Tarabya Buluşması: İtiraf, Keşf ve Hesaplaşma

–Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı-I Üzerine– (*)

   Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 15-18 Mayıs 2002 tarihleri arasında İstanbul’da Güncel Dinî Meseleler İstişare Toplantısı adıyla, geniş katılımlı bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda ele alınan konular, ortaya çıkan sonuçlar, kamuoyuna yansıma biçimleri, dikkat çekiciydi. Diyanet’in kurumsal düzeyde dinî sorunlara sahip çıkma girişimi olarak değerlendirilebilecek bu toplantının farklı yorumlamalara imkân veren zengin çerçevesine, bu nedenle dikkat kesilmek gerekir.

Türk modernleşme projesinin ‘din’le, kurumsal düzeyde kurduğu ilişki, öteden beri belli bir mesafeyi koruyarak seyretmektedir. Başlangıçta, Cumhuriyet yönetiminin, kamusal alandaki dinsel nitelikli tartışmalara pek katılmadığı, hatta bunlar karşısında Diyanet’in konumunu tahkim etme gibi bir kaygıya da pek sahip olmadığı açıktır. Rejimin geleceğine ilişkin kaygıların artması, siyasallaşma riski taşıyan konuların üstüne gidilmesi konusunda devlet aygıtını Diyanet’le daha organik bir bütünlüğe zorlamıştır. Bu bağlamda, 70’li yıllarla birlikte, yoğunlaşmaya başlayan kısa vadeli dinsel tartışmalar, sistem eleştirisini dinsel argümanları yardıma çağırarak gerçekleştirme arzusundaki artış ve dinî toplumun/toplulukların hissedilir varlık talepleri, Diyanet’in anayasal düzeydeki sorumluluklarının giderek daha açık bir şekilde vurgulanmasına neden olmuştur.

Yönetim erki açısından net bir güvenlik arayışının, uluslararası sistemden, yeni dünya düzeni arayışlarından bağımsız bir şekilde seyredebileceğini düşünmek neredeyse imkânsızdır. Bu beklentiler içinde, gündelik hayatın, modernleşme sürecinin ürettiği sorunlardan yola çıkılarak yeniden tanzimine ilişkin toplumsal beklenti ve arayışlar, her düzeyden söylem ve kabullerin yeniden canlanarak varlık bulmasına zemin hazırlamıştır. Daha başından beri Türk modernleşmesinin, dinle ilişkisi söz konusu olduğunda ortaya koyamadığı sıcaklık, muhalif dinî söylemlerin kaygı verici bir cereyana dönüşmesine her zaman imkân vermiştir. Bunun/Yanı sıra, dinsel hayatın sosyal yansımaları devlet tarafından uzunca bir süre soğukkanlı bir şekilde ele alınamamıştır. Bu kayıtsızlık, bir yandan ‘sıradan’ ve ‘aykırı’ dinsel örgütlenme ve taleplerin önünü açarken, bir yandan da dinî otoritenin el değiştiren varlığı, devletin din konusundaki meşruiyetçi statüsünü tartışmaya açmıştır. Bunu besleyen gelişmelere paralel olarak, sık hatırlanan 28 Şubat sürecinde de dinî hayatın değişik boyutları, açık bir blokaj ve sıkıştırma altında, kendi duruşlarıyla ve varlık dilleriyle sıkı bir hesaplaşmaya yönlendirilmiştir. Bu gidişattan Diyanet’in de kendi payına düşen sorumlulukları alması beklenmekteydi.

Çok kere sivil inisiyatifin dünyasında filizlenen tartışmaların verimlilik ve etkileme gücü, anlaşılır geleneksel tutumlardan kaynaklanan gerekçelerle, sürekli olarak kendi doğal mecrasını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle, din konulu arayışların da, sonunda devlet merkezli bir arayışın içinde yerini alması, Türkiye için pek şaşırtıcı olmamalıdır. Dinin devletle organik ortaklığının tarihselliği, modern Cumhuriyet’in kazanımları içinde de pek ciddi bir değişikliğe uğramamıştır. Verili dinin devletle anlaşılır ortaklığı, devlet-toplum bütünlüğünün kıymetine dikkat etme konusunda çok kere belirleyici olmuştur.

Esasen, Diyanet’in, toplumun dinsel sorunlarına sahip çıkmasının bir göstergesi olarak da anlaşılabilecek bu toplantı, Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleriyle ilahiyat fakültelerine mensup akademisyenleri ortak bir kriz kataloğu üzerinde düşünmeye zorlaması açısından son derece önemli bir gelişmedir. Hatta bunun, bir yönüyle de, toplumsal yapı içinde ortada gezinen pek çok soru ve kaygıyı dağıtmaya yönelik stratejik bir adım olduğu düşünülebilir. Anlaşıldığı kadarıyla, Diyanet, bir ön araştırmayla, toplumsalın/toplumun veya toplulukların dinsel taleplerini, aktüel dinî sorunlarını toparlamaya çalışmış; bu konularda ortalıkta gezinen ve uzun vadede birlik ve beraberliği parçalama hissi uyandırabileceği açık kimi fikir ve doktrin akışlarını kontrol altına almayı hedeflemiştir. İstişare toplantısının temel amacı, dağılan dinsel havayı ve bundan doğan parçalanmayı kapsamlı bir şekilde gözlem altına almak ve kendi resmî rolünü dikkate alan bir duyarlılıkla bu zemini analiz etmektir. Medya aracılığıyla yoğun bir şekilde dillenen farklı dinsel kabuller, dinî cemaatler arasında varlığını koruyan rekabet ortamı, giderek daha derin kopuşların kapısını aralayan iletişim zayıflığı, millî birlik ve bütünlüğün olmazsa olmaz temel parçasını oluşturan dinin konumunu belirsizliklere sürüklemiştir. Batılılaşma süreci ve kendine özgü modernleşme deneyiminin ortaya çıkardığı yeni bölünmeler, yöneticilerin çok kere dinsel erki zayıflatan siyaset tercihleri, kamusal hayatta kendine ayrıcalıklı bir yer edinme şansına her zaman sahip olabilen retorik tartışmaları ve dinin toplumsal belirleyicilik özelliğinin giderek zayıflatılması gibi hususlar, hemen ilk elden problemler arasında yer almaktadır. Ulemanın, rol ve statü farklılaşmalarının yarattığı belirsizlik içinde kaybolan imajı, bilginin kontrol ve üretim katmanlarının çoğalması, söz ve zihin patlamasının ürettiği kargaşaya dahil olan siyasi talepler, giderek dinî hayatın sınırlarını da verimsiz bir düzeye dönüştürmüştür. Dinin öngörülen konumunda ortaya çıkan değişim, sosyal sistemin korunması açısından bakıldığında, her şeyden önce onu biçimlendirme arzusunda olan devletin derin kaygılarını da kamçılamaktadır. Türk Müslümanlığı, Türk dini, resmî İslam, heterodoksiyle buluşma gibi değişik varyantlarıyla gündeme gelen bu arayışların biçimlendirdiği karmaşık desenler, Diyanet’in daha temelli ve ısrarlı politik inhisarıyla kontrol altına alınmak istenmiştir. Belki de Diyanet, söz konusu sorunların kökenlerini ortaya çıkarma ve gerekli önlemleri alma konusunda sahip olduğu enerjiyi ilk kez devreye sokmaya çalışmıştır.

‘Güncel Dinî Meseleler Toplantısı’, bir istişare düzeyinde tutulmuş; böylelikle de, bunun içerdiği bir paylaşıma ve görüş alış verişine imkân sağlanmıştır. Toplantı öncesinde katılımcılara duyurulan çalışma planının da yansıttığı gibi, organizasyonun öncüleri, bu buluşma aracılığıyla, toplumun dinî sorunlarını masaya yatırma arzusunu teyit etmişlerdir. Bu bağlamda, “dinî metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında gelenekçi ve modernist yaklaşımlar ve toplumsal yansımaları”, “çağdaş dünyada kadın problemleri ile ilgili dinî tartışmalar”, “hac ibadeti ile ilgili tartışmalar”, “ibadetler ile ilgili güncel tartışmalar” başlıkları altında dört ayrı oturum gerçekleştirilmiştir. Spesifik konuların yarattığı tartışmalar bir yana bırakılırsa, aslında temel konunun, dinî metinlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasında düğümlendiği açıktır. Çünkü bu durum, nihayetinde bir metodoloji sorunudur ve Diyanet, Kur’an ve Sünnet’in doğru anlaşılmasına ilişkin olarak taşıdığı temel kaygısını, bu toplantıların merkezine yerleştirmiştir. Böylece, problematiğin kökeninde, anlama ve yorumlamaya ilişkin metodolojik sorunların yattığına zımnen dikkat çekilmiştir. Gerçekte, Diyanet’in altını çizdiği ve üzerinde tartışılmasını istediği konular, profesyonel bir emeğin tasarrufudur/birikimidir(tasarruf, inisiyatif anlamına da geldiği için). Projeyi çerçevelendiren irade, hem metodolojik hem de pratik gerilimlerin farkındadır ve bu sorunları açığa çıkaracak, anlayacak ve tartışacak bir müzakere ortamı için elinden geleni yapmıştır.

Ne var ki, ortaya atılan bu sorunların mevcut akademik zihniyetle ele alınmasını düşünmek, bunların hâlihazırdaki muktesebat içinde tartışılmasını beklemek, çok fazla iyimser olmayı gerektirir. Katılımcılar kendilerini ortaya koymuş; akademik alanlarına olan ilgilerini, Müslüman toplumun ortak problematiği ekseninde yeniden üretmek zorunda kalmışlardır. Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan ve ilahiyat fakültelerinden katılan üyelerin, toplantıların en sıcak ânlarında bile birbirlerini doğru anlama konusunda derin sıkıntıları olduğu açıktı. Bilme, bilgilenme, dert edinme, tartışma ve ortak bir karara varma gibi hususlarda hemen her kertede karşımıza çıkan geleneksel tekdüzeliğin ve gelişigüzelliğin, bizim fiilî durumumuzda da bir yansıma bulduğunu belirtmek gerekir. Derinlemesine ele alınması gereken pek çok konuda, pragmatizmden beslenen zihinsel yaklaşımların, nasıl da kolayca, hazirûnu etkisi altına alabildiğini gözlemlemek hiç de zor değildi. Mevcut problemleri, örneğin, fıkhi tartışmaları “bilimsel yöntem”le ele alma çabasının kendi içinde taşıdığı paradoksal durumlar, çok kereler rahatlıkla göz ardı edilebilmiş; din, bilim, felsefe, modernlik, laiklik gibi konuların alelâdeliğe teslim edilme şansı hep yüksek olabilmiştir. Bu nedenle, mevcut birikimin, ilahiyatçıların birbirini anlama ve kavrama konusunda olduğu kadar, genel tartışmalara dahil olma konusunda da açık bir zayıflık taşıdığını, hatta birbirinden kopuk bir şekilde seyrettiğini ifade etmek gerekir. Aslında, Diyanet’in bu girişimi, pek çok açıdan olumlu sayılabilecek bir girişimdir. En azından, Türkiye’nin dinî birikimi, dinî bilgi kodları, paradigmatik tartışmalara vukûfiyet, sosyal nitelikli dinsel taleplerin okunması, Diyanet’in reel-politik konumu gibi konularda esaslı bir analize imkân vermiştir.

Çağdaş İslami yaklaşımları hazır bir öfkeyle ele alan akademik zihniyet kadar, geleneksel birikimi sürekli aşağılamayı meslek edinmiş akademik zihniyet de bu ülkenin dinî bilançosunun bir gerçeğidir. Garip olan, bu yaklaşımların ikisini birden akademik sayan bir buluşmanın, nasıl olup da bugüne kadar hiç sorgulanmadan, üstelik onca teolojik birikimin kıyısında kendine bir iktidar alanı bulabildiğidir. Açıkçası, dünya ölçeğinde ilahiyat birikimimizin gözden geçirilmesi için bu toplantı iyi bir başlangıç sayılabilir. Sağlıklı her analiz denemesi, çoğunlukla böylesi bir kuşatmanın kontrolü altında tezini yutkunmaya mahkum olmuştur. Gerçi, sıkı bir konuşma pratiği gerçekleşmiştir; ama bunun, politik manevra kabiliyetlerini alt üst eden entelektüel bir uğraşa dönüştüğünü düşünmek her zaman mümkün değildir. Örneğin, modernliğin yarattığı fiilî durum içinde kendisine bir yük olarak bakılan kimi dinsel argümanları, farklı mülahazalarla reddetme noktasına gelmek söz konusudur. Öte yandan, dinin retorik kaybı da had safhadadır. Bugünün dindarlığını resmetme çabası, neredeyse fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Modern dünyada dinsel argümanların, kendini yenileme ve hayat bulma çabasının Türkiye’deki izdüşümü hâlâ hayal kırıcıdır. Gerçi Diyanet, bir yandan bu durumun keşfini öncelerken bir yandan da bütün bu sorunların giderilmesi için bir çerçeveye ihtiyacı olduğunu sürekli vurgulamıştır; ama çok iyi biliniyor ki, genel olarak Türkiye örneğinde, başından beri bugüne yön veren değerlerin analizi gecikmiş, dinin dünyaya bakışı neredeyse göz ardı edilmiştir. Şimdi, mevcut bir tıkanıklığın giderilmesine ilişkin arayışlar kendini göstermektedir. Aslında bu faaliyete sinen ruh hâlini gözardı etmemek gerekir. Dine, yaşadığımız hayat içinde uygun bir yer bulma konusunda açıkça netameli sayılabilecek yaklaşımları aşmak ve sağlıklı çözümlemelere bir meşruiyet kazandırmak söz konusudur.

İlerde, ‘Tarabya buluşması’ olarak da anılabilecek olan bu toplantıda ortaya çıkan asıl görünüm, istişareyi gerçekleştirirken, modern gündelik hayatın işleyişine ilişkin donelerin/verilerin sürekli ihmal edilmesidir. Gerçek hayatın dinsel bir gözlemine ihtiyaç kaybolmuş değildir. Bunu genelleştirmek yersizdir; ancak, gelenek ve modernlik konusunda bile aşırı hassas bir vurgunun, kapanış bildirgesine yansıması şaşırtıcıdır. Oysa, geleneğin de, modernliğin de kendi imkân dünyasından söz edilebilir ve anlamaya dayalı gücümüz hangi epistemolojik dünyaya ait olduğumuzla yakından ilişkilidir. Epistemolojiye ve paradigma dönüşümünün gerçek yansımalarına kapalı bir ilahiyatçılık formasyonunun, istişareyle şimdilik neleri halledebileceğini kestirebilmek her hâlde güç olmalıdır. Öte yandan, din dünyasının yeni aktörlerinde, sosyal bilimlerin kurucu jargonuna teslim olmuş bir retoriğe sık sık tanık olunmaktadır. Kendi doğalarına ilişkin bir söylemsel analizi din dünyasının gerçekliğine transfer etme girişimi, her zaman, olumlu çözümlemelere fırsat vermeyebilir. Nitekim, dinin kurumsal ve sosyal bilimsel bir alan olarak algılanması, bilim felsefesinden de kendini uzak tutunca, ortaya çıkan asıl resimler üzerinde oynanabilmekte, istenilen sonuçları elde etmeye yönelik düzenlemeler yapılabilmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, sorunları önceden gözlemleme, kestirme ve önlem alma yerine, onları, kamuoyuna mal olduğu biçimiyle karşılayarak ele alma çabası, geleneksel fetva mekanizmasının işleyişini hatırlatmaktadır. Böylece, gündelik hayatın türlü manipülasyonları içinde dinsellikten sıyrılma imkânı bulabilen pek çok konu, tekrar eski hâline, kontrol edilebilir boyutlara çekilmektedir. Hayatın seküler bir tasavvurla düzenlenişinin yarattığı parçalanma içinde dinin sınırlarında ortaya çıkan geri çekilmeler, ister istemez, dinsel yaklaşımların da yeni bir sunumunu zorunlu kılmıştır. İlahi olanla beşerî olan arasındaki ayırıma aşırı bir vurgu yapılmasının arkasındaki temel saik, belki de, bu ayrışmaların zorunlu bir sonucudur. Ayrıca, dinsel birikimin yeni sorular karşısında tatminkar bir cevaplama stili üretemeyişinden duyulan tereddütler de, dinî dünyanın zihinsel haritasının altüst olmasını hızlandırmaktadır.

Bu ve benzeri sorunlu koşullar altında, acaba Diyanet, mevcut birikimini nasıl kanalize edebilir ve ilahiyat dünyasından elde edebileceği katkıyı ciddi bir verime nasıl dönüştürebilirdi? Belki de asıl sorun, bu katkının niteliği üzerinde düğümlenmektedir. Diyanet, bu toplantı aracılığıyla toplumdaki dinî sorunların üstesinden gelebileceğine ilişkin bir yargıyı güçlendirme imkânı bulmuş; ilahiyatçılar da, Diyanet’in fiilen yaşadığı gerilimi birinci elden öğrenme imkânı bulabilmişlerdir. Türkiye’nin dinî birikiminin desteğine sahip olduğu izlenimi veren Diyanet, kamu oyu önünde gerçekleşen tartışmaların yaratabileceği parçalı havayı, yeni bir yetkiyle donanmış olarak dağıtmak istemiştir. Öte yandan, ilahiyatçılar da, öteden beri karşı durduklarını varsaydıkları farklı söylem ve analizlerden haberdar olma imkânı bulabilmişlerdir. Ayrıca, toplantıyı sahiplenerek bu girişimin tamamen kendi vurgularının üzerine inşa edildiğini sürekli olarak deklare edenler veya toplantıyı bir tahrip şûrâsı olarak yansıtanlar, müzakereyi deruhte eden derin muhayyileyi doğru okuyamamanın ürünü olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak, esaslı bir müzakerenin, belki, toplumun gerçek dünyasını keşfetme üzerine inşa edilebileceği, böylece bu müzakere sayesinde anlaşılmış olmalıdır. Ancak toplumsalın kıymeti üzerine kurulacak bir söylemin, yeni ve anlaşılması emek isteyen problemleri nasıl göğüsleyeceğinin, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uhdesine bırakılamayacak kadar önem arz ettiğini artık, ilahiyatçılar da itiraf etmek durumundadırlar. Bu toplantıların devamlılığı, yeterli bir anlayışın ortaya çıkışını güçlendirebilecek imkânları her zaman yaratabilecek tahayyüle sahip olacaktır.

(*) Türkiye Kültür Araştırmaları Bülteni, Sayı: 8 (Ekim), ss.5-9 -2002-

   
Başlıklar: