Müslüman Modernleşmesi Üzerine (*)

ÖZET

MÜSLÜMAN MODERNLEŞMESİ

Bu makalede müslüman toplumun modernleşme deneyimi açısından bir tasviri yapılmakta ve geleneksel dünyanın kavramsal şemalarıyla artık açıklanamayan yeni bir durumun anlaşılması amaçlanmaktadır. Modernleşme bağlamında ortaya çıkan yeni hayat tarzları, dinsel yaşamın temel parametrelerini de dönüştürmüştür. Hiç kuşkusuz bu etkilenme müslüman dünyası için de geçerli bir fenomendir. Makalede sözkonusu değişim, müslümanların Türkiye özelinde somutlaşan görüntülerine odaklanılarak ele alınmakta ve mevcut durum tartışmaya açılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Modernleşme, Müslüman modernliği, Türk modernleşmesi, Sekülerleşme, Laiklik, Dinsellik, Dindarlık, İslamizasyon

THE MUSLIM MODERNIZATION

In this article the muslim society is being described in terms of modernization experience, and this new situation, which can no longer be explained through traditional conceptual schema, is tried to be understood from a new perspective. The new ways of life, which appeared in the context of modernization, have changed the fundamental parameters of religious life. There is no doubt that this phenomenon is valid for the muslim world as well. In this article, this change is dealt with in the context of the situation of Muslims in Turkey.

Key Words: Modernization, The Muslim Modernity, Turkish Modernization, Secularization, Religiousity, Islamization.

İslâm ve modernite tartışmaları Müslüman toplumların yaşadığı farklılaşmalardan beslenmektedir. Bu bağlamda modernleşme, Müslümanların modernleşme bağlamındaki deneyimlerini özetleyen bir kavramsallaştırma önerisidir. Tipik bir Müslüman, modernlikle İslâm arasında ilişki kurulmasını her zaman kerih görür. Bu nedenle modernleşmede içkin olan ana temaların İslâm’la ilişkilendirilmesi çok kere sorun yaratır. İslâm aşkın bir dindir; modernleşme ise insanı merkeze alan seküler bir faaliyettir. İslâm’ın modernleştirilmesine ilişkin her öneri, zaman zaman dinin reforma tabi tutulmasına ilişkin politikalarda olduğu gibi şiddetle reddedilir. İdeal bir dinsellikte, İslâm’ın modernleştirilmesi projesine asla sıcak bakılmaz. Dini modernleştirme projesi son tahlilde dindışı bir dünyanın tasarrufu olarak kodlanır.

Modern deneyim İslâm’la Müslüman arasındaki farkı belirlemede oldukça zayıf kalmıştır. Kişisel düzeyde entelektüel yönelişlerini, Batılı paradigmalar eşliğinde sürdürenler, sadece Müslümanların değil bağlandıkları dinin de pekala modernleşebileceğinden söz ederler. Bu öneriyi meşrulaştırma çabasında dikkat çeken cesaret, aslında epistemolojik düzeyde gerçekleştirilen değişimlerle ilişkilendirilebilir (Laroui, 1993). Öte yandan bu öneriyi seslendirenlerin toplumsal bağları ve dindarlarla ilişkileri oldukça sınırlı ve karmaşıktır. İslâm’ı modernleştirme çabası, çok kere oryantalist bir teşebbüs olarak değerlendirilir. Dine ve orijinine yapılan her müdahale, açıkça reddedilir. Buna karşılık tipik bir Müslüman, sosyal hayatın etkilerine sonuna kadar açıktır. Hatta onun değişimi bazen de ısrarla talep edilir. Yeni koşulların ortaya çıkardığı dönüşüm, bir din olarak İslâm’ı değil, dindarı sarsmaktadır (Özdalga, 1998; Toprak, t.y.). İslâm modernleşmesinin imkansızlığı üzerindeki geleneksel-dinî hassasiyet bugün yer yer aşınmış olsa da yine de aslolan Müslüman tavrı ve onun modernleşme karşısındaki tutumudur. Hatta temel problem, modernleşmeye dinsel bir aktör olarak katılan Müslümanların konumudur.

Batılılaşma ve Modernleşme: Birleşen Yollar

Modernleşme, Batılılaşma sürecinde, Türk toplumunun birincil gündem maddesi haline getirilmiştir. Modernleşmeyle Batılılaşma arasındaki ilişkisellik, toplumsal tarihimizde dikkat çekici bir fenomendir. İkisinin de genellikle ortak bağlamlarda kesiştiği görülür. Popüler kullanımlarında Batılılaşma, çok kere modernleşme için elzemdir. Modernlik Batı’da ortaya çıkan, gelişip olgunlaşan değerlerin bir skalası olarak önem kazanır. Eğer modernleşme tek başına bir amaç ise bunun biricik aracı Batılılaşma olacaktır. Türk modernleşmesi bu nedenle bir Batılılaşma öyküsü içinde gelişir. Hatta Batılılaşmayla modernleşmenin yolu açılmaktadır.

Türk modernleşmesinde din her zaman problemlidir. Dinin kesiştiği toplumsal yapılar, modernleşmenin gidişatını kolaylaştırıcı bir öğe olarak görülmez (Pultar, 2003: 54). Nitekim Batılılaşmaya yönelik olarak ortaya çıkan eleştirel karşı çıkışlar da, gericiliğin ve arkaik düzen özlemlerinin birer yansıması olarak değerlendirilip reddedilir. Böylece gericilik, arkaik düzen özlemcilerinin ve dini, ayrıcalıklı bir söylem olarak kullananların biricik sıfatı olur. Modernleşme uzunca bir süre din karşıtı söylemler için kullanılmıştır. Modernleşme yanlıları, bu yolda engel olarak gördükleri her birimi, özellikle de dini reddetmekten çekinmemişlerdir. Bu birimler arasında din, ön sırada yer almaktadır. Geleneksel zihniyet yapıları, örf, adet ve hiç kuşkusuz din, modernleşme karşıtı söylemlerin kaynağı olarak görülmekle kalmaz aynı zamanda da reddedilir. Dinin modernleşme ekseninde ele alınışı, genellikle onun olumsuz bir şekilde tanımlanmasıyla biçimlenir. Çünkü din öteden beri anti modern bir söylemdir ve bu nedenle de hiç kuşku duyulmaksızın üstüne gidilmelidir.

Batılılaşmayı meşrulaştırma çabası, Osmanlı modernleşmesinde dine araçsal bir rol yüklemekle başlamıştır. Ancak bu destek, Batı karşısında kendini koruma reflekslerinin bir zorlaması olarak dikkat çeker. Günümüzde ise durum oldukça farklıdır. Dini modernlik dolayımında ele alma girişimi yakın zamanlarda daha sık gündeme gelir. Dinin modernleşmenin başat bir öğesi olabileceğine ilişkin tema, rasyonel dinselliğin öne çıkardığı bir eğilim olarak dikkat çekmeye başlar. Öyle ki artık çağdaş İslâm hareketleri içinde modernliği olumlayanların varlığı da onu reddedenler kadar gür çıkmaya başlamıştır. Modernliği onaylama, İslâm’ın öteden beri modern olan tabiatını deşifre etmeye ve kanıtlamaya çalışır. Osmanlı modernleşmecilerinin İslâm’ı ilerlemeyle ilişkilendiren söylemleri yeniden güncellenir ve İslâm böylece modernliğin başat bir öğesi haline getirilir. Öyle ki giderek dinsiz bir modernleşmenin imkanı yoktur, bu çerçevede İslâm da bir din olarak modernleşmeyi tamlayan bir öğeye dönüştürülür. Sonunda modernleşme teşebbüslerinin dinselleşmesi söz konusu olur. Kara’nın belirttiği gibi (2001b: 184),

esas itibariyle en geniş manada dini alanı tahrip etmeye, zaafa uğratmaya, gerilere doğru itmeye, dönüştürmeye müteveccih olan modernleşme teşebbüslerinin nasıl olup da bizde aynı zamanda dini bir hüviyete büründüğü sorusu, bugün de dün olduğu gibi hayati bir sorudur.

Böylece modern Müslüman, modernist Müslüman ve modern İslâm gibi yeni kavramsallaştırmalar gündelik hayatımız içinde gezinmeye başlar.

Türk modernleşmesi Osmanlı dinselliğiyle de sorunlu bir geçmişe sahiptir. Osmanlının dinsel müştemilatı, gerekli “ilerleme”yi sağlayamamış; din, muasır devletlerle rekabet hususunda, hanedanın modern taleplerine çoğu zaman ayak bağı olmuştur. Bu nedenle çağdaşlaşma projesinin Osmanlı toplumsal yapısındaki görünümü, dinin işlevselliği hususunda yeterli bir açıklama sunmaz. Aslında Osmanlı modernleşmesi, özgül bir Batılılaşmayı ümmetin kurtuluşu için gerekli saymıştır. Ne var ki bu Batılılaşma, her şeyden önce kendine özgü oluşuyla dikkat çeker. Batı’nın fenni alınacak ancak ahlâkı reddedilecektir. Merkezinde dinsel hassasiyetlerin etkin olduğu bu niyetin gerçekleştirilmesinde Batılılaşma hiç kuşkusuz sadece bir araç fenomendir. Hatta bu yoldaki adımların meşruiyeti için de sık sık dine başvurulur ve Din-i Mübîn-i İslâm’ın esenliği için Batılılaşma’dan medet umulur, bu yöndeki projeler daha fazla vakit kaybetmeksizin hayata geçirilir. Ancak, kabul etmek gerekir ki “prangalarlarla devlete bağlanan resmî İslâm, Batı etkisinden doğan problemlere hiçbir orijinal çözüm üretemezdi” (Mardin, 1991: 108).

Cumhuriyet modernleşmesinde ise durum tam tersi istikamette olmak üzere yön değiştirmiştir. Artık modernleşme asıldır ve din gerektiğinde bu niyet için kullanılabilecek bir işleve sahiptir. Asıl hedef çağdaş uygarlık seviyesini yakalamaktır, bu hedefin kendisi bile modernliğin bir parçasıdır ve ancak Batılılaşmayla bu hedefe sağ salim ulaşılabilecektir. Yeni rejimin modernleşme konusundaki ısrarı, karşısında, çok geçmeden, toplumsal adet ve geleneklerin dinsel ifadelerle gerekçelendirilmiş bir tepkisini bulacaktır. Geleneksel muhalefet de, güncellenmiş itirazlarını dinsel bir söylem eşliğinde kuracaktır. “Din elden gidiyor” şeklinde sloganlaştırılan kaygılar, dinsel duyarlılıkları harekete geçirmekte gecikmez. Modernleşmeye karşı direnç gösteren geleneksel-toplumsal refleksler, karşısında Cumhuriyet’in kendi referans sistemini harekete geçiren karşı çıkışları bulacaktır (Reed, 1995).

Modernliğin Teminatı: Laiklik ve Sekülerlik

Modernleşme, Batı’nın kendi toplumsal dönüşümünü gerçekleştirdiği süreçlere işaret eder. Gelenekle örtüşen din, modernleşme bağlamında hızla gözden geçirilmiştir. Verili dinin modernleşme karşısındaki konumu, toplumsal alandaki uzun tartışmalara, çekişme ve kamplaşmalara yol açar. Öyle ki bir anlamda modernleşmenin tarihi, din karşıtı söylemlerin tarihi olarak da anlaşılır. Modern insan, din kavramını da yeniden dönüştürmüş, Tanrı’nın ve kutsalın yeni bir okuması ancak bu konsept içinde mümkün olabilmiştir.

Modernleşmeyle birlikte, gündelik hayatın yeniden düzenlenmesi amaçlanır. Bunun için de iki temel kavramın kullanıma sokulduğu görülür. Bunlar laiklik ve sekülerleşmedir. Batı’nın kendi tarihinde dine ilişkin farklı deneyimlerine vurgu yapan bu kavramların, giderek birbirini tamamlayan birortak çerçeveye sahip olmaları ilginçtir. Laiklikle dinin devlet işlerinden elini çekmesi öncelenirken, sekülerlikle de dinin gündelik hayat içindeki görünürlüğünün azaltılması hatta zayıflatılması hedeflenmektedir. Türkiye söz konusu olduğunda ise, günümüzde laiklikle, dinin siyasal bir referans olmaktan çıkarılması hedeflenirken, sekülerizmle de dinin toplumsal hayattan arındırılması arzulanır. Sonuçta hem laiklik hem de sekülerizm, toplumun siyasi hayatında dinin etkisini belirlemeye yönelik olarak kullanılan birer şifre kelimedirler (Falk, 2003: 57). Devleti ve gündelik hayatı dinselliğin çekim gücünden koparan politik irade, kamusal hayatı sağlamlaştıracağını tasarlamaktadır.

Türk modernleşmesinde laiklik, dinin devlet işlerinden ayrışmasıdır. Ancak bu niyet, amaca ulaşılması için yeterli görülmemiştir. Çünkü İslâm gündelik hayatı kurma ve kuşatma konusunda oldukça dünyevî sayılabilecek özgül bir boyuta da sahiptir. Bu nedenle İslâm’ın gündelik hayata ilişkin bağlayıcı tekellerinin kırılması da gerekmiştir. Tarihsel veriler ve sosyolojik göstergeler, bunun tam da söz konusu niyete uygun bir şekilde gerçekleştiğini kanıtlamaktan uzaktır. Toplumun dinsel aidiyetlerinden uzaklaştırılmasına ilişkin radikal laiklik uygulamaları, geleneğin dinselle buluşan arkaplanı karşısında hızla gerilemiştir. Türk politik yaşamında laikliğin kazandığı yeni anlamlar ve dinselliğin sekülerleşmesi şaşırtıcı bir şekilde İslâm’ın ve modernliğin karmaşık ilişkilerinden doğan melez desenleri ortaya çıkarmıştır (Göle, 2000).

Türk modernleşmesinin kendine özgü bir yönteme sahip olduğu her zaman iddia edilmiştir. Bu iddialarla, Osmanlı modernleşmesinden farklı olarak modern Türkiye Cumhuriyeti’nin, dinin siyasi ve kamusal rollerini özenle yok edecek bir dizi kararı hayata geçirdiğine vurgu yapılmaktadır. Hatta bu yaklaşımlara göre ne olursa olsun, devletle dinî kurumlar arasına koyduğu mesafeye rağmen, laiklik hiçbir şekilde, her tür dini inancın korkusuzca müsamaha göreceği modern, Batılı bir dinî özgürlük kavramı getirmemiştir (Hodgson, 1993: III/287). Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ortodoks laiklik stratejisi içinde sık sık göze battığından söz edilirken, yanı sıra imam hatip liselerinin varlığı da Tevhid-i Tedrisat Kanunu çerçevesinde tutarsız bur uygulama alanı olarak değerlendirilmektedir. Nihayet dinin, gündelik hayatta değişik ima ve eylemlerle kendine daha somut şekillerde yer edinme çabaları da bu eksen içinde değerlendirilmeye devam etmektedir.

Kültürel alt üst oluşlarla açıkça ortaya çıkan bu muğlaklık, başlangıçta dinselliğin tabiatını dönüştürmekten çok, onu yok etme havasından kaynaklanmıştır. Bu bağlamda halk İslâmına ilişkin kültürel/dinsel yapı ve göstergelerin üzerine ısrarla gidilmiş, yüksek İslâm’a ilişkin mekanizmaların toplum nezdindeki imajları sarsılmış, varolan prestijleri de ya yok edilmiş ya da elden geldiğince aşındırılmıştır. Aslında modernleşme yolundaki bu kararlılık, çağdaş ve müreffeh bir dünyaya, kararlı bir şekilde ulaşma azmini ortaya koyar. Hedef Batı’dır ve modernleşme uğrunda hiçbir engelin varlığı ne meşru kabul edilir ne de himaye görür.

Türkiye’nin bir hayli çalkantılı Batılılaşma serüvenini, diğer Müslüman toplumların ulusal deneyimleriyle ilişkilendirmek zordur. Türk modernleşmesinde Batılılaşma artık içkin bir temadır ve gelişmeler, yönetici seçkinlerin her kertede bir kaybediş olarak kodlanan bu atmosferden kurtulma çabalarını yansıtır. Arap ya da Hind Müslümanlarının çoğunda içkinleşen modernleşme siyaseti ise, gerçekte sömürgeci bir talebin yansıması olarak vücut bulmuştur (Voll, 1991, 1995). Batılı sömürgeci tahayyül, Müslüman toplumunu kendi değerlerine aşina kılarak dönüştürmeyi amaçlar; buna bağlı olarak ortaya çıkan İslâmi anlayışlar da, her zaman modernliğin evreninde şekillenir. Türk modernleşmesinde ise din, yeni bir ulus yaratmak için seferber edilir. Din artık işlevseldir ve yeni bir kültürel aidiyetin başat teması olarak sıklıkla kullanılır. Misak-ı Milli etrafında takviye edilen ulus devlet fikriyatında, din araçsal bir seçenek olarak tasarlanmıştır. Ancak buradaki tahayyülün, sömürgeci bir tahayyülden kesinlikle uzak olduğunu da asla unutmamak gerekir.

İhmalkâr Modernlik, Talepkâr Dinsellik

Türk modernleşmesi, merkez-kenar dikotomisi içinde gerçekleşir. Merkezin kenara hakimiyeti zaman alır. Türk modernleşmesinde Kemalizm, laiklik ve sekülerlikle aynı potada işlenir. Türkiye için sekülerizm, Kemalizm ile müteradif bir hale gelir (Falk, 2003: 56). Toplumun geleneksel aidiyet zinciri, modernleşme bağlamında kırılmaya çalışılır. Her şeye rağmen bir birikimden bir başkasına kayma operasyonu, yine de göründüğü kadar tamamlanmış ve sarih değildir (Hodgson, 1993: III/288). Dinin retoriğine müdahale edilse bile İslâm’ı modernleştirme çabası başarılı olmaz. Dinde reform çağrısı bu arayışın tipik bir işaretidir. Dine müdahale olarak değerlendirilebilecek bu girişim, kitlesel dindarlığın kutsalla temas noktalarını artırmaya yarar.

Devletin ve siyasi iktidarların temel kaygısı dinin, modernleşme çağrılarına karşı bir ayak bağı olmasını önlemektir. Osmanlı modernleşmesinde pek çok “ayet” ve “hadis” modernleşme politikaları için seferber edilmiştir. Ancak bu seferberlik modern Türkiye Cumhuriyeti’nde dine bir ayrıcalık hatta bir ihtiyaç duyulması anlamına gelir. Modernleşme politikaları hayata geçirilir, ancak radikal çıkışlardan asla geri adım atılmaz. Toplumun derin hissiyatı dönüştürülmek istenir. Eğitim ve öğretim, bilginin yeni organizasyonu, yeni değerlerin kabulü dinselliğin gücünü kırmak için öne çıkarılır. Gerçekten de,

modernleşmecilerinin resmi tutumu, dinin de diğer her şey gibi Batılılaştırılması gerektiği şeklindeydi. Devlet elbette laik bir kurum olmalı ve din de bireysel vicdanla ilgili kişisel bir mesele halini almalıydı. Bu, İslâm’ın devletle olan ilişkisinin kesilmesiyle fazlasıyla başarıldı. Ama ayrıca, modern vatandaşların İslâm’a karşı Batılı bir tutum takınmaları da ümit edildi; yeni İslâmî dindarlık modern Katolik ve belki özellikle Protestan dindarlığı ile Reformcu Yahudi dindarlığının sosyal ve duygusal özelliklerini yüklenecekti (Hodgson, 1993: III/284).

Gerçekten de bu adımlar, dinî gerçekliğin yeni kuşaklar nezdinde bulanıklaşmasına yol açmıştır. Cumhuriyet değerleriyle bütünleşen yeni kuşak için İslâm, toplumsal değişmeye yön veren bir değerler alanı olarak görülmez. İslâm, artık kutsalın daraltılmış bir alanıdır ve giderek de mitik bir boyut kazanır.

Cumhuriyet’in modernleşme deneyimi din konusunda ihmalkârdır. Cumhuriyet’in kuruluş fikriyatı bir kenara bırakılırsa din, 80’li yıllara kadar açıkça ihmal edilmiş ve neredeyse gözden çıkarılmıştır. Bu ihmalde yeni rejimin hassasiyetlerinin etkili olduğu açıktır. Devrimlerin talepkâr dinselliğin belini kesinlikle kırdığına ilişkin ham inanç, düzenin teminatı haline getirilmiştir. Sık tekrarlanan duyarlılık çağrıları, irticanın ayak seslerine sürekli dikkat çekse de aslında bu çağrının etkisi genellikle sönük kalmıştır. Çünkü siyasi iktidarlar, dinin bir tehdit unsuru olarak yeniden gündeme gelebileceğine ilişkin kaygıları ciddiye almamışlardır. Seçkinler, bu konuda ipleri ellerinde tuttuklarından her zaman emindirler (Cizre, 1999).

Aslında Kemalist söylemin dönemsel özellikleri dikkate alındığında, tek bir Kemalizm’den söz etmek de mümkün değildir. Farklı Kemalist telâkkiler din konusundaki eğilimlerin görece farklılaşmasına da yol açmıştır. Dinle iktidar arasındaki soyut ilişkiler, Kemalizm’in giderek bir meşruiyet peşinde olan pragmatizmine damgasını vurmuştur. Tek Parti Dönemi’nin (1923-1945) radikal Batıcılığı Kemalizm’le buluşmuş, Çok Partili Sistem’e geçişle birlikte (1945-1960) dinsel yapılar, kendi taleplerini seslendirecek her tür muhalif oluşuma, neredeyse bir sığınma alanı olarak yaklaşmaktan geri durmamışlardır. Çok partili siyasal yaşama geçişte ilk deneme sayılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (1924-1925), toplumsal meşruiyetini din temelinde sağlamlaştırma niyetinin anlaşılması, daha başlangıçta bu odaklaşmaya açıkça hizmet etmiş olmalıdır. Söz konusu niyet Demokrat Parti’nin (1946-1960) ve hatta Adalet Partisi’nin (1961-1980) hassasiyetlerine yön verecektir Ne var ki yine de soğuk savaş yıllarının politik tasavvuru içinde İslâm’ın komünizme karşı bir kalkan olabileceği savı, NATO ve topyekün Batı değerlerinin bir parçası olarak gündelik ahlakın taşıyıcı bir mihveri olabileceği beklentisi sık sık dile getirilmiştir. Ancak bu kullanımın Kemalist sadakat ölçülerini zorlayan çıkışları asla affedilmemiştir. Nitekim Said-i Nursi’nin (1873-1960) romantik maneviyatçılığı, Süleyman Hilmi Tunahan’ın (1888-1959) mücadeleci sofuluğu, Eşref Edib’in (1882-1971) entelektüel direnişi, Necip Fazıl Kısakürek’in (1905-1983) eylemli Büyük Doğu (1943-1978) retoriği ve özellikle de Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş siyaseti her zaman reddedilmiş ve cezalandırılmıştır.

Sağ, muhafazakâr ve milliyetçi oluşumlar içinde dönüşerek kendi taleplerini seslendiren dinsel arzuların kendilerini açıktan seslendirdiği asıl oluşum Milli Nizam Partisi’yle (1970-1971) birlikte ortaya çıkan ve Milli Selamet Partisi’yle (1972-1980) devam eden, İslâm’ı bir dizi sembolik söylem aracılığıyla kamusal alana tercüme etme başarısı gösteren Milli Görüş hareketidir. Bugün Milli Nizam Partisi, dinin toplumsal yaşamı düzenlemesini öngören programı ve çalışmalarıyla hatırlanmaktadır. Aslında bu geleneğin modernlikle başarılı bir sentez oluşturmayı başarması, siyasiler tarafından çok kere göz ardı edilmiştir (Mardin, 1991: 109). Milli Selamet Partisi ise toplumsal yaşamın düzenlenmesinde dinin ağırlığının artırılmasını amaçlamıştır. Mili Nizam Partisi’nin Milli Selâmet Partisi’yle süren ve 12 Eylül 1980’le birlikte sonlandırılan ilk mecrasında baskın olan, İslâm’ı Türk milli kimliğinin özgün parçası haline getirmek ve bunu yaparken de onu ümmet dünyasından soyutlamamaya çalışmaktır. Refah, Fazilet ve Saadet çizgileri ise 1980 sonrasında, dinselliğin devletin temel stratejileriyle buluşan temsilleriyle rekabete girişir. Parti programları her seferinde üzerine gelinmişliğin yarattığı tedirginliği yansıtan sembolik bir dile sahiptir. 12 Eylül yönetiminin din kültürü ve ahlak derslerini zorunlu hale getiren politikalarıyla tescillenen eğilimi dini, muhalefetin elinde bir itiraz aracı olarak kullananlara karşı bir cephe üretme niyeti taşır. İslâmizasyon sonuçta, devletin güvenlik stratejisinin ayrılmaz bir parçası olur. Daha önce büyük kitle partileri içinde kendini temsil etmek zorunda kalan İslâmcı geleneğin bağımsız siyasal gücü olarak Milli Nizam’da başlayan ve bugün Saadet Partisi’yle devam eden Milli Görüş serüveni, ekonomik programıyla, metropolde merkezileşen büyük sermaye gruplarına karşı, taşradaki orta ve küçük sermayenin sözcülüğünü üstlenir. Bu gelenek, laiklik, inanç ve düşünce özgürlüğü gibi bazı sorunları insan hakları temelinde politikalar geliştirerek aşma arzusunda olur. Hatta bu siyasetin geçmişte yaşanan kimi örneklerinin yarattığı sonuçlardan da dersler çıkarılır ve tesadüflere göre işlemeyen bir söylem üretimine dikkat edilir.

80’li yıllar dinin geri dönüşü olarak tanımlanan bir dizi dinsel nitelikli iktidar oluşumunun dünyada kendine bir yer bulmasına imkan vermiştir. İran Devrimi dinî duyguların canlanmasında etkileyici bir çığır açmıştır. Devrimci/siyasal söylem Mısır ve Suriye’de Müslüman Kardeşler’in, Suudi Arabistan’da Rabıta’nın, Pakistan’da Cemaati İslâmi’nin etkileri İran’daki devrimci söylemlerin talepleriyle yer yer kaynaşma imkanı bulmuştur. 80’li yıllarda Türkiye, yükselen dinsel eğilimler karşısında esaslı bir blokaja ihtiyaç duyar ve bunun ülke içindeki stratejisi Yeşil Kuşak Stratejisiyle ilişkilendirilir. Devletin ılımlı olarak tanımladığı yeni bir dinsellik tarzıyla, radikal dinciliğin çıkışlarını kontrol etmek hatta devre dışı bırakmak amaçlanır. Bu Türk-İslâm Sentezi formülasyonunda ifadesini bulan ve zamanla Türk İslâmı, Türkiye Müslümanlığı gibi kavramlara geçit verecek olan ulusal bir vurgunun habercisi olur. Bu nedenle toplumsaldan beslenen bir dinsellik yerine devlet stratejisi içinde biçimlenen teknik bir İslâmlaşma toplumsalın kültürel envanterine muhatap kılınır. Kemalist söylemle buluşacak bir şekilde, dinselliğin yeni bir tanımı yapılır. Bu dinsellik laik ve demokrat olacaktır. Asıl önemlisi bu dindarlık, sekülerizmin sınır tanımaz gidişatı karşısında her zaman itidal çağrısı yapacak bir mevziye sahip olacaktır (Çarkoğlu, Toprak, 2000).

Turgut Özal’ın (1927-1993) Anavatan Partisi’yle (1983-) güncellenen bu dinselliğin de son tahlilde Necmettin Erbakan’ın öne çıkardığı dinsel siyasetle asla barışık olmayacağı pek çok noktada ortaya çıkmıştır. Öte yandan resmi yaklaşım, Erbakan’ın Milli Görüşünü, şeriat özlemini barındıran bir söylemi içerdiği için sürekli sorunlu saymaktadır. Bu kaygı öylesine derindir ki, devletin hassas bakışı siyasete yansıdığı her seferinde, Erbakan’ın politik vizyonu sürekli olarak gözden geçirilmek zorunda kalmaktadır. Devlet açısından bu inanç, çok kere hiçbir tereddüde imkan vermeyecek derecede kalıcı bir dogmanın oluşmasına imkan vermiştir. Bugün muhafazakar demokrat bir çizgide olduğunu ısrarla vurgulayan ve Milli Görüş çizgisinin varyantlarında filizlendiği açık olan Adalet ve Kalkınma Partisi de (2001-), söz konusu dogmayı yarmayı önceleyen çıkışlar peşindedir.

Modern Müslüman

Modernleşmeyi İslâm yerine Müslüman temeli üzerinden ele almak gerekir. Çünkü tipik bir Müslüman, İslâm’ın değişmezliği konusunda kesin bir inanca sahiptir. Ona yapılacak her müdahale sonuçta Tanrı’nın takdiriyle hesaplaşma arzusu taşımaktadır. Bu bağlamda İslâm’ı her hangi bir sıfatla birlikte anmak ya da onu bir terkibin parçası haline getirmek genellikle kabul edilemezdir. Bu İslâm’a ilişkin bir sadakatin göstergesi olarak oldukça önemlidir.

Ne var ki modernleşmenin bir değişim süreci yaşatması açısından Müslümanları etkilememesi de söz konusu değildir. Kuşkusuz bu noktada bir sorun yoktur. Müslümanların modernleşmeye yükledikleri anlamlar da farklılık taşır (Watt, 1997; Günay, 1998). Modernliği eleştirel bir jargon içinde tanımlayanlar açısından Müslüman modernleşmesi bir felaketi çağrıştırır. Modernliğin değerleriyle ilişkiye geçmek, onu İslâm’la harmanlamak son tahlilde sorunlu bir dinsellik yaratacaktır. Nitekim İslâm’ı geleneksel bir yaklaşım içinde tanımlayanların modernliğe olan eleştirilerinde bu saflığın bozulmasına ilişkin endişe yatar (Yılmaz, 2003: 219 vd.).

Öte yandan bir din olarak İslâm’ın modern değerler karşısında nasıl bir vaziyete sahip olduğu da Müslüman düşünürler tarafından sürekli tartışılmıştır (Güngör, 1983). Modernliğin İslâm’la buluşmasının sonuçta bir Protestan deneyimi yaşatacağına ilişkin kaygılar, bir mesafe bilincinin gerekliliğini hatırlatır. Nitekim

birçok Kemalist Türk, İslâm’ı, eski mirasın aslî olmayan unsurlarından kurtaracak ve onu yalnızca modern değil, bütünüyle Batılı bir din yapacak, gerçekten elzem bir Türk reformasyonu ümit etmişti. Bu tür meseleler, insanların kalplerindeki, herhangi bir kültürel yaşam biçiminin en kritik sınavdan geçirildiği noktaya dokundular (Hodgson, 1993: III/288).

Modernliğin anlamını yansıtma konusunda ortalama Müslümanların dünya görüşünü belirleme hakkı kuşkusuz sadece Müslüman teorisyenlerin tekelinde değildir. Bugün yaygın bir şekilde modern olanın bugüne ait olma anlamına geldiği görülmektedir ki bu da çağdaş olmakla eşdeğer bir anlama sahiptir. Yaygın Müslüman eğilimi ise, modernliği entelektüel anlamda sorgulama gereği duymaz. Tartışma büyük ölçüde Müslüman düşünürlerle modern söylemin aktörleri arasında gerçekleşmektedir. Buna göre modernliğin kurucu ilkelerini İslâm’la uzlaştırmak hem zordur hem de bunu gerçekleştirme arzusu dinde bir gevşekliğe yol açacaktır (Fuller, Lesser, 1996; Roy, 2003).

Bütün bu tartışmalara rağmen bugün hem Müslüman modernleşmesinden hem de İslâm modernleşmesinden söz edildiğine tanık olmak hiç de zor değildir. Ancak yaygın anlayış, İslâm’ı modern kılma fikrini reddetmekte ve bu yaklaşımı çok kere ya aşağılık kompleksine ya da İslâm’ı derin hesaplar çerçevesinde çarpıtma niyetine bağlamaktadır. Bu nedenle üzerinde durulması gereken asıl husus Müslüman modernleşmesidir.

Türkiye, modernleşme sürecine gönüllü katılan Müslüman ulusların başında gelir. Ancak onun Batılılaşma üzerinden modernleşme arzusu kendi dışında oluşan bir baskının ürünü değildir (Berkes, 1988; Lewis, 1984). Aslında Türk modernleşmesinin ortaya çıkardığı serüven, pek çok etkenden, arzu ve niyetten beslenir. Türk modernleşmesi toplumsalın bütün hücrelerini dönüştürme konusunda kararlı olmuştur. Toplumun modernizasyona tabi olmasında sadece gelişen iç ve dış koşulların etkisi değil, aynı zamanda da devletin müdahaleci yapısı etkili olmuştur. Gerçekten de devlet, uyguladığı stratejilerle toplumun modernleşmesine ilişkin önemli adımlar atmıştır. Bu nedenle 80’li yıllara gelinceye değin modernlikle İslâm’ı ya da Müslümanları ilişkilendirmek mümkün olmamıştır; modernlikle ilişkilendirilen sadece ve sadece devlettir.

Modernleşme süreci toplumsal/kültürel adacıkları yeni ve ilginç bir formda dönüştürmüştür. Esasen Müslümanların modernleşme deneyimi bir dizi değişkenin etkisiyle gerçekleşmiştir. Göç, kentleşme, eğitimin kitleselleşmesi, iletişimin yaygınlaşması, laikliğin dini devletin himayesinden çıkarması, sekülerliğin dönüştürdüğü yeni yaşam biçimleri bunda etkili olmuştur. Ancak bu etkiler radikal seçkinlerin umduğu gibi dini gözden düşürmekte etkili olamamıştır. Sanıldığının aksine, yeni koşullarda farklı aktörlerin okumalarına tabi olan İslâm, Müslüman modernleşmesi şeklinde tanımlanabilecek yeni bir sürecin başlatıcısı olmuştur.

Modernliğin sonuçları, Türk toplumunu da derinden etkilemiştir. Modernlik bağlamında seslendirilen pek çok özellik, toplumumuzun dinsel/geleneksel özelliklerini de sarsmıştır. Bireycilik dinî inanç ve davranışın cemaat temelini tehdit ederken, akılcılık da dinin derûniliğini hedef edinmiştir. Sonuçta birçok dini inanç gayr-ı makul hale gelmiştir (Giddens, 1994). Ancak yine de bu sarsıntı, dinin ortadan kalkmasını değil, yeni bir formla tanımlanması sağlamıştır. Geleneğin yeniden icadı, dini metinlerin tarihsel bir okumaya tabi tutulması, cemaat bağlarının yeniden güçlendirilmesi, özerk sadakat ağlarının ortaya çıkması modernliğin yarattığı kriz ortamlarında toplumsalın nefes alabildiği yeni birtakım sosyal çerçeveler sağlamıştır. Derinleşme, üslûpçuluk, içe dönme, teknik gösteriş, içsel olarak kendinden şüphe duyma ve gerçekliğin geleneksel düzeylerini reddetme esasına dayalı özellikleriyle modernleşme, Müslüman toplumunda da sonucu kestirilemeyen bir dizi değişime yol açmıştır. Aslında modernliğin sosyo-kültürel değişim temelinde Müslüman toplumunda ortaya çıkardığı farklılaşmanın önkestirime izin vermeyen bir sürprize yol açması hem İslâm hem de Müslüman imanının bazı temel özelliklerini dikkatle incelemeyi gerekli kılmaktadır.

Şiddetli bir öte dünya vurgusuna sahip olmasına rağmen İslâm bir o kadar da bu dünyaya ait olma çağrısına sahiptir. Bu durum sekülerleşmenin dünyevîleşmeyi önceleyen yapısından farklı olarak bu dünyayla öte dünya (ahiret) arasında zorunlu bir denge sağlanmasını imanın bir gereği haline getirir. Gündelik hayat içindeki hemen her davranışı, tutum ve tercihi dinsel bir lügatçeyle tanımlayan İslâm, Müslümanın dünyevî boyutunu asla göz ardı etmez. İki dünya arasındaki ahenk, sağlıklı bir inancın sonucu olarak yüceltilir. Modernliğin Müslüman toplumlar nezdinde, kendi argümanlarını dinsel olana kaptıran bir kargaşasını ancak böyle yorumlamak mümkün olabilir. Burada söz konusu olan gerçeklik, modernleşmenin Batı dışı toplumlara has deneyimlerle şekillenmesidir (Göle, 2000: 159-174; Dalmayr, 2001: 33-62).

Müslüman modernleşmesinin ana çizgileri henüz yeterince netleşmemiştir. Modernleşmenin etkileri tüm İslâm toplumlarında olduğu gibi Türkiye toplumunda da etkisini artırmaktadır. Bu bağlamda etnik, ekonomik ya da mezhep bileşenleri temelinde bakıldığında bile toplumsal yapımızda dinsellikle buluşan özgül bir modernleşmeden söz etmek mümkündür. Modadan modern tüketim kalıplarına, entelektüel uğraşlardan sanatsal yapıtlara kadar pek çok alan din ve modernitenin Müslüman özne üzerinden gerçekleşen bileşimlerini yansıtmaktadır. Ama yine de bütün bu örnekler, mevcut gelişmeleri İslâm temelli mi yoksa modernlik temelli mi değerlendirmek gerektiği konusunda bize açık bir resim sunmamaktadır. O halde kesin bir yargıya ulaşmak için biraz daha beklemek gerekecektir.

(*) İslâmiyat, Cilt: VII, Sayı: 4, ss. 205–216 -2004-

   
Başlıklar: