Küresel İktisadi Kriz Sürecinde Türkiye’de Sosyal Dayanışma Deneyimleri (*)

Teşekkür ederim sayın başkan,

Ben doğrusu ekonomi-politiğin kavramları ya da bu alanın kavramsal sermayesinden çok sosyoloji ve etiğin kavramsal çerçevesiyle konuşmaya çalışacağım. Aslında bu başlık altında bana önerilen konu, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının özellikle yardım odaklı girişimlerin, genel topluma ne tür katkılar sunduğuna ilişkin olarak deneyimlerimi ve tanıklıklarımı dile getirmemi gerekli kılıyor.

Bu başlık üzerinden belki iki şeyi gerçekleştirebiliriz diye düşünüyorum. Bunlardan birincisi bu tür organizasyonların yarattığı, ortaya çıkardığı etik sorunlar, diğeri de sosyal siyaset bağlamında doğurduğu karmaşık ilişkiler... Lütuf, lütfedilen, lütfe mazhar olan vs. Aslında kuşkusuz bu pratiklerin her biri kendi kültürel referanslarımızdan beslenmektedir. Bu tartışmaları kendi hikâyelerim üzerinden çerçevelendirmek ve derinleştirmek istiyorum.

Her şeyden önce ben, kendi kültürümüzde çok ciddi karşılıkları olan “hayır”, “hasenat” ve “infak” kavramlarının esasen bu konunun çözümlenmesinde bize kayda değer ipuçları verebileceği bu nedenle de hiçbir şekilde göz ardı edilmemesi gereken bir statüye sahip olduklarını düşünüyorum. Kavramın gündelik hayattaki kullanımı çok kere göz yaşartıcı tanıklıklara fırsat verse bile bazen de bunun acıtıcı ve iç burkan temsillerini aşarak sorgulamamız gerekmektedir.

Henüz daha Türkiye’de sivil toplum kavramının revaçta olmadığı, gündelik dilde bir karşılığının olmadığı dönemlerde, özellikle 70’li yılların sonlarında, muhtemelen benim liseli yıllarıma tekabül eden dönemlerde kendine biçtiği misyonu tamamen hayır işleriyle sınırlandırılmış pek çok organizasyon vardı. Bunlar kendilerini birer hayır teşekkülü olarak tanımlamakta birbirleriyle adeta yarışırlardı. Şimdi olduğu gibi geçmişte de bu kurumlar yoksulluk sorunlarıyla değil bunlardan kaynaklanan sonuçlarla daha çok ilgiliydiler (Yurttagüler, 2010: 70, 86). Fakirlere yardım eden bu kuruluşlar bir şekilde hizmet alanlarını genişletmekte ve fukara olarak tanımladıkları kişileri İslami gelenek içindeki davranış kalıplarına bağlı olarak gözetmekteydiler. Bu gözetim, genellikle günlük iaşelerin karşılanması, genel geçer ihtiyaçlarının senede bir ya da birkaç kez gerçekleştirilen toplu bağışlarla giderilmesiyle sınırlı tutulurdu. Ancak her zaman özen gerektiren bu ilginin zaman zaman ihmal edildiğini de belirtmek gerekir. Kurumsal bir yapılanmanın bugünkü ölçeklerde henüz oluşturulamadığı bir dönemde “hayır ve hasenat”, Müslüman kültürünün inanç, ahlâk ve estetik limitlerine bağlı olarak gerçekleştiriliyordu.

Her şeyden önce burada ben, yoksullara dikkat kesilen bir ilginin gözetmekle gözetlemek arasında gidip gelen biçimlerini tam olarak ayırt edebilecek bir yetkinlikte olmadığımı belirtmek isterim. Bu düzeyde bir evren içinde bir gün derse okul müdürünün refakatinde bir kişi girdi. Adam sakallı ve iyi giyimliydi. Onun varlıklı biri olduğu üstünden başından, duruşundan velhasıl her halinden kolaylıkla anlaşılabilecek durumdaydı. Sınıfa hitaben “aranızda fakir var mı” diye bir soru yöneltti. Çoğunu yoksul öğrencilerin oluşturduğu sınıfta, bu üstenci ve yer yer rencide edici sayılabilecek dil, eminim ben dâhil herkesi şaşırtmış bir o kadar da incitmişti. Okul müdürünün pek fazla umursamadığı bu durum karşısında doğrusu hepimiz açıkça garipleşmiştik. Fakirliğin yüze vurulduğu bir ortamda, fakirlere yardım edileceğini kavramamız pek fazla zaman almadı. Müdür, yoksul durumda olanların tahtaya kalkmasını, onlara bu beyefendi tarafından kendi mağazasında doğrudan yardımda bulunulacağını ifade etti.

Bu yardımda bulunacak kişi de islami ilkelere olağanüstü bir şekilde dikkat ettiğini tahmin edebileceğimiz bir vakfın önde gelen sorumlusu sıfatıyla aramızdaydı. Sonuçta bizi, fakirliğini açıkça beyan edenleri kendi mağazasına götürecek, bir şekilde giydirecek ve böylece hayır işlemini de tamamlamış ve rahatlamış olacaktı. Bu beyefendinin şehir merkezinde meşhur, görkemli bir giyim mağazası vardı ve oraya ulaşmak için pek çok sokağı pek çok caddeyi geçmemiz gerekiyordu.

Tabi söylem olarak ben bu dünyanın içinden geliyorum. Benim siyasi referanslarım da, dinsel duyarlılıklarım da muhtemelen bu yapının içinde şekillenmiştir. Biz bazen yoksulluğun aşırı derecede beslediği bir gerçeklik içinde bazen de gençliğin hepimize bulaştırdığı bir uçuklukla hatta muziplikle oradaydık. Gidip bir şeyler alsak hiç de fena olmaz türünden. Bu nedenle kendimizi bu talepkâr öğrenci yığınının içinde bulmamız zor olmadı. Bizi tek sıra halinde yürüterek epeyce uzun sayılabilecek bir süre götürdüler. Başımızda yürüyen “hacı amca” arada bir hepimizi kontrol etmekten geri durmuyordu. Düzgün gidip gitmediğimize ve kılığımıza kıyafetimize bakarak da bu yardımı hak edip etmediğimizi filan anlamaya çalıştığını düşünebilecek durumdaydık. Doğrusu benim için çok alçaltıcı bir şeydi bu yaşadığımız, çok erken yaşlarda bile oldukça rahatsız edici bir şeydi. Bunu benim oryantalize ettiğimi düşünmeyin. Bu, yaşadığım ve her fırsatta hatırladığımda üzüntü duyduğum bir şeydir. Gerçi bunları yaşadım diye de bu dünyaya falan küsmüş ya da bu kesimlere cephe almış, bundan sonra da artık bana düşen bunlarla uğraşmaktır gibi garip bir noktaya da ulaşmış değilim.

Bizi götürdüler bir binanın giriş katına. Çok alımlı, çok çekici bir bölümdü gördüklerimiz. Mağazanın şatafatı göz dolduruyordu. Oradakilerden herhangi biri bize takdim edilirse, bunlardan herhangi birini giyersek doğrusu pek de hoş olurdu, belki gençliğimiz çok daha yaşanılabilir olabilirdi. Hayatın keyfini çıkarabilirdik böylece. Ne yazık ki bu beklenti kısa sürdü. Bizi alt kata indirdiler. Burada özellikle Türk katılımcıların çok yakından bilebileceği kostümleri hatırlatan bir izbede bulduk kendimizi. Türkiye’de çok zevkle izlenilen Ekmek Teknesi dizisinden söz ediyorum. Dizinin başrol oyuncusu Hasan Kaçan, orada Herodot Cevdet tiplemesiyle nostaljiden ütopyaya değişen özelliklerle harmanlanmış hikâyeler anlatırdı. İşte bu yeraltına tepilmiş reyonlarda bize takdim edilen giysiler Herodot’un giydiği kostümleri andıran şeylere çok benziyordu. Kendimi böyle tarihi filmlerin kostüm deposunda hissettim bir an. “Buyrun seçin” dediler, “istediğinizi alın, size yakışanları giyin, çekinmeyin” dediler. Ordan biz kendimize uygun olabilecek en güzel elbiseleri seçmeye çalışırken bir yandan da o beyamca bize kendisinin uygun bulduğu şeyleri alelacele giydirmeye çalışıyor, sanki depoyu boşaltmak için gayret sarf ediyordu. Mesela bana kocaman, oldukça kocaman, asla abartmıyorum bir hayli büyük düğmeleri olan bir pardesü giydirmeye çalıştı ve bunu beğenmemi istedi. Oysa ben bunu giyersem sadece ve sadece ölürüm, çıldırırım. Asla giyemem, giymem. Sonunda mağaza sahibi ekşittiğim yüzüme pek fazla aldırmaksızın bana zorla giydirdi. Böyle bir şey giymeyeceğim yani ama bir yandan da çekiniyorum. Dini gerekçelerle, ahlaki kaygılarla, kültürel hassasiyetlerle korkuyorum. Adam iyilik yapıyor senin yaptığın da bir şey mi yani, doğru bir şey mi? Buldun da bulandırıyorsun. Madem buraya geldin, yoksulsun, zayıfsın, tamahı bırak. Al ve giy! Bir anlamda çok ayıp. Ben bunu giyersem rezil olurum, komik olurum. Gençlik dünyamda oldukça kompleks bir durum bu anlayacağınız. Bizim bu tereddütlerimizi nihayet fark eden beyamca hepimizi bugün satırı satırına aklımda olan oldukça ağır cümlelerle fırçalamaktan geri durmadı: “Yani bana hem açız fakiriz diyorsunuz hem de bu nadide şeyleri beğenmiyorsunuz”. Biz hepimiz bu fırça darbeleri arasında sükût içinde elbiseleri giyindik. Tam bir palyaço gibiydik. Durumumuz vahimdi ve bizi bu durumda gören ancak bir karikatürden fırladığımızı düşünebilirdi. Hepimiz bu hallerimizle sokağa çıktık ve orada ihanet eder, elbiseleri bir sokak arasına bırakırsak apaçık bir şekilde günah işlemiş olabiliriz kaygısıyla oyalanmadan evlerimize gittik. Ayıp, isyan ve günah kavramlarının genç bir zihne yansıyan anlamları içinde ağır bir tecrübe yaşadık. Tabii ben bir daha bunları giymedim. Zaman zaman bir araya geldiğimiz o eski arkadaşlarla da bu hikâyeyi hep bir acı hissederek paylaştık. Anlatacaklarımdan biri bu örnekti. Bu örnek sizlere oldukça iğrenç, acıtıcı ve kabul edilemez gelebilir ama bütün bunları anlatmamın nedeni bugünkü STK’ların yaptıklarının benim 30 yıl öncesine ait yaşadıklarımla örtüşüp örtüşmediği. Bu hikâyelerin artık azalıp azalmadığı… Ne yazık ki bu örneklerin ortadan kaybolmadığına yönelik örnekler vermek hala mümkün.

İkinci anlatacağım olay farklı bir tanıklığa dayanmaktadır. Kızımın bulunduğu okulda bir hayırsever vakıf görevlisi sınıfa giriyor ve öğrencilerden ellerini havaya kaldırmalarını istiyor. Aklı sıra bir jest olarak tasarladığı bu talebiyle belli ki saatleri olmayanları tespit etmek istiyor. Herkes ellerini kaldırıyor. Kimin elinde saat yok? Saatler, saati olmayanlar falan ellerini kaldırıyor ve bunların kollarına hakikaten komik sayılabilecek bir şekilde birer saat geçiriliyor. Bunları bu şekilde dağıtan bir hayırseverin yaptıklarından nasıl bir sevap umduğunu bilmiyorum. Benim kızım da o gün evine o saatlerden biriyle geldi. Hem ürünün takdimindeki hoyratlık hem de niteliğe sinen kabalık nasıl açıklanabilirdi? Kızım bu saati kabul etmeye hazırdı, incelikten nasip almamış tavrı sorgulayacak durumda değildi. “İşte” dedi, “baba, ne var bunda, alt tarafı saat” ve “adam bir hayır yapmak istiyor, başka ne yapabilirdi?” “Adam daha nasıl yapsın? Sokakta ilan mı versin?” Kızım çoktan kendisi için bu durumu makulleştirmişti. Ona olan bitenin sadece iğrenç olduğunu söyledim. Kendisine düşen, saati derhal iade etmesiydi.

Vereceğim bir başka örnek çok yakın zamanlara aittir. Türkiye koşullarında pekala laik sayılabilecek yer yer lümpen de bulabileceğimiz bir aile dostumuzun yardıma ihtiyacı vardı. Kıt kanaat geçinebilen bu ailenin hayatı eskisinden de kötü gitmeye başladı. Bir trafik kazasıyla birlikte altüst olan yaşamlarını yeniden eski düzenine kavuşturmak için hepimize görev düşüyordu. Ailenin yakını sıfatıyla bana başvurdular ve benden acilen yardım istediler. Ben de işte kamuoyunda yakinen bilinen bir yardım kuruluşuna başvurdum. Bu arada akrabalarım da “ya biz dindar değiliz bize şey vermeyebilirler, yardım etmeyebilirler. Sen bir şeyler söyle yani yoksa bunlar bize birşey vermez.” Çünkü kamuoyunda bunların işte bir iman kriteri arayabileceklerini, dolayısıyla da buna da kendilerinin pek uymadıklarını söylemeye çalıştılar ama bunun pek de böyle olmadığını gördük.

Telefon açtım ve bir yakınımın sıkıntıda olduğunu söyledim ve bu durumda kendisine nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda bilgi istedim. Onlar da işte bir prosedürleri olduğunu, bu aileyi gidip yerinde göreceklerini ve yapılacak değerlendirmeyle, hazırlanacak rapora göre de bir işlem yapabileceklerini söylediler. Tabi bu anlaşılır bir şeydi. Bir hizmet kuruluşu söz konusu olduğunda yoksulluğun alelade bir şekilde tanımlanması mümkün olamazdı. Sürdürülebilir bir hizmet alanı her şeyden önce yoksulluğun limitlerini, marj değerlerini açıkça belirlemek zorundadır (Aktan, 2002). Aksi durumda örneğin görece orta halli sayılabilecek pek çok kişi belli bir perspektifle hem zengin hem de yoksul sayılabilirdi. Örneğin ben, LCD ekran televizyonum ya da dizüstü bilgisayarım yok diye pekala kendimi yoksul sayabilir, bunun için ciddi ciddi üzülebilirim. Bu çok kültürel bir şey.

Nihayet kurum yetkilileri bizimkileri ziyaret ettiler ve sonuçta bana ulaşarak yakınımızın çok da öyle vahim bir durumda olmağını, gerçi durumlarının pek parlak olmadığını ancak geçinme düzeylerinin standartların çok da altında olmadığını vurguladılar. Diyalog derinleştikçe evlerindeki araç ve gereçlerin aslında varolan yoksulluğu daha da örttüğünü ifade ettiler. Oysa bildiğim bir şey vardı. Bunlar gerçekten de bir dilim ekmeğe muhtaç durumdaydılar. Yoksulluk kültürü evin her tarafına sinmişti. Eğer hala ayaktaysalar bunu Türkiye’de varlığını sürdürmeyi başarmış akrabalarının desteklerine borçluydular. Kendine özgü hısımlık ilişkileri içerisinde dolaşan artık bir sermaye her zaman vardı. Gerçi bu yardım ve destekler belli bir noktadan sonra ciddi bir yüke de dönüşebiliyordu.. Neyse bunlara yine de durumlarını dikkate alarak bir aidat bağladılar, bundan böyle kiralarını ödeyeceklerdi, eve düzenli olarak erzak yardımında bulunacaklar ve cüz’i de olsa çocukların eğitim masraflarına katkıda bulunmak olmak üzere harçlık vereceklerdi. Bunlara işte bizim Türkçe tabirle kumanya verdiler, hayatta göremeyecekleri çeşitlilikte erzak verdiklerini de öğrendim. Her şey yolundaydı anlaşılan. Ancak bir yıl geçmeden daha bizimkiler işi bir hayli abarttılar ve bana “madem bu kadar para geliyor, kira geliyor o halde daha iyi bir yere taşınalım” dediler. “Bize şunu da versinler, bunu da versinler”.

Son örnekten sonra işin teorik tarafına daha rahat eğilebileceğimizi düşünüyorum.

Aslında bu bağlamda anlatacaklarım Türkiye’nin her yerinde olabilecek şeylerdir. Her zaman açık fikirli liberal yapısı olduğunu düşündüğüm bir üniversitede, felsefe bölümünde öğretim üyesiydim. Bir yoksul öğrenci için yardım istememiz gerekiyordu. Çünkü öğrencinin danışmanı bendim. Henüz kurumsallaşmamış geleneklerimiz olsa da aramızda önayak olan arkadaşlar aracılığıyla yoksul öğrencilere az da olsa yardım yapmaya çalışıyoruz, kendi aramızda fonlar oluşturuyoruz. Özellikle yeni gelen öğrencilere zarafeti asla ihmal etmeden yardımcı olmaya özen gösteriyoruz. Bu amaçla kendi aramızda epey bir müzakere yaptığımızı da hatırlıyorum. Yani bu öğrenciyi hiçbir şekilde incitmeden ona nasıl destek olacağız diye. Kaynağı öğrenirse bu bilgi onda bize karşı ne tür bir bağımlılık, hatta bir patronaj ilişkisi yaratır? Bunları dert ediniyoruz. Açıkçası bir sıkıntı var burada ama bunu nasıl halledilebileceğimiz konusunda da çok eksikliklerimiz vardı. Giderek bazı öğrenicilerimizin durumlarının bizim yardımlarımızı aşacak derecede kötü olduğunu görüyorduk ve ben kamuoyunda çok laik vurguları ile bilinen bir dernekten bu amaçla yardım istemek zorunda kaldım. Çünkü onlar hatırı sayılır bir meblağda öğrencilere burs dağıtıyorlardı. Öğrencime yardım sağlamak üzere aracılık ettim, referans verdim. Onlar da bana, “biz sizin referansınızı ciddiye alıyoruz, ama öğrenciyi görmemiz ve bir mülakata tabi tutmamız gerekir” dediler. Öğrenciyi davet ettiler. Ben de bu arada öğrencime mülakatta rahat olmasını ancak çok da açık sözlü davranmamasını, bu bursu alması için biraz dikkatli olmasının yararlı olacağını yoksa kendisine bu bursu vermeyebileceklerini de söyledim. Neyse birkaç gün sonra ilgili kurumdan beni aradılar ve öğrencimize burs veremeyeceklerini kibarca ifade ettiler. Öğrencimin söyleminde kendi misyonlarına uymayan bazı kırıntılar yakaladıklarını, onu kendilerine yakın bulmadıklarını ve dolayısıyla da üzülerek bu konuda kendisine yardım yapamayacaklarını ifade ettiler.

***

Bizde topluma destek sunmak üzere ortaya çıkan sivil toplum kuruluşlarının her biri şu ya da bu referans dünyasından gelmekte ve kendi referans dünyaları içinde özel bir vurguyla çalışmalar yapmaktadırlar. Dolayısıyla bunların bir tür misyoner pozisyonunda hizmet ürettiklerine dair genel bir kanaat var. Bunu doğrulamayan, bu tür kabulleri reddetmemizi gerektiren örnekler de az değil. Ben bundan çok daha değişik örneklere de rastlamışımdır. Nitekim hiçbir koşul taşımaksızın muhataplarını herhangi bir standarda tabi kılmaksızın gerçekten yoksul olduklarını düşündükleri kişilere doğrudan yardımda bulunan oldukça çok sayıda STK’lar var. Fakat onlar için de şöyle bir yorum yapılıyor: “Bunlar herhalde bizi bir siyasi partinin arka bahçesi haline getirecekler, para veriyorlar ama arkadan ne tür kokular çıkacak belli değil, yardım ediyorlar ama sonra bizi kimbilir nasıl bir şekilde kendilerine mahkûm edecekler” türünden dedikodular da var mesela. Bu o kadar ilginç ki mesela kendi memleketim Artvin’de geçtiğimiz yıl çok ciddi bir sel felaketi yaşandı. Bir yardım kuruluşu büyük bir fedakârlık göstererek oraya devletten daha erken bir şekilde ulaşmayı başardı. Amacının yaraları sarmak, insanlara yardım etmek olduğu açık. Ama yardım filosu siyasi bir söyleme mensup olduğu kolayca anlaşılan bir grup tarafından taşlandı, görevliler taciz edildi ve yardımlar dağıtılamadan görevliler şehri terk etmek zorunda bırakıldılar. Araçlara zarar verildi ve “buraya irtica giremez” sloganları arasında sınır tanımayan tepkiler oluştu. Öyle ki görevliler bu kargaşada kendi canlarını saldırganların elinden zor kurtarabildiler. Bu tür yanları da var yardım faaliyetlerinin.

Şimdi bizim toplumumuzda devletin bu yardım işlerini kendine ait bir görev olarak algılamadığından hepimiz eminiz herhalde. Çünkü devlet bu tür konuları her zaman yaptığı gibi bazen dinden, bazen kültürden, bazen başka şeylerden destek alarak kapatmaya çalışıyor. Mesela özellikle devlet-vatandaş bütünlüğü, milli birlik konuları vs. gibi bağlamlarda acilen imdada çağrılan her zaman hazırda tutulacak bazı temel kanallar var. Bu yardım konusu tabi ki ekonominin temel kavramları arasında yer almaktadır. Sizler çok daha detaylandırılmış bilgilere sahipsiniz.

Devletin herhalde yeni politikalara, sosyal reformlar başlığı altında yeni adımlara ihtiyacı var. Gerçi son zamanlarda bu yönde girişimlerde de bulunuyor ama sanki yine de STK’ların bilumum sökükleri dikmesinden, bu tür açıkları kapatmasından devlet alttan altta memnun gibi. Böyle şeyler yapınca devletin ayıbı bir şekilde kapatılıyor, eksikleri bir şekilde giderilmiş oluyor (Abay, 2004).

Kültürümüzde yoksulluk, bugün modern anlamda tasavvur edildiği gibi öyle doğrudan bir yoksulluk duygusuyla tamımlanmayacak kadar derin kültürel vurgular taşıyor. Fukara dediğiniz andan itibaren doğrudan vicdana seslenen bir dili kullanıyoruz. Gariban dediğinizde yine insanların vicdanına, kültürel kodlarına vurgu yapan başka şeyler. Yine dinin de bu topraklarda, bu coğrafyada tabiki çok etkili bir yoksulluk siyaseti var (Subaşı, 2003). En azından zekat dediğimiz, sadaka dediğimiz, fıtır dediğimiz örnekler üzerinden kendini dindar hisseden insanlar, bağışta bulunuyorlar. Yine bununla ilgili hepimiz biliyoruz çok ciddi ahlaksal kayıplar da var. İlkesel olarak işte sağ elinin verdiğini sol el görmeyecek. Veren el alan elden üstündür tarzında artık nerdeyse gündelik yaşamın esaslı bir parçası olmuş derin kabuller de var. Yani evet bu bir hadis ama o toplum, onu o kadar içselleştirmiş ki buna dikkat ediyor ama siz STK’lar üzerinden bunu yaptığınız zaman medyatik olmak zorundasınız, yaptığınız işleri, yaptığınız hayırları vs. bir şekilde kamusal alanda paylaşmak ve bunun da ilgi görmesini sağlamak zorundasınız. Nitekim şimdi o sıklıkla devam ediyor mu bilmiyorum ama belli başlı yardım kuruluşlarının çoğu kendilerine uygun kanallarda bu hizmetlerine ilişkin ciddi ciddi ekran gösterisi yapıyorlar, ciddi ciddi şov yapıyorlar.

İster laik ister dindar olsun Türkiye’de bu alanın boşluğunu kapatmaya yönelik çok ciddi çabalar var. Bu çabaların devletle ne düzeyde ortaklık içinde olduğu, devletin bu tür girişimlere ne düzeyde destek verdiği ayrı bir tartışma konusudur. Türkiye’de yoksullukla mücadele bir devlet işi olarak görülmüyor, aksine bir hayır ve gönüllülük konusu olarak görülüyor (Buğra, 2008). Fakat burada çok da fazla yeri olmamakla beraber bir şeyi daha söylemekte yarar var. Bunun antropolojik bir açıklamasının da olabileceğini düşünüyorum. Örneğin yoksullukla dindarlık arasında çok şaşırtıcı bir ortaklık kurulabiliyor (Subaşı, 2003). Mesela bir jipe sahip olan ya da ciddi anlamda ekonomik yapısı biraz güçlü gösterişli olan birisinin dindar olamacağına dair bir his bu. Bu topraklarda söz konusu algı pek fazla karşılık bulmuyor. Dindarlık böyle yoksullukla daha fazla ilişkili bir şey hatta bu durum sosyolojik analizlerde de çok sık gözleniyor. Fakir fukara dindar oluyor. Bununla birlikte dinselliğin her şeye rağmen yoksulluğun aşılması için gereken dili üretmekte yetersiz kaldığını da vurgulamak gerekir (Çiğdem, 2002).

Bir zihniyet yapısı var yani yoksullukla, tasavvufla, sufizmle gelişen ve gündelik yaşamda yoksulluğu neredeyse imrenilecek bir şey haline getiren bir hava var. Bu zihniyetin sonuçta yoksulluğun da çok travmatik bir şeye yol açmadığı dolayısıyla kapınızın dibindeki komşunuzun karnını doyurduğunuz zaman çok büyük bir sorumluluktan da kurtulduğunuza dair güçlü bir duygu yaratıyor. Bir zihinsel yapı üretiyor. Dolayısıyla yoksulluk kurumsal bir görüntü gibi oluşmuyor çünkü yoksulluk bazen neredeyse özenilecek bir şey olabiliyor. Oysa bir başka okumayla dinle yoksullukla imtihan edilmenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğuna dair argümanları da biliyoruz. Yoksulluğun zaman zaman insanın dinle olan bağlantısını koparacak noktalara kapı aralayabildiğini biliyoruz. Bununla birlikte yine de Türkiye’de mesela hali vakti yerinde olan birisini, iyi giyimli işte gösterişli bakımlı bir kadın ya da erkeği “bu bir dindardır” diye tanımlayamıyorsunuz. Ama böyle süklüm püklüm dökülen, biraz orası burası yırtık biri için dindar demekte kimse zorlanmıyor. Belki burada antropolojik çözümlemeyi daha da derinleştirmek gerekiyor. O zaman bu kadar çok görünür, bu kadar çok hissedilebilir bir durum da çok örgütlü bir mücadele gerektirmiyor toplumda. Öyle bir çelişkili durum da var.

Devlet zaten yoksulluğu bir insan hakları ihlali, bir taciz, telafi dilmesi gereken bir eksiklik olarak görmüyor (Tusev, 2005). Bunun palyatif tedbirlerle, ufak tefek müdahalelerle düzeltilebileceğini düşünüyor. Sonuçta bu durum, tasavvufi derinliklerden gelen kabulleri de arkasına alarak yeniden biçimlenmeye başlıyor.

Sayın başkan sürmin dolduğunu vurguluyor haklı olarak. Burada durmak en iyisi her halde. Çok teşekkür ediyorum efendim. Hepinize saygılar sunuyorum.


(*)  Sosyal Piyasa Ekonomisi ve İslâm’daki Algılanışı, Ankara: Konrad Adenauer Stiftung, ss. 175-184 -2011-
   
Başlıklar: