Türk Aydını, İslâm ve İnsan Hakları (*)

ÖZETBu makale, Türk modernleşmesinin öncüleri arasında yer alan aydınların, insan hakları ve İslâm konusundaki güncel rollerini tartışmaya açma niyetindedir. Yazara göre erken Cumhuriyet koşullarında toplumsal değişimin tipik birer öncüsü olarak kayda değer sorumluluklar üstlenen aydınlar, günümüzde ciddi bir güven kaybı yaşamaktadır. Çalışmada bu kaybın serüveni sonuçları itibariyle tartışılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Entelektüel, Türk Aydını, İnsan Hakları, İslâm

  

Okumaktan mana ne,

Kişi hakkı bilmektir;

Çün okudun bilmezsin,

Ha bir kuru emektir.

Yunus Emre

Bu çalışma, aydınların toplumsal hissiyat içindeki konumlarını paylaşıma açma niyetiyle kaleme alınmıştır. Aydınların kitleselleşen imajı, sanıldığı gibi her zaman olumlu bir çağrışım alanı üretmez. Aslında farklı referans dünyalarına bağlı aydınların katılımıyla gerçekleşen bir oturumda insan hakları ya da din konusundaki bir tartışmaya tanıklık etmek, Türkiye örneğinde aydınların yerini, duruşunu, refleks ve beklentilerini yeniden görmek açısından vazgeçilmez fırsatlar yaratır. Toplum açısından da bu fırsatlar, sadece aydınlar üzerine genel geçer iddialar üretmekle sınırlı kalmaz; toplantı içinde yer alma ve tartışmaya dahil olma çabalarındaki ısrarlılığın da okunmasına imkan verir. Türk aydınının kesin bir referans dünyasına ait olma mecburiyetiyle başlayan trajedisi, insan hakları, aydın ve din gibi konuların verili siyasetin sınırlarına sadık bir şekilde ele alınıp tüketilmesiyle daha da derin bir hüzün yaratır.

Türk aydınının aslında genel olarak din özel olarak da İslâm hakkında dikkate değer bir aymazlıktan fark edilir bir cehalete varıncaya değin sonuçta aynı kapıya açılan bir değerlendirmeye kolayca tabi olması, gerçekte mevcut problematiğin kronikleştiğini de gösterir. Türk modernleşmesinin başat aktörleri arasında yer alan aydınları, ortalama bir teoloji birikiminden uzakta görmek, insan hakları konusunda da “insan merkezli bir hak” temelinden uzak düşerek, daha çok “kimin için insan hakkı” sorusuna cevap arayan bir yönelim içinde bulmak elbette sıkıntı vericidir. Hiç şüphesiz bu gözlemleri, “gerçek” entelektüel duyarlılığın herhangi bir düzeyiyle ilişkilendirmek oldukça zor olmalıdır. Aydın kavramı her zaman çekicidir ve pozitif anlamlarla yüklüdür. Genel aydın tipolojisinin taşıdığı değerler, anlam ve tavırlar toplumumuzda da her zaman aranan özelliklerdir. Ne var ki bu arama, çok kere bir hayal kırıklığıyla son bulur. Bizde aydınlara ilişkin bir beklentiyi, tipik görünümler üzerinden sürdürmek oldukça zordur. Gerçi aydınları bu bağlamda mazur görecek bir dizi değişkenin varlığını da göz ardı etmemek gerekir. Ortada gezinen tipik aydın görüntüsü, hem aydının hem de Türkiye’nin özgül/filiî koşullarından beslenir/pekişir. Son tahlilde zorluk Türkiye söz konusu olduğunda hiç de şaşırtıcı görülmez..

Sorunlu Bir Kategori

Türk aydını, modernleşme tecrübesiyle olduğu kadar gelişme stratejileriyle de yakından ilişkilidir. Aydınlanmadan mülhem bir arayış, İslâm’la aydınlarımız arasında artık neredeyse kemikleşmiş bir kopma yaratır (Subaşı, 1996). Türk aydınlanmacılığı, pozitivizm, rasyonalizm, sekülerlik, bireysellik, işbölümü, kurumsallaşma gibi dinamiklerin oluşturduğu bir harita içinde yeni bir dil peşindedir. İlerlemecilik içkin bir temadır. Toplumsal bağlamdaki formülasyonu ilericilik-gericilik çekişmesinde karşılık bulur.

Hemen her konuda sathilikten uzak bir derinlik talebiyle gündelik hayata ilişkin açıklamalar peşinde koşma iddiasındaki aydınların, din söz konusu olduğunda ciddi bir derinlik taşıdığına tanık olmak ham bir hayalden öteye geçmez. Bu konuda söz söylenmiş ve aydınlar için tartışma bitmiştir. Din konusundaki hazır aydın yaklaşımları ve artık son noktayı koyduğundan emin kararlılıklarla buluşan aydın tavırları, her zaman toplumsal vicdanı örseler. Toplumumuzda ciddi bir karşılık bulan ve son yıllarda özellikle gündelik yaşam dünyasını derinden etkileyen dinsel-fenomenolojik hareketlerin yorumlanması konusunda da, eski bildik açıklamaların yeterliliğine olan güvenle bir dizi argüman yinelense de, bütün bu açıklamaların tatminkâr bir anlam taşımadığı kolayca fark edilir. Zaten bu hazır ve çok kere ithal teoriler, yeni durumların anlaşılmasında etkili olmaz, açıklama girişimleri inandırıcılığını kolayca yitirir.

Bu nedenle aydınlar, her zaman sorunlu bir kategori olarak değerlendirilir. Gerçi bu değerlendirmelerde onların çekim gücü yüksek prestijlerine erişilmezliğin psikolojik ağırlığı göz ardı edilemez. Ancak ortalama eleştirilerin odağında, aydınların toplumsal bellekten, toplumsal taleplerden, toplumsal gerçeklikten ciddi ve hissedilir bir şekilde uzak kaldıkları iddiası ve kanaati yer alır. Seçkinci, elitist ve elden geldiğince toplumunun sorunlarına yabancı bir tipoloji, öteden beri sorunlu kabul edilen genel aydın eleştirilerine destek verir. O, tez üretir, ancak ürettiği tezlerin menzili konusunda bir geri bildirime ihtiyaç duymaz. Hiç şüphesiz bu iddiaların değeri, derinlemesine gözlemleri ve ampirik deneyimleri gerekli kılar. Ancak kitleselleşen bilgi fazlasıyla ürkütücüdür.

Aydınların söylemleri, bir tercüme havasında değerlendirilmeleriyle veya toplumsal düzenekte birer yabancı olarak kodlanmalarıyla ya da gündelik hayatın içindeki ayrıksılıkları göz ardı edilerek çözümlenemez. Gerçi inatçı bir gelenekselliğin, farklılıkları göz ardı eden boyutları, aydın eleştirilerinde her zaman dikkate değer yanlışlara yol açar. Aslında aydının Said’in de dediği gibi genel ortama uyum sağlaması beklenemez. Çünkü yine onun ifadesiyle aydın, özgüllüğünü biraz da bu özelliklerine borçlu olmalıdır. Sonuçta o, “sürgün”, “marjinal” ve “yabancı”dan başkası değildir (Said, 1995:14). Geleneğin dünyasında aydın, kendini her zaman dışarıda bulur. Çünkü modernleşme süreci toplumsal bağlamı yerle bir etmiştir ancak geleneğin yeni bir hatırlanışı onu modern kalıplar içinde biteviye yaratma konusunda topluma şaşırtıcı bir direnç katar. Ancak bu gerçek, aydının varolan kimliğine aşina olanlar için ikna gücü yüksek bir mazeret üretmez. Çünkü bizde aydının konumu, toplumsal yapının ağır işleyen değişimiyle ilişkisiz bir şekilde tasarlanmıştır. Nihayet aydın toplumuyla karşılaşmaz, yüzleşmez, kendini farklılıklarını mitikleştirerek inşa eder. Öte yandan derin toplumsal muhayyile, kendi sorunlarına kulak veren, toplumsal açmazlar karşısında duyarlı, öngörü ve hissiyatıyla genel düzeneğin farkında olan aydınları kabullenmekte ise şaşırtıcı bir heyecana sahiptir.

Muğlak, Müstear ve Mürtet

Entelektüel hayat, iki koşulda serpilip gelişir: entelektüellerin göreli olarak bağımsız bir konumda olmaları ve büyük ölçüde okur yazar olmayan toplumda eşsiz bir konumda olmaları. Demokrasi, kitlesel okur-yazarlık ve bürokratikleşme; bunlar bağımsız entelektüelin rolünü sarsmaya eğilimli olan etkenlerdir. Bu bağlamda entelektüellerin giderek gözden düşmeye başladığı da söylenebilir (Marshall, 2003: 202).

Bizde ise aydınlar üzerinde bir tanım birliğine ulaşmak her zaman zordur. Bu zorluk, aydınların sosyal orijinlerinde içkin olan çeşitlilikleri ve değişik hâlleri yansıtır. Türk modernleşmesinde, çağdaş Batı normlarına ulaşmak temel hareket noktası olarak görülür. Çok kere Batılılaşmayla modernleşmenin aynı anlamları taşıyan ortaklıkları belirgindir. Aydınlar bu yönelimde kilit rollere sahiptirler. Son dönem Osmanlı toplumunda aydınlar birer münevverdirler ve geleneksel toplumu mevcut yaşam kalıplarından kurtaracak kimi arayışlarla temayüz etmişlerdir. Cumhuriyet’le birlikte aydınlar, Batılılaşma serüveninin başat aktörleri olarak, toplumu aydınlatmayı, onları yönlendirmeyi görev edinirler. Son tahlilde aydınlar, kurtarıcı misyonlarına sadık kalırlar, kendileri kurtulmuş ve tabii ki kurtarıcıdırlar. Geride kalanlar ise aydınlar marifetiyle kurtarılmayı bekleyen bir acizler topluluğudur. Ne var ki aydınların memur ve bürokrat kimlikleri, bağımsız düşünce üretmeleri konusunda apaçık kuşkulara yol açar. Devletin bürokratik ve aylıklı dünyasına eklemlenmiş aydınlar (Marshall, 2003: 202), son tahlilde bu bağımlığın gerektirdiği şekilde sadakatin sahibi olarak ünlenirler. Bu ilişkisellik, devlet-toplum ilişkilerindeki yönelimlere paralel bir şekilde aydının konumunu şekillendirecektir. Ne var ki kişisel tercihlerini dışa vurdukları her seferinde, baskıcı temayülleriyle resmedilmekten kurtulamazlar (Davudoğlu, 1987).

Türk aydınları üzerine konuşmak her zaman bir genellemeye izin verir. Aydınların genel olarak ürettikleri vizyon, bu çerçeveyi zorlayan entelektüellerin sınırın dışına çıkmalarını hızlandırır. Toplumsal bellek, Türk aydını konusunda, aydın duyarlılığının maliyeti ve hedefleri konusunda ancak yabancılaşma çerçevesinde ele alınabilecek bir tartışma alanı yaratır. Gerçekten de belli bir kategori içinde ele alındığında aydınların kapalılığı (muğlak), gizemlilikleri (müstear) ve her zaman mevcut yola karşı mesafeli duruşları (mürtet: mürted) dikkat çeker.

Popüler Türk aydını üç temel özelliğiyle entelektüel açıdan tartışılıp-sorgulanır, bu özellikleri onu sahici bir dünyadan uzaklaştırıp/ayrıştırır. Esasen bu niteliklere mesafe koyan, ya da bu sıyrılmayı başaran aydınları da söz konusu kategori içine hapsetmek gereksizdir. Aydınlarımız muğlaktır, çünkü, kapalı ve adeta kilitlidirler. Zor anlaşılır ve karışıktırlar. Söylediklerinin çoğu belirsizliğe mahkûmdur, içeriği kuşkuya yol açar, anlaşılmazlık bariz karakterleridir. Ancak bu belirsizlik onları mutlu eder. Müsteardırlar, çünkü duruşları iğretidir, sahici değildir. Kendi adlarıyla varolmazlar, rolleri ısmarlama ve emanettir. Taşıdıkları rollerinden nasıl ve ne zaman ya da hangi koşullar eşliğinde vazgeçecekleri, yeni rollere nasıl adapte olacakları merak konusudur. Kendilerine ait olmayan bir roller kümesi kullanılır; bu roller, aidiyeti, cemaati, aşinalığı gündeme getirir. Sonuçta muğlak ve müstear olmak, aydını mürtet yapmaya yeter. Toplumun genel geçer dünyasıyla sadece dil ya da kimlik açısından kopmaz, onun istikametinden de kendini koparmayı başarır. Mürtettir, çünkü o artık “yol”dan çıkmıştır. İrtidat etmek, aydın olmanın neredeyse temel bir koşulu olur. Zaten bütün bu özellikleriyle onun inat ve gücü, ancak mürtet olmaya yetecektir. Toplumsala sirayet eden epistemolojik bunalım aydınları yorar (Arslan, 1988).

Dünya ölçeğinde bakıldığında da aydın, kurumsal olarak aşınmıştır. Artık gerçek bir entelektüelin kendisine yüklenen özgül bir kişiliği yerine getirdiğini düşünmek imkansızdır. Modern dünyada aydının biricik rollere sahip olduğunu düşünmek neredeyse zordur. Eğitim olanaklarının artması, iletişim olanaklarının kitleselleşmesi, sınırların görece ortadan kalkması, aydınlara yüklenen ya da onlardan beklenen rolleri de zayıflatmıştır. Hatta bu nedenle aydınların açıkça tanımlanmış bir grup oluşturabildiklerinden söz etmek bile zordur. Geleneksel düzlemde bakıldığında, entelektüelin rolü, düşünürlük ve hakikat arayıcılıktır. Hatta entelektüeller, Avrupa’da Rönesans’tan on dokuzuncu yüzyıla kadar yüksek kültürün yaratıcıları olarak görülürler. Farklı entelektüel yapılanmalar, geleneklere bağlı toplumlara yeni fikirler ve yeni bilgiler sokarak toplumu sözcüğün gerçek anlamında değiştirmişlerdir (Marshall, 2003: 201).

Aslında aydınların rolleri ve genel toplumsal hayat içinde nasıl kavrandıklarına ilişkin algıların yeri burası değildir. Ancak İslâm ve insan hakları söz konusu olduğunda genel aydın perspektifine hakim olan temalar bu kopukluk ve ayrışma zemini üzerinde inşa edilir. Toplumsal bağlamda içkin olan değerler gelenekle modernlik arasında bocalamalara yol açar. Aydınlar tercihlerini en erken yapan bir kategori olarak dikkat çeker. Toplum nezdinde aydınlar, dil yönünden kopukluğu, evren açısından yabancılığı, hedef açısından da zıtlaşmayı temsil eder. Toplumun aydına atfettiği değer bu çerçeve içinde netleşir. Aynı durum aydınlar için de geçerlidir. Aydın da toplumu bağnazlık, geri kalmışlık, taşralılık-köylülük, bilgisizlik-kültürsüzlük kavramları eşliğinde açıklamaya çalışır. Toplumu geren her tartışma, ya da bilişsel dengeyi sarsan her tür çatışma, yine de aydınların dışında gerçekleşir. Bu bağlamda aydınlar kendilerini “fildişi kule”de görmeyi tercih ederler.

Sorunlar ve Maliyetler: Aydınlar ve Haksızlıkları

İnsan hakları sorunu modernleşme sürecinde açıkça ortaya çıkan gerilim ve savrulmalar eşliğinde yaşanan bir hırpalanmayı yansıtır. Değişme her toplumsal evrende birbirinden farklı yönelimlere yol açar. Gerçi değişim kaçınılmazdır ancak sonuçları sürekli tedirginlik yayar. Toplumun yeni durumlara adapte olması zaman alır. Aydınlar yine de bu bağlamın dışında kalmayı sürdürür.

İnsan hakları sorunu keşif duygusu geliştikçe göreceliğini daha bir artırır. İnanç temelli sorunların ortaya çıkardığı toplumsal gerginliklerde aydınlar bir uzlaştırıcılık görevi üstlenmezler. Referans dünyaları, mevcut sorunları bütüncül bir şekilde görmelerine izin vermez. Toplumsala olan duyarlılıkları sorunludur. Tartışmaya açıktır.

Türkiye söz konusu olduğunda İslâm bir dizi temel tartışma konusunun odağında yer alır. Laiklik ve demokrasi tartışmalarında bile İslâm devre dışı tutulur. Eski ve arkaik yapının devamlılığı İslâm’ın garantörlüğüne bağlanmış gibidir. İslâm tartışmalarında aydınlar, her zaman ilkel bir dönüşüm çağrısının varlığını hissederler. Bu hissediş, İslâm konusundaki genel bilgisizliğin dünyasında gelişir. Gerçekten de bir din olarak da bir kültür olarak da İslâm’ın aydınlar söz konusu olduğunda, tutarlı bir şekilde öğrenildiği söylenemez. Çok yerde İslâm sadece İslâmist eğilimlerle ilişkilendirilir. Toplumun ortak bir kodu olarak, dinsel tercihi olarak, onun yaşantısına damgasını vurmuş bir kök paradigma olarak anlaşılmaz. İslâm’a ilişkin bu zayıflık, meşruiyet sorununu da gündeme getirir. Toplumsal meşruiyetin başat bir öğesi olarak din, doğru okunmadığı takdirde, sosyal ilişkiler ağının yönelimini doğru bir şekilde kestirmek de mümkün olmaz (Subaşı, 1995).

Bir tipoloji yaratan aydınların başta İslâm olmak üzere pek çok konudaki entelektüel duyarsızlığı ve yetersizlikleri bu verimsizliği aşma çabasında olan pek çok kişinin dışarıda kalmasını zorunlu kılar. Toplumsal yapıyı anlama, ondaki gizil şifreleri çözme çabası, toplumla aynı çizgide yer almayı gerektirmez. Esasen entelektüelden beklenen de odur. Nitekim entelektüel, “çağının ve içinde yaşadığı toplumun durumu ve sorunları hakkında zengin bir bilgi birikimine sahip ve bu birikim temelinde analiz, sorgulama, değerlendirme yapan, düşünce üreten, daha iyi bir toplum ve giderek daha iyi bir insanlık için gerektiğinde politik eylemde bulunan bir insan tipi”dir (Özlem, 1995: 207).

İnsan hakları sorunu aydınların referans ve aidiyet düşünceleri içinde ele alınıp tanımlandıkça, bu ilgi genel insan hakları çerçevesini zorlar. Çünkü ideolojik, etnik, siyasi kalıpları aşarak insana ulaşmak aydın için gerekli ancak bir o kadar da zor bir deneyim olur. Ya verili siyasetin dünyasına sadık bir açıklama peşinde olarak ya da kendi kavramsal dünyasının sınırlarını koruma çabasıyla ilişkili bir hassasiyettir bu. Söz konusu duyarlılık ekseni, toplumdaki genel insan hakları beklentisini maniple etmeye yol açar. Çok kere aydın reflekslerinin sorunu çözmek mi yoksa bir provokatif çabayla örtmek anlamına mı geldiği açıklığa kavuşmayı bekler. Ötekileştirme kültürümüzde içkin değildir. Ancak aydınlarımız çok kere toplumsal ilişki formlarını bu bağlama hapsederek okumaya çalışır. Ötekileştirme başkasının hak talebini görmezlikten gelir, susturur ve örter (Subaşı, 1999). “Anlamlı belirtisel suskunluk”, ötekinin hissiyatını bastırmaya yarar. Bu bağlamda kültürel sermayemizde işlevsel olan zulüm, zalim, mazlum gibi pek çok kavramın aydın dünyasında bir anlamı olmaz. Toplumsala olan mesafelilik, onun yaşadığı her türden gerilime karşı da bir kayıtsızlık alanı üretir.

Pek çok aydın için düşünce ve inanç hürriyeti önemli bir deneyim alanı olarak hatırlanır. Bu deneyimin tarihsel açıdan yakıcılığı aydınların katılımlarını artırması yönünde beklenti yaratır. Ne var ki Türk aydını bu konuda bile, sınırları zorlayan bir üst dile ulaşma şansına sahip değildir. Özgürlük talebi kelime oyunlarıyla, küçümseme ve dışlama temrinleriyle geçiştirilir. Bu bağlamda, sağ ya da sol cenahta kalmanın ayırt edici bir özelliği görülmez. Öyle ki aydınlar arasındaki referans dünyalarının farklılığı da entelektüel hayatta ciddi bir ayrışmaya yol açmaz.

Aslında aydınlar nezdinde, ötekini dışlama ya da görmezlikten gelme eğiliminin daha belirgin bir görünüme sahip olması, her zaman dikkat çekici bir ayrışmaya destek olur. Dinsel hak ihlalleri seküler aydının dikkatini öteden beri çekmez; ne var ki gündelik hayattaki pek çok ihlal, eğer bütün bunlar dinsel bir bağlama oturtulmamışsa İslâmist aydının da pek sorunu olmaz. Bu bağlamdan hareketle söz konusu aydınların, genel dinsel yaklaşımlarında insan hakları ve din sorununun belli bir kategoriye hapsedilmiş olarak değerlendirildiği de gözden kaçmaz.

Meşruiyetin başat kaynakları arasında olan din, bugün özellikle aydınlar nezdinde çok kere görmezlikten gelinme noktasındadır. Din, inanma ve reddetme temelinde ele alındığında da durum pek fazla değişmemektedir. Kültürel gerçekliğin en önemli bileşenlerinden biri olan dinin, bu şekilde yadsınması aydının muhtemel reflekslerini de kötürümleştirir. İslâm’ın, günümüz dünyası için her zaman bir imkan olarak vaat edebileceği tarihsel katkılarının güncellenmeye, tazelenmeye, yeniden üretilmeye açık olan değerleri, aydınların yeterince ilgi gösterdiği bir tartışma alanı olmaz. Karşılıklı görmezlikten gelmeler bazen daha derin bir üslup sorunuyla da harmanlanır. Dinsel referans çerçevesinde insan hakları sorununa yaklaşanlar için, sorun çok önceden halledilmiş olmalıdır, sözgelimi İslâm’ın kaynaklarına eriştikçe bu sorunların yersizliği, çözüm önerilerinin hafifliği anlaşılır. Bu iddiaya bağlılık, gündelik hayattaki gerçekliğin örtülmesini hızlandırır. Duyarsızlık, daha üst bir söylemin kuşatıcılığına sık sık göndermede bulunularak meşrulaştırılmak istenir. Bu erişimin niteliği ve maliyeti ise çok az tartışılır. Çok kere dışa kapalı bir elitist dille gerçekleştirilen tartışmalarla bütünleşen sorun, sınıfsal aidiyetlerin yarattığı kuşatmaya teslim olmak zorunda bırakılır. Sıkı bir argümanın hak ihlallerini gidereceği saplantısı kabul görür. Kuşkusuz bu zayıf tasavvur alanı, niyet eksikliğinden de kaynaklanır.

Oysa Türkiye insan hakları sorununun pek çok boyutuyla her zaman haşir-neşir olan bir ülkedir. Bu ihlaller alışıldığı şekliyle her zaman devlet-vatandaş karşılaşmasına kilitlenmez. İhlaller,kültürel, etnik, dinsel, cinsel ya da hiyerarşik temelli her alanda kendine bir zemin bulabilir. Aydın tercihleri sorunun kaynağını kestirmede her zaman panik davranır ancak bu kestirimlerin derinlikli bir tartışmaya olan ihtiyacı geç fark edilir. Değerler farklılaşması, yabancılaşma, kültürel alt-üst oluşlar, ahlâki ortaklıkların kaybı bu gerilimli tabloyu netleştirir. Gerçi hak ihlallerinin keşfedilmesi her zaman bu duyarlılık ekseninde gerçekleşmez. En az bunun kadar bilgiyi de gerekli kılan bir arayışa da gereksinim duyulmalıdır. Çünkü genel insan hakları söyleminin ortaya çıkardığı birikimden ve yine bu bağlamda oluşan kazanımlardan habersiz bir duyarlılık, sınırlı bir tasavvur alanı yaratır. Gettolaşmadan medet uman aydınların somutlaştırdığı profil, gerek sağda ve solda gerekse dinsel yapılanmalarda açıkça sorunlu sayılabilecek bir analitik çerçeve üretir. Aydınlar bunu tartışılmaz bir söylem olarak toplumsallaştırmaya çalışır.

Modern dünyanın kazanımları içinde gelişen insan hakları söylemi, global düzeyde farklı deneyimlerin ortak çabasıyla oluşur (Gemalmaz, 2003). Aydının bir görevi de bu kazanımları kendi dünyasında aktif hale getirmesidir. Türk aydınında ise bu, asla gerçekleşmez. Kitlesel sorunlar, dinî, etnik, kültürel, ahlâkî vs. hak ihlallerine karşı aydınların tepkisi kitleseli izlemekle sınırlı kalır. İhlali keşfetme, tanımlama ve üzerine gitme konusunda mevcut aydın potansiyelinden bir destek bulmak söz konusu olmaz. Kendi dünyasında bütün bunlar ancak bir paranteze alınma şansına sahip olur.

Sonuç olarak Türk aydını, toplumu dönüştürmek, mevcut rotasını değiştirmek konusunda erken dönem Cumhuriyet koşullarında çoğu kez kendine düşen görevi yerine getirmiştir. Ancak gelişmeler ve yeni koşullar aydının rollerindeki bir değişimle irtibatı koparmıştır. Yeni aydınların toplumsal sorunlar, din ve insan hakları gibi konularda duyarlılıkları en iyimser ifadeyle sekteye uğramıştır. Bu ise hem birikimlerinin ve hem de inisiyatiflerinin aşınmasıyla irtibatlı bir gelişmedir.

(*) İnsan Hakları Araştırmaları, Yıl: 2, Sayı: 2 (Ocak-Mart), ss. 125–132. -2004-

 

 

 

   
Başlıklar: