulamalarla topluluk, ciddi bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bütün bu gelişmelere karşın yine de Aleviler, Osmanlı bakiyesinin beslediği algıların Cumhuriyet’le birlikte son bulacağına ilişkin bir beklentiyle başta Atatürk olmak üzere yeni rejimin önde gelen aktörleriyle sadakat temelli ilişkiler kurmaktan geri durmamışlardır.

Alevilerin esaslı bir kimlik talepkârlığıyla ortaya çıkmaları 50’li yıllarda başlar ancak bu sürecin gerçekçi karşılıklarına ulaşmak için 90’lı yılları beklemek gerekecektir. Kemalizm’in verili müfredatı içinde Aleviler de Sünniler gibi ulus devletin kendine özgü marjlarıyla yaşamlarını sürdürmeye mahkûmdular. Devletin dinle ilişkisinin boyutları Hiç kuşkusuz Sünnileri de memnun etmemiştir. Ancak Aleviler arasındaki genel kanaat, her zaman devletin Sünnilikle bütünleşmiş olduğu yönündedir. Karşılıklı algılamalardaki çarpıklık o kadar ileridir ki Sünniler de Alevileri devletin asla aşikâr olmayan bir gizli ortağı olarak kabul etmekten vazgeçmemektedirler. Bu algı düzeneğinin bir hayli karmaşık sayılabilecek boyutları vardır.

Anadolu taşrasında yaşamlarını merkezlerden bir hayli uzak ve kopuk bir şekilde tam bir tecrit dayatması içinde sürdüren Alevilerin yeni rejimin laikçi temalarına her şeye rağmen umut bağlayan bir strateji ve siyasete sahip oldukları aşikârdır. Alevilere göre devletin Sünni organizasyonların işleyişini kısıtlaması bile kendi güvenlikleri açısından son derece önemlidir. Bu bağlamda tipik gettolaşma eğilimleriyle hem geleneksel anlamda taşrada hem de modern anlamda kent varoşlarında yaşamlarını sürdüren Alevilerin modernleşme sürecindeki bu ayrışmayı uzunca bir süre devam ettirebilmeleri imkânsız olmuştur. Karşılaşmalar ve buluşmalar önyargıların da etkisiyle zaman zaman gerilim alanları oluşturmuştur. Alevilerin özellikle 70’li yılların sonunda yaşadıkları kriminal düzeydeki kimi olaylar diğer inanç gruplarıyla gerçekleştirilecek olası yakınlaşmaların da önünü kesmiş olmalıdır. Çorum, Maraş ve Sivas gibi Alevi nüfus oranının belli bir yüzdeliği aştığı yerlerde öteden beri varolan soğukluk derinleşmiş, kamplaşmalar artmış, cemaat kendini biraz da bu dışlanmışlık üzerinden kurmaya meyilli olmuştur. 90’lı yıllara damgasını vuran Gazi olayları ve en son da 1993’te çoğu Alevi 33 kişinin (17’si Sünni) boğularak ya da yanarak ölümleriyle sonuçlanan Madımak olayı da mevcut havayı bir hayli karartmıştır.

Bugün Aleviler arasında ciddi bir kimlik patlaması sözkonusudur. “Biz kimiz” sorusunun cevapları etno-dini bir kimlik beyanıyla cevaplandırılmaya çalışılmaktadır. Cemaat içindeki farklılıklar teolojiden ritüele, siyasi örgütlenmelerden talep kataloglarının dizayn edilmesine kadar hemen her alanda çeşitlenmiştir. Öteden beri devletin Alevi algısı cemaati bir güvenlik semptomu olarak görmekte ısrarlıyken, cemaatin de devleti laik politikalardan sık sık ayrılmaya meyyal bir Sünni hegamonik yapı olarak görmekte ısrarlı olduğu anlaşılmıştır.

Alevilerin devlete karşı en iyimser bir ifadeyle oldukça mesafeli sayılabilecek duruşları ve giderek artan huzursuzluklarının ortaya çıkardığı gerginlikler, siyasi iradenin öteden beri üzerine eğilmeye çalıştığı bir konu olarak her zaman gündemindeydi. Alevilerle nasıl bir müzakere ortamı sağlanacağı konusunda bundan böyle etkili olabilecek kalıcı bir dil nasıl kurulabilirdi? Şimdiye kadar gerçekleştirilen uygulamaların toplam bilançosu, örgütler bazında cemaate mensup kimi gruplara ekonomik destek sunmakla yetinmekten ibaret görülmüştü. Kimi dernek ve vakıflara sunulan imkânlar ya da çoğu politik angajmanlardan öteye gitmeyen yakınlıkların sorunun çözümüne hiçbir katkı sağlamadığı da kısa sürede anlaşılmıştır.

2009 yılı itibariyle hükümet, kendi siyasi programında da yer verdiği gibi, hak ve özgürlük alanlarını mağdur gruplar adına geliştirme iddiasıyla aralarında Alevilerin de bulunduğu cemaat ve topluluklarla bir araya gelme çabası içine girmiştir. Bu kez Alevilerle gerçekleştirilecek diyalog her şeyden önce güvenlik endişesi taşımıyordu. İnsan hakları ile inanç ve düşünce hürriyetinin limitlerini geliştirme arzusu, her zaman yakıcı sorunlarıyla tanınan Alevileri de ele almayı gerektiriyordu. Ancak bu konuda nasıl bir adım atılacağı konusunda devletin birikmiş tecrübesinden yola çıkmak Aleviler için yararsız hatta incitici bile olabilirdi. Öte yandan kendi içinde sağ, sol ve radikal eğilimlerle tebarüz etmiş Alevi örgütleri de devletin şimdiki niyetini anlama konusunda tam bir açmaza düşmüşler ve bu yöndeki adımları ilkesel olarak destekleme konusundaki tereddütlerini kamuoyuna verdikleri mesajlarla paylaşmışlardır.

Birkaç temel noktada devlet, geleneksel algı biçimlerini devre dışı bırakarak Alevileri anlamaya yönelik bir adım atma gereğini duydu ve bunu toplumla açıklıkla paylaşmakta gecikmedi. Gerçekte Aleviliğin ne olduğundan-bugün kendileri için ne yapmak gerektiğine kadar pek çok konuda atılması gereken adımlar vardı.

Alevi açılımı, 2009’da start aldı. Devlet Bakanlığı bünyesinde atılacak adımların belirlenmesi amacıyla bir dizi çalıştayın gerçekleştirilmesi planlandı. Çalıştayların ana konsepti her şeyden önce Alevilerle devleti bir araya getirmek ve sorunun belli başlı boyutlarını anlamak için iyi niyetli adımlar atmaktı. Müzakere ve empatiye duyulan ihtiyaç açıkçası sıra dışı bir dikkati gerektiriyordu. Taraflar birlikte konuşmaya, karşılıklı olarak dinlemeye ve sonuçta da birbirlerini anlamaya davet edileceklerdi.

Alevi Açılımı çerçevesinde birer ön adım olarak değerlendirilebilecek çalıştaylar, kamuoyunda geniş bir ilgi gördü. Çalıştayların denenmemiş-alışılmamış niteliği konuya ilgi duyan çevrelerde derin bir merak ve dikkatle izlendi.

Aslında açılımın olmazsa olmaz birer parçası olarak tasarlanan çalıştaylarda amaç, Alevilerin mevcut sorunlarını tam bir netlikle ortaya koymaktı. Bu doğrultuda başta Alevi toplumunun belli başlı eğilimleri olmak üzere, bütün bir kamuoyunun görüş ve düşüncelerini yansıtmak üzere yeni bir temsil alanının oluşturulmasına şiddetle ihtiyaç vardı. Sorunun bilumum paydaşlarını dinlemek gerekiyordu. Sadece Alevileri değil tüm toplumu, eşitlikçi bir müzakereye davet etmek için her şeyden önce önyargılarla şekillenmiş bir dünya karşısında, her tür dışlama ve ayrımcılığa karşı ortak bir sorumluluk duymak ve kullanışlı bir dil geliştirmek gerekiyordu. Gerçekleştirilen resmi ve gayrı resmi buluşmalarda amaç, Alevilerin sorunlarının tüm toplumca kavranmasını, hatta derinlemesine hissedilmesini sağlamak ve böylece herkesin sorunun çözümüne katkıda bulunmasını sağlamaktı. Çalıştayların genel karakteri içinde Alevi katılımcılar, akademisyenler, ilahiyatçılar, sivil toplum kuruluşları, medya ve siyaset dünyasından temsilciler, öncelikle söylem düzeyindeki farklılaşmaları esas kabul edilerek bu müzakereye davet edilmişlerdi.

Çalıştayların huzur içinde sürdürülmesinde Alevi kamuoyunun katkısı da büyük olmuştur. Adeta üzerine titrenilerek sürdürülen süreçte Aleviler, sadece Çalıştaylar içinde değil gündelik hayatın değişik kompartımanlarında da fırsat buldukları her seferinde açılıma katkı sağlamışlardır. Çalıştaylar toplumun birbirini yeterince tanımadığı, birlik ve beraberliğe çok sık vurgu yapılmasına rağmen şimdiye kadar atılan adımların geçiştirmenin ötesine gitmediğini göstermiştir. Bugün artık Aleviler kendileri için “en yüksek iyi” olarak tasarladıkları taleplerini her fırsatta dile getirmekten geri durmuyorlar. Bu talepler kendi içinde çeşitlilik ve farklılık barındırsa da sorunun gelip dayandığı yer demokrasi ve insan haklarında kilitlenmektedir. Bu kilidin toplumun ortak duyarlılıklarıyla açılacağında hiç kuşku yoktur. Devletle tartışmalı ilişkiler içinde bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başarmış olan Alevilerin, yaşadıklarının emsalsiz olduğunu bugün artık herkes kabul etmektedir.

Bu bağlamda sorunun temel parametrelerinin neler olduğu kadar ve bu sorunların hangi prosedürlere bağlı kalınarak çözümleneceği de esaslı bir tartışma konusudur. Bütün bunlar çalıştay katılımcılarının entelektüel çabalarına bağlı olarak şekillenmektedir. Başından beri vurgulandığı gibi bu girişimlerde amaç önyargı ve dışlama stratejileriyle biçimlenmiş Alevi algısını dönüştürmek, Aleviler kendilerini nasıl algılıyorsa o doğrultuda fonksiyonel olabilecek bir konsepti hayata geçirmektir. Hiç kuşkusuz bu sunum, her zaman genel toplum ve devletin kıyısında yaşamak zorunda bırakıldığına kani olan bir topluluğun kendi öz çıkarlarını asla ihmal etmemeyi de gerektirir. Bu nedenle gerçekleştirilen çalıştayların nihai amacı eşitliği bozan yaptırımlara artık bir daha olmayacak bir şekilde son vermektir. Bu kararlılık gelenek içindeki devlet vatandaş ilişkilerinin alışılmış doğasını tartışmaya açmakta, yanı sıra kurumsallaşmış bir laiklik anlayışının bugün herkes için sıkıntı yaratan boyutlarını yeniden ele almayı ve tartışmayı gerektirmektedir.

Alevilerin örgütsel dağınıklığı, taleplerinde yer yer sınır tanımaz bir çeşitliliği yansıtan mevcut varlıkları açılımın gerçekleştirilmesi konusunda hiçbir zaman engel olarak görülmemektedir. Diğer inanç gruplarında da öteden beri var olan ve var olması da pek tabii olan bu çeşitlilik olsa olsa söz konusu grupların cevvaliyetini yansıtabilir. Bununla birlikte bu kargaşanın başta teoloji olmak üzere pek çok noktada belli bir kıymet kazanan modern sorunları cesaretle ele almayı göze alan yeni aktörlerin önünü açması beklenmektedir.

Sorunun üzerine kararlılıkla gidildikçe hem ihmal ve göz ardı etmelerin toplumsal meşruiyeti ortadan kalkmakta hem de sorunu bir sermaye olarak kullanmakta beis görmeyen kimi istismar alanlarının da tarihsel miatları dolmaktadır. Süreci doğru anlama ve kavrama konusunda başından beri yeteneksiz, hasis ve art niyetli çıkışlara sahip kimi istisnai aktörlerin varlığı da dikkatlerden kaçmamaktadır. Ancak bu manipülatif hatta provakatif girişimlerin, devlet, toplumdaki farklı seslere kulaklarını açtıkça, süreci etkilemekte zorlanacağından da artık eminiz. Bu nedenle iyi niyet, sabır ve kararlılıktan asla prim vermemek gerekmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken asıl konu Alevilerin kendileri dışındaki temsil grupları tarafından nasıl görüldükleridir? Dile getirdikleri talepleriyle genel kamuoyunda kayda değer bir ilgi yaratan Alevileri, öteden beri bastırılmış duygularıyla, husumet ve dışlanmışlıkla ilişkilendirilmiş imajlarıyla bugün nasıl bir seyir izliyor?

Günümüzde Alevilerin talepleri üzerine pek çok çalışma yapılmasına rağmen genel kamuoyunda bu isteklerinin nasıl algılandığı konusunda hatırı sayılır bir ilgi ve kritiğe henüz tanık olunamamıştır. Alevilerin kendi varlıklarını bir kimliğe dönüştürme çabaları oldukça yenidir ve bu adımlar çoklukla cemaat içi tartışma ve çekişmelerle şekil almaktadır. Oysa bu durumun başta Devlet olmak üzere, Sünni kamuoyu, medya ve sivil toplum kuruluşlarınca nasıl ele alındığı, sorunun kavranışı ve sınırlarının belirlenmesi açısından bir hayli önemlidir.

Alevilerin kimlik beyanları ve siyasetleri çok yönlü ve karmaşıktır. Şifahi bir kültürel kod olarak Aleviler, modernleşme sürecine sınır tanımayan bir hevesle dahil olmuşlar, geleneksel kabul, inanç ve ritüellerinin pek çoğunu bu hengamede ya kaybetmiş ya da bir hayli aşındırmışlardır. Öteden beri senkretik ve eklektik bir inanç dizgesi olarak tanımlanan Aleviliğin, bugün gelinen noktada da ilişkiye geçtiği yeni birtakım form ve kabullerle temas içinde olmasının yadırganacak hiç bir yanı yoktur. Esasen Alevilik, her şeyden önce toplamda her fırsatta yeniden şekillenen ve biçimlenmesini süreklilik içinde devam ettiren bir yapılanma olarak tarif edilebilir. Ne var ki yeni arayış ve yönelişlerin ürettiği tartışmalar, Aleviliğin tarihsel imge, imaj ve ilkelerini her bakımdan altüst etmiştir.

Alevilerin Sünniler Sünnilerin de Aleviler hakkındaki yargıları kabul edilemezdir ve bütün bunların sonuçta bir ezberin ötesine geçmeyen, ağırlıklı olarak da geleneksel kabullerle şekillenen kimi yargılardan beslendiği açıktır. Aleviliği Hz. Ali eksenli bir inanç ve düşünüş biçimi olarak görmekle sınırlı olmayan yaygın Sünni bakış açısı, bugün ciddi anlamda içselleşmiş tarihsel algılarıyla yüzleşmek zorundadır. Öte yandan geleneksel Alevi bakış açısı da Sünnileri Hz. Hüseyin’i Kerbela’da şehid eden Yezid’in varisleri olarak görmektedir. Aleviler de sağlam verileri devreye sokarak bu inançlarıyla cedelleşmek zorundadırlar. Bu yaklaşımların tarihsel verilerle desteklenmesi hiçbir şekilde mümkün olmasa da bugün yaygın bir şekilde sahiplenilmiş rahatsız edici önyargıların temelinde bu bakış açılarının yer aldığı inkâr edilemez. Bu iddiaları besleyen başka birtakım görüşler de vardır ve bunlar, her iki topluluğun birbiriyle olan ilişkilerini kritik bir eşikte tutmaktadır. Çünkü bu suçlama ve yargılar ancak birkaç yüzyıl öncesinin tarihsel gerçekliğinde kendine bir zemin bulabilmiş siyasi ve teolojik hizipleşmelerle ilişkilidir.

Alevilerin Sünniler hakkındaki yargıları gasp, zulüm ve ayrımcılık üzerine inşa edilmişken, Sünnilerin Aleviler hakkındaki yargıları da ihanet, sapkınlık ve cehalet üzerine inşa edilmiştir. Bu karşılıklı yargı(lama)ların bugün için hiçbir anlamının kalmamış olması beklense de söz konusu değerlendirmeleri hiç yokmuş gibi saymak da artık devasa bir soruna dönüşen Alevi olgusunu çözme konusundaki her bir adıma karşı kayda değer bir kısıtlama yaratmaktadır. Karşılıklı önyargılardan beslenen geleneksel tutumlarda bugün için kısmi bir rahatlama söz konusu ise de yine de esaslı bir önyargının varlığı ortadadır. Bu çerçevede yargı ve tutumların gözden geçirilmesi söz konusu olduğu da gerek Alevilerin gerekse Sünnilerin birbirleri hakkındaki değerlendirmelerinde bugün ciddi bir farklılaşmanın olduğu ne yazık ki söylenemez. Bu bağlamda belirtmek gerekir ki ne Alevilerin Sünniler ne de Sünnilerin Aleviler hakkındaki ithamları kayda değer bir gerçekliğe sahiptir. Uzunca bir sürece yayılan karşılıklı suçlamalar ve buna bağlı olarak gerçekleşen kopmalar, gerçekliği yeniden kurgulayan bir duyarlılık karşısında, gündelik hayatın sabiteleri olarak direnmektedir.

Cumhuriyet’in ulusal tabanlı laiklik siyaseti Sünniliği makul ve meşru düzeyde dinselliğin ana damar referans kalıbı olarak belirlerken Aleviliği de yer yer Türk laikliğinin biricik teminatı olarak yansıtmaktan kaçınmamıştır. Bununla birlikte devlet, hiçbir zaman Aleviliği Sünnilikten ayrı bir blok olarak görme temayülünde de olmamıştır. Genelde yapılan Aleviliği Sünniliğin hegamonik ağına ve etkisine açık tutmak ve onu çok kere heterodoks bir öge olarak gören yorumları Devlet diline dahil etmektir.

Aleviliğin gerçekte ne olduğu, yaşama biçiminin hangi inanç ve ritüel özelliklerinden beslendiği bugün önemli ölçüde akademik dünyanın ilgisini çekmiş durumdadır. Pek çok araştırmacı Aleviliğin kökenleri, inanç ve ibadet uygulamaları hakkında fikir beyan etmektedir. Bu beyanların her birinden farklı birer Alevilik çıksa da sonuçta bütün bu ilgilerin Aleviliğin kimliğini sağlam bir eksene oturtma konusunda ciddi katkılar sağlayacağı inkar edilemez.

Aleviler, kendi inanç, ilke ve uygulamalarını günümüz koşullarında nasıl sürdürecekleri konusundaki tartışmalarını kabaca muhafazakâr ve radikal Alevilikler diyebileceğimiz iki ana kulvar üzerinden sürdürmektedirler. Muhafazakâr Alevilik, gelenekten beslenen bakiyeye sadakatle sarılmanın gereğini vurgularken, radikal Alevilik de daha özgün bir kimlik arayışı içindedir. Bununla birlikte Devletle ilişkilerinde her zaman sorunlu olan tabiatına rağmen pek çok Alevi, kuşkuya mahal bırakmayacak bir sadakat vurgusu yapmaktan geri durmamaktadır. Genel Sünni kamuoyu kadar Alevi kamuoyu da her zaman ülkenin birlik ve beraberliğine duyulan özlemi vurgulayan yüksek şiarlara atıf yapmaktadır. Devleti kendilerine karşı tutumlarında her zaman problem kaynağı olarak gören pek çok Alevi, sonuçta bunu radikal bir muhalefete dönüştürme çabası içinde olmak yerine, durumun yeniden düzenlenmesi arzusunu yinelemektedir. Her iki Alevilik tarzına şaşırtıcı bir şekilde karışmış görünse bile, gerçekte asıl muhalif retorik sol Alevilik tarafından gündelik hayata dahil edilmektedir.

Alevilerin ısrarla dile getirdiği sorunlar, merkezinde eşitsiz ilişkilerin yer aldığı dışlanma ve hor görülme endişelerinde düğümlenmektedir. Gerçekten de yüzyılların biriktirdiği sıkıntıların, mahrumiyet ve mağduriyetlerin giderek her türlü kalıba girebilen özgün bir kültür ürettiği göz ardı edilemez. Aleviler, bugün dile getirdikleri taleplerine sahip çıktıkça, mevcut kuşatmaları yarabileceklerini düşünmektedirler. Cemevlerinin yasal bir statüye kavuşturulması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ideal laiklik normları etrafında yeniden ele alınması ve manevi önderleri olarak bildikleri dedelerin kaybolmuş ya da reddedilmiş statülerinin takviye edilmesi gibi pek çok öneri, gerçekte Alevilerin kendi güvenlik alanlarını tahkim etmeye yönelik arayışlarının birer sonucudur.

Görece 80’li yıllarda başlayan ve hem Sünniler hem de Aleviler arasında açık bir canlanma işareti taşıyan meşhur uyanışın (dinsel uyanış) belli başlı unsurları arasında her iki topluluğun kimliklerini yeniden tanımlama çabası öne çıkmaktadır. Bu süreçte devletin Sünni topluma arka çıktığına dair yaygın Alevi yargısına karşılık Sünnilerin de Devletin her kademesinde Alevilerin öne çıktığına dair kanaatleri sabit bir inanca dönüşmüştür. Başından beri Devletin Sünni bir yapıyı deruhte edecek şekilde kurumsallaştığına dair yapıla gelen değerlendirmeler hiç kuşkusuz pek çok Sünni için hiçbir zaman inandırıcı olmamıştır. Aynı şekilde bu tespit, tersi söz konusu olduğunda Aleviler için de geçerlidir. Aslında Devletin, Osmanlı bakiyesi olarak temerküz ettiği dini, yeni rejimin çıkarlarıyla buluşturacak bir oluşuma imkân verecek biçimde düzenlemesinden yola çıkılarak bu durumdan Sünni ya da Alevi hissiyatını besleyecek bir sonuç çıkarmak hiç de mümkün değildir. Devletin dinle olan ilişkisi bu tartışmanın dışında cereyan etmektedir.

Alevilik bir sorun olarak ele alındığı her seferinde, konuyu Devlet (Diyanet), Sünni kamuoyu ve popüler medya boyutuyla ele almak zorunludur. Bu bağlamda Alevilerin Devlet katmanlarındaki konumları pek az ele alınıp incelenmiştir. Devletin, Diyanet’in, Sünni kamuoyunun ve medyanın yaklaşımları birbiriyle hiçbir zaman örtüşmeyen bir çeşitlilik arz etmektedir. Bu nedenle söz konusu çeşitliliği ihmal eden bir yaklaşım ciddi bir perspektif körlüğünden asla kurtulamayacaktır. Bu nedenle farklı bileşenleriyle Türk toplumunda Alevi algısının nerelere sarktığını, nelere tekabül ettiğini görmek gerekir.

Bugün tamamlanan çalıştayların ortaya çıkardığı gerçek, başta ihmal olmak üzere devletin gerekli özeni göstermekte gecikmesine paralel olarak ortaya çıkan ve karşılıklı önyargıları açıkça besleyen cehalettir. Yedi çalıştay etrafında sürdürülen müzakereler tamamlanmış, hükümet hazırlanan ön raporu kamuoyuyla paylaşmıştır. Şimdi genel kamuoyunda bu rapor çerçevesinde tartışmalar devam etmektedir.

Planlamaya bağlı bir şekilde hazırlanacak olan nihai rapor, başta çalıştaylarda ortaya çıkan genel geçer eğilimler olmak üzere, bu süreçte kamuoyunda öne çıkan diğer düşünce ve önerileri de içine katacak bir şekilde sorunun çözümüne ilişkin bir yol haritasını hatta bir projeksiyon demetini siyasi iradenin inisiyatifine takdim edecektir.

   
Başlıklar: