MAHALLEYİ BASKISIYLA HATIRLAMAK (*)

Şerif Mardin’in geçtiğimiz aylarda kendisiyle yapılan bir söyleşide dile getirdiği “mahalle baskısı” kavramı, Türk siyasi kamuoyu nezdinde hatırı sayılır bir ilgi yarattı. Türk toplumunu açıklayıcı kavramsal şemalar üretmede öteden beri sıra dışı katkılarıyla bilinen Mardin’in hiçbir çözümlemesi, belli ki bu kavramıyla olduğu kadar siyaset lehçesine dâhil olmadı. Öte yandan gündelik politik tartışmaların tekdüzeleştiği bir ortamda “mahalle baskısı”, toplumun geleneksel refleksleri karşısında her zaman teyakkuzda olanlar için emsalsiz bir mühimmata dönüşmekte gecikmedi.

SIRA DIŞI İLGİLER

Çağdaş Türk sosyolojisinin hiç kuşkusuz en önde gelen isimleri arasında yer alan Şerif Mardin, gerçekte Türkiye’nin gündelik siyasi gerilimlerinin beslediği tartışmalardan her zaman uzak kalmaya çalıştı. Bununla birlikte çözümlemeleriyle o, bir yandan toplumsalı dikkatle kollamaya çalışırken bir yandan da aynı duyarlılıkla, sıradanlığın çeperlerine yakalanmaksızın “ısrarla göz ardı edilen”i “ısrarla gözlemlemeye” çalıştı. Çünkü ona göre Türk toplumunu anlama konusundaki kararlılık her şeyden önce, toplumun gizil dünyasını da aynı dikkat ve samimiyetle ele almayı gerektiriyordu. Yine ona göre, gerçekte gündelik-politik yaşam dünyasına yön veren ve çok kere ihmal edilen arka plan bilgileri karşısındaki entelektüel ve akademik yoksulluk, sosyal bilimsel ilgide ancak bir zaaf olarak görülebilirdi. Bu nedenle Şerif Mardin’i izlemek isteyenler için öncelikli olarak toplumsallığı, toplumun bize sunduğu hali hazır envanterle sınırlandırmaksızın daha derinlere hattâ düşünülmemiş-tasarımlanmamış güzergâhlara bakmak gerekecektir.
Mardin’in, Türk modernleşmesi ekseninde yoğunlaştığı çalışmalarının tümünde, daha başından beri peşine düştüğü asıl sorun, toplumun gizil bileşenlerini açığa çıkarmak ve bir anlamda modernleşmecilerin her zaman bir gaflette olduklarını düşündüğü belli başlı projelerine sosyal bilimsel bir perspektifle bakmak ve gerektiğinde de şerh düşmekti. Ancak onun muhalefeti, toplumsal bir sınıfla ya da bir hissiyatla asla eklemlenmez. İtirazlarının toplam bileşkesi, bir entelektüel olarak akademik dünyada sürgit devam eden ezberlerle yüzleşmek ve bunun zorunlu bir sonucu olarak da sürekli bir teyakkuz halinde olmaktır. Gerçekten de Mardin’in ilk çalışması olarak bilinen Din ve İdeoloji’den (1986) başlayarak ortaya koyduğu tüm analizlerinin arka planında, her zaman bu hassasiyetlerinin izini sürmek mümkündür. Belli bakış açılarının tartışmasız kabul gördüğü, hattâ ancak bir inanç formunda değerlendirilebilecek kimi düşünme biçimlerinin giderek yaygınlaşmaya başladığı bir dünyada Mardin, bu türden yaklaşımlara belli düzeyde bir mesafe bilinci katmasıyla kendi farklılığını ortaya koymaktadır.
Mardin, genellikle bir din sosyologu olarak değerlendirilebilecek çalışmalarının pek çoğunda, Türk modernleşmesinin kurucu dinamiklerinden bugün sahip olduğu gelişme dinamiklerine kadar, gerçekte her zaman dikkate alınması gereken din boyutunun varlığına dikkat çekmiştir (Subaşı, 1996). O, çalışmalarında bir yandan Batı dünyasında gerçekleşen akademik tartışmaları Türkiye koşullarında yeni bir okumaya tâbi tutarken bir yandan da bütün bunları Türkiye’nin verili-özgül koşullarından hareketle anlamaya ve kavramsallaştırmaya yönelik çabalarına ağırlık vermiştir.
Toplumu nasıl anlamak gerekir? Bu soru Max Weber’den beri hemen her sosyologun temel sorusudur. Bizde de bu soru, başta Mardin olmak üzere pek çok sosyologun cevap aramaya çalıştığı bir problem alanı olarak kıymet kazanmıştır. Hattâ Mardin’le birlikte bu soru, kendi kavramlarına, metodolojisine ve nihayet asıl fikriyatına ulaşma imkânı bulmuştur. Ne var ki genellikle bir zihniyet analizinde karar kılınan bu fikriyata karşı, popüler ve pratik sosyolojik ilgiler pek az rağbet etmiştir. Toplumu hem maddi hem de manevi envanteri içinde ele alma ve onu anlama niyeti, başlangıçta özellikle hermeneutikçilerin asıl sorunu olarak göze çarpmaktaydı. Süreç içinde anlama sorunu, toplumun değer, sembol ve dinamiklerini esastan dikkate alan sıkı bir arayış içinde sosyoloji dünyamızda istisnai bir ilgiye dâhil olarak varlığını sürdürmüştür.
Mardin, Osmanlı modernleşmesine yoğunlaştığı çalışmalarında İslâmi değişim anlayışının arka planında yatan meşruiyet tartışmalarına kritik bir unsur olarak dikkat çekmişti. Ona göre Türk toplumunda meşruiyet, dini dışarıda bırakarak asla açıklanamayacak bir referans setine işaret etmekteydi. Mardin’in beslendiği akademik gelenek, dinin Türk toplumundaki baskın rolünü iyice abartmak ya da onu gözden düşürmek hattâ onu bilerek göz ardı etmek gibi her bir formuyla da çarpık sayılması gereken kısıtlanmış bakış açıları yerine, onu kendi katmanları içinde anlama konusundaki bir hassasiyete gönderme yapar.
Mardin’in analizleri görece 70’li yıllarda hissedilir bir ivme kazanan ve 80’li yıllarda ise artık asla ihmal edilmemesi gereken bir fenomene dönüşen kitlesel İslâmi talepkârlık karşısında, devletin varlığını, resmî ideolojinin sınırlarını zorlayacak bir şekilde tartışmaya çalışan kimi liberal, sol ve İslâmi yönelimler için oldukça işlevsel sayılabilecek anahtar kavramlara sahipti. Mardin’in araladığı kapılar, kendi eleştirel söylemlerine akademik düzeyde bir meşruiyet arayanlar için de sık sık başvurulan birer referans noktası oldu. Örneğin İslâmi söylemlerin içinden gelenler, Mardin’in modernleşme analizinin açığa çıkardığı toplumsal nirengi noktalarına akademik bir çerçevede bakma olanağı buldular. Bir dil transferi de sayılabilecek bu etkilenme, Osmanlı ve Türkiye modernleşmesinin din eksenli boyutlarını hesaba katma konusunda, genel geçer yaklaşımlara karşı ciddi bir rezerve de öncülük etti. Dinin Osmanlı bakiyesi arasında sayılmasıyla başlayan modernleşmeci anlayış, toplumun kök hafızasının nasıl işlediği konusunda özellikle sosyal bilimcilere sıkıntılı sayılabilecek bir tercih alanı bırakmaktaydı. Mardin bu seçenekler arasında, gözlemlediklerini açığa vurmayı özellikle tercih etti (Çiğdem, 2005). Bu tercihi onun, zaman zaman rejim muhalifleriyle yan yana gelmekle suçlanmasına yol açtı. Yarattığı bu fırsatlarla Mardin, akademik piyasa dünyasında, genellikle dinsel ilgi alanlarına ya(t)kın bir bilim adamı olarak kodlanmaktan kurtulamadı (Kaplan, 2004).

YENİ BİR EZBER YARATMADAN EZBER BOZMAK

Mardin’in farklılığını açığa çıkaran asıl nokta, belki de onun, göz ardı edilen ya da görülemeyen üzerine teksif ettiği akademik ve entelektüel bakış açısıydı. Bu sıradışılığı onu, belli başlı konularda bazı hazır cevaplarla kolayca tatmin olan pek çok sosyal bilimciden radikal bir şekilde ayırmıştır (Günerigök, 2007). Sonuçta bu özelliğiyle o, toplumun genel geçer sorunlarına karşı daha soğukkanlı bir şekilde bakılması konusundaki kimi naif sayılabilecek adımlara bile entelektüel düzeyde destek ve cesaret vermektedir. Bu nedenle Mardin’in, Türkiye’de özellikle din sosyolojisi araştırmalarında alan açma ve hattâ genişletme konusundaki katkısı tartışmasız belirleyici olmuştur. Çalışmalarında Mardin, Doğu-Batı gerginliği, din-modernleşme gerilimi, Türk dinselliği ve İslâmcı söylemlerin toplumsal taban bulma başarısı gibi pek çok konuda, kendi sosyolojik ve hermeneutik çabalarının sonuçlarını akademik kamuoyuyla paylaşmıştır. Mardin’in ele aldığı problem alanları, bu yapılara odaklanan ilgileri hatırı sayılır bir düzeyde artırmıştır (Takış, 2007).
Bu nedenle Mardin’in katkılarını, sosyoloji dünyasına yerleşmiş belli başlı önyargıları ve tartışma konularını kabul etmeyen zarif bir aşma çabası olarak özetlemek mümkündür. Bu, bir anlama çabasıdır ve amacı hiçbir zaman farklı düşünce ve çözümlemeleri daha baştan kıyasıya reddeden bir üslûp özelliği taşımaz. Onun asıl derdi bir başka zaviyeden pekâlâ görülebileceğini düşündüğü bazı hususlara dikkat çekmektir. Örneğin Mardin, elitlerle halk arasındaki karşılıklı kuşku ve tedirginlikleri sık sık ele alır ve kendi aralarında kaçınılmaz bir şekilde her zaman derin bir husumete yol açabilecek kritik noktaları, disiplinler arası bir ortaklık ve genişlik içinde çözümlemeye çalışır. Nihayet o söz konusu bağlamlarda toplumun sin(diril)miş kodlarının devrimci terbiye talebiyle kolayca yok edilmesinin imkânsızlığını dile getirir (Mardin, 1992; Bayramoğlu, 1991). Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de din ve dinselliğin vurgusundaki artışın, bazı hazır şablonlarla açıklanmaya çalışılması yerine, toplumun kök paradigmalarının dikkate alınmasını, Türk modernleşmesinin zaaf ve kusurlarının dikkatle ele alınmasını önermekte ve bütün bunları yeri geldiği her seferinde dile getirmekten kaçınmamaktadır (Arlı, 2004; Çağan, 2005; Öncü, Tekelioğlu, 2005). Nitekim özellikle 80’li yıllardan sonra Türk kamuoyunda gerçekleşen pek çok müzakerenin sonuçta bir din tartışmasıyla sonuçlanmasının nedenleri arasında, dinin Türk toplumundaki baskın yerinin akademik manipülasyonlarla sık sık göz ardı edilmiş olması yatmaktaydı (Mardin, 1992; Mert, 1998; Toker, 1999). Bu perspektif, toplumdaki dinsel yoğunluğu her zaman bir sürpriz olarak görmeye yatkın verili akademik bir dünyanın daha serinkanlı incelemelere duyması gereken ihtiyacı ortaya koymaktadır. Mardin’in bir sosyolog olarak belki de en önemli katkısı, artık birer akademik teamüle dönüşmüş gibi görünen belli başlı refleks tutumların aşılması yönünde, entelektüel ilgi ve duyarlılıkların da devreye sokulması yönündeki çabasıdır (Demirulus, 2004).
Mardin, bu yöndeki açıklama ve analizlerini devleti dine karşı daha dikkatli olmaya çağıran bir stratejiye yataklık etmek için söylemez. Aksine o, yaygın teamül ve temayüllerin gerek niyet gerekse bilgilenme temelinde yanlış aksiyomlara dayandığını göstermeye çalışır. Öte yandan bu tür denemelerin sonuçta toplumun var olan ahengini, devlet ve her düzeydeki meşru otorite karşısında zayıflattığına, bunun da geleceğimiz açısından yaratacağı sorunlara dikkat çeker (Mardin, 2005).

MAHALLE BASKISI: MUĞLAK BİR METAFOR

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin 22 Temmuz 2007’de elde ettiği başarı ve bunu izleyen günlerde gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türkiye’de dinin yerinin ne olacağı konusundaki asla bitecek gibi görünmeyen endişelerin iyice artmasına yol açtı. Dinsel muhafazakârlığın siyasal iktidar ve Cumhurbaşkanlığı makamı üzerinden kendi talepkârlığının gücünü tazeleyeceğine ilişkin korkular, bu gelişmeler karşısında yeni arayışları tetiklemekte gecikmedi. Öte yandan mevcut iktidar da, halkın bu desteğini bir siyasi teminat olarak görmekte ısrarlı oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimindeki başarı da bu işaretlerle ilişkilendirildi. Toplumun oldukça baskın sayılabilecek desteğini tartışmasız bir onay olarak yorumlayan kimi gözlemciler, toplumun giderek daha baskın bir şekilde gerçekleşebilecek içten bir muhafazakârlaşmasıyla yüz yüze gelebileceğini göstermeye çalıştılar. Aslında konu bir hayli karmaşık sayılabilecek gerekçelerle ilişkiliydi ancak öne çıkan temalarda laiklik etrafında karşılığını bulan sembolik bir dizi imâ ve metaforlara gönderme yapmakla yetiniliyordu.
Şerif Mardin, bu bağlamda, AKP’nin hem genel seçimler hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gösterebileceği/gösterdiği performansın, modern gündelik yaşam ve alışkanlıklar dünyasına ne türden etkileri olabileceği konusunda, kişisel kaygılarını özetleyen açıklamalarıyla gündeme geldi ve bir anda o, Türk kamuoyunun ilgi odağı oldu. Söyledikleri sonuçta, “Türkiye Malezya olur mu?” sorusu etrafında biçimlenen bir dizi korku, telaş ve paniğe öncülük etti. Gerçi Mardin’in sözleri, onun, üzerinde yeterince durmadığı düşüncelerinin, gerektiğinde pekâlâ kendi kontrolünü de aşarak, farklı bir argüman setine kolayca tahvil edilebileceği konusunda şaşırtıcı bir kullanma siyasetini de ifşa etti. Öyle ki Mardin’in Türk laikliğinin geleceğine ilişkin sözleri, asla geliştirilmemiş ve tamamlanmamış yapısına, hattâ apaçık fark edilebilecek muğlâklığına rağmen, kısa sürede AKP aleyhtarlarının ihtiyaç duyduğu pratik çıkışlar için elverişli birer muhalefet retoriğine destek oldu.
Aslında Mardin, bu çıkışıyla Türk toplumsal yapısının gündelik dinsel yaşamda nasıl işlediğini göstermek açısından ihmal edilmemesi gereken kimi hususlara işaret etmekteydi. Onun “mahalle baskısı” kavramı ve pratik kullanımlarıyla açımladığı içerik, neredeyse bir şantaj aracına dönüştü. Mardin’in değişik vesilelerle üzerinde durduğu Türk Müslümanlığındaki istisnailiğe dikkat edildiğinde (Mardin, 2005), en azından şimdiye değin ürettiği analizleri esas alındığında “mahalle baskısı” kavramının nasıl olup da laiklik ekseninde biçimlenen bir cepheleşmede kullanılabilecek yeni bir teçhizata dönüştüğünü anlamak zordur. Esasen kavramı başından beri tartışmaya açık bir çerçevede sunmakla yetinen Mardin, gerçekte Türk sosyal bilimcilerinin katkısına duyulabilecek ihtiyacı da açıkça ifade etmiştir. Entelektüel donanım açısından henüz tam bir yetkinliğe sahip olmamakla birlikte kavram, kısa sürede siyasi iktidarı sosyolojik bir kaygıyla sıkıştırmanın araçlarından biri olarak öne çıktı.
Medya sunumunda mahalle baskısı kavramının politik bir güdümlemeye uğradığı açıktı.  Bu kullanımın toplam maliyeti karşısında Mardin’in bütün bu açılımlara bir açıklık getirmesi beklense de, o bu katkıyı sunma konusunda açıkça sessiz kalmayı tercih etti. Kavramın kamuoyu bilgisi eşliğindeki kullanımı, “mahalle baskısı”nın sosyolojik anlamının bir hayli pragmatik sayılabilecek değişik ilgi ve çıkarlara âlet edilmesine yol açtı. Görece kayıtsızlık sayılabilecek bu durum, Şerif Mardin’in entelektüel katkı ve açılımlarına sık sık vurgu yapan sol, liberal ve İslâmi kesimlerde tam bir şaşkınlığa yol açtı. Mardin’in sonuçta sözünü “orta yerde bir yerde bırakması” şeklinde anlaşılabilecek bu tutumu, bir dil sürçmesinden hayal kırıklığına kadar pek çok temayla birlikte anılarak ele alındı (Örn. bkz. Aktay, 2007; Aköz, 2007).
Mardin, bu minvalde kendisiyle yapılan söyleşilerde “mahalle baskısı” kavramını, AKP’ye duyulan güven sorunu etrafında ele almaktadır. Örneğin Çakır’ın “AKP bu 4.5 senede size güven verebildi mi?” sorusuna Mardin şöyle cevap vermektedir:

Bana onlar güven veriyor ama kalan şüphelerimi anlatmak için sorduğun soruyla ilgisi olmayan bir yerden başlayacağım. Türkiye’de “mahalle baskısı” diye bir şey var. Jön Türkler’in en çok korktuğu şeylerden biri de oydu. “Mahalle baskısı” bilinmeyen ve sosyal bilimce ifade edilmesi çok zor olan bir havadır. Bu havanın AKP’den bağımsız olarak Türkiye’de yaşadığına inanıyorum. Dolayısıyla bu havanın gelişmesine müsait şartlar oluşursa o zaman AKP de bu havaya boyun eğmek zorunda kalacaktır (Çakır, 2007a).

Anlaşıldığı kadarıyla Mardin, toplumsal yapıyı biçimlendiren ve yapılandıran kavramlar arasında özellikle “mahalle” kavramını yeni bir terkip içinde kullanmaktaydı. Grup dinamikleri, bütünleşme ve sosyalleşme zemini söz konusu olduğunda hiç kuşkusuz mahalle kavramı, sosyal bilimsel kurgulamada, en temel kategoriler arasında yer almaktadır. Bununla birlikte mahalle, artık sosyal teori içinde kentleşme ve modernleşmenin başat etkileriyle dönüşen etkin bir mayalanma süreci içinde, gücünü ve işlevlerini bir hayli yitirmiş durumdadır. Bugün mahalle kendi yok oluşuyla ilişkilendirilen ve açıkçası geleneksel dayanışma limitlerinin bir hayli daral(tıl)dığı yeni yaşama kalıpları içinde, sürekli bir olumsallık içinde hatırlanmaktadır.
Oysa mahalle kavramı Türk toplumunda kaybedilmiş bir tat olarak hatırlanır. Bugün mahalleye vurgu yaptığımız her seferinde, komşuluk evreni içinde kendimizi bulduğumuz huzuru, dayanışmayı, fedakârlığı ve bu meyandaki ilişki ağlarını hatırladığımız bir hafızaya nostaljik bir düzeyde vurgu yapmaktayız. Bireyselliğin, karakter ve kişilik gelişiminin hattâ sosyalleşmenin mahallenin oldukça iç içe geçmiş katmanları arasında edinildiği düşünüldüğünde kültürlenmenin bu en önemli zemininin kaybedilmiş olmasıyla ortaya çıkan gerilimi anlamak hiç de zor değil. Bugün taşra dünyasının henüz parçalanmamış dokusu içinde kendine ancak bir yer bulabilen mahalle olgusu, kentleşme süreci içinde giderek hem kendi iç dinamizmini hem de kuşatıcı rolünü yitirmekle baş başadır. Bu nedenle mahalleye atfedilen sosyolojik anlatımlar da artık ciddi bir teorik desteğe ihtiyaç duymamaya başlamıştır. Çünkü mahalleden söz etmek sosyolojik ilginin yok saydığı bir alandan söz etmektir. Kuramsal açıdan, modernleşme politikalarının başarısına paralel olarak her türlü geleneksel bağın görece parçalandığı var sayıldığından, bireyin oluşum sürecinde özellikle kök paradigmaların yüklenmesinde bir hayli etkin olan mahallenin yok sayılması ya da görünmemesi de makul bir durumdur.
Tam da bu noktada Mardin, böylesine etkili bir yapıyı yeniden ancak bu kez baskısıyla hatırla(t)maktadır. Bu bağlamda mahalleyi negatif bir çerçevede anma önceliğinin Şerif Mardin’e ait olduğunu belirtmek gerekir. Mardin, mahalleyi hem hâlâ varlığının belirleyiciliğine vurgu yaparak hatırlatmakta hem de onun gizil, baskıcı ve acıtıcı yanlarına atıfta bulunmaktadır.
Mahalleyi baskısıyla hatırlamak gerçekte pek çok açıdan bir yanılsama olarak değerlendirilebilir. Nitekim kavramın icadını müteakip tartışmalarda, başını gazeteci yazarların çektiği popülist bir üslûp, konuya bir araçsallık öğesi unsuru olarak bakmakta sonuna kadar ısrarlı oldu. Ancak asıl dikkat çekici nokta bu tartışmanın iç politik tartışmalarda özellikle laik hassasiyetlere vurgu yapanlar için emsalsiz bir mesafe kazandırıcı olarak tedavüle sokulmasıydı.
Mardin’in mahalle baskısı kavramı etrafında başlattığı bu gevşek tartışma, kısa sürede değişik ilgi ve duyarlılıkların buluştuğu çok farklı yönlere doğru savruldu. Öyle ki Mardin’in “mahalle baskısı” hakkında söylediklerini, halka karşı güvensizlik, dolayısıyla cumhurbaşkanını halkın seçmesine karşı çıkmanın bilimsel altyapısı olarak yorumlayanlar olduğu gibi, bunu Mardin gibi yetkin birinden duymakla korkularını makul bir zemine dayandıranlar da oldu. Şerif Mardin’in farkına varıp dikkat çektiği şey, sosyal bilimcilerin analizlerine öteden beri mesafeli yaklaşımlarıyla bilinen seçkinlerin desteğiyle alkışlandı.
Mardin bu konudaki eleştiri ve eşleştirmeler karşısında dikkati elden bırakmayan yeni bir açıklama daha yapmak zorunda kaldı.

Ailemde, özellikle de Ebulala Mardin Bey’den “ham sofu” diye geniş kullanımı olan bir tabir işitiyordum. Yaptığım iş bunu değiştirerek kullanmaktan ibaret. “Mahalle baskısı” diyerek önemli bir sosyal olguyu anlamada ilk adımı atmış oluyorum. Sosyal bilimciler bu kavramı araştırırlarsa çok isabetli olur (Çakır, 2007b).

Dikkat edildiğinde kavram, Müslüman mahallelerinin bilinen öz niteliklerinin, Türkiye örneğinde çok daha farklı ve etkili bir şekilde işleyebileceği konusunda birtakım imâlara sahipti. Bu nedenle “mahalle baskısı”, tercihlerini laik hassasiyetler etrafında şekillendiren söylem grupları için bir hayli işlevsel sayılabilecek kolaycılığı ve kullanışlılığıyla dikkat çekti. Öyle ki bu yararlılık, popüler-laik beklentilerin arzu ettiği şekle uygun olarak, mahallenin gerçekte artık var olup olmadığına ilişkin genel geçer sosyolojik muhayyileyi bir anda yok saymakla kalmadı, yanısıra toplumun bilinen reflekslerinin gerçekte nasıl anlamlandırılacağı konusundaki masumane çabaları da manipüle etmeye yaradı.
Sonunda tartışma, “Türkiye’ye Şeriat gelir mi? Gelirse nereden gelir?” (Arman, 2007) sorusunda düğümlenmeye başladı. Anlaşılan o ki mahalleyi, Şeriat’ın bir rezervi olarak gören bu hassasiyet, Şerif Mardin’in kavramsal katkısıyla bir hayli mesafe almış durumdadır.
 Ne var ki “Türkiye’ye Şeriat gelirse nereden gelir?” sorusu kendi başına sorunlu ve bir o kadar da evhamlı bir soruydu. Aslında bu durum, Şeriat yanlılarıyla karşıtlarını şaşırtıcı bir şekilde buluşturan yeni bir buluşma zeminine de işaret etmektedir. Nihayet bu işaret, sonuçta somut bir veri yerine genel-geçer, ölçülü-ölçüsüz kaygılardan güç devşiren hayal ürünü perspektiflere fırsat vermektedir.
Hâlbuki Türk toplumunu ister geleneksel isterse modern yaşam tarzları içinde değerlendirelim, onun kök yargılarını, reflekslerini, grup davranışlarını, beklentiler toplamını dikkate almadan, yanısıra onun kimlik beyanında içkin olan aidiyet ve referans öğelerini hesaba katmadan doğru bir biçimde analiz yapmaya imkân yoktur. Toplumun yönelimlerini muhtemel bir Şeriat tehdidiyle özdeşleştirmek pekâlâ mümkün olabilirdi. Ne var ki toplumsal çalkantıların açığa çıkardığı beklentilerden normatif bir düzen arzusunu çıkaracak hiçbir veriye sahip değiliz (Çarkoğlu, Toprak, 2000).
Buna karşılık Türk toplumu dinsel söylem ve yaşamını ilmihal kültürüyle şekillendirmiş, Müslümanlığını da “aslında caiz olmayan nedir?” sorusu etrafında kıymetlendirmiştir. İlmihaller bir tür gündelik yaşam kılavuzu olarak değerlendirilebilir. Tipik bir Türk-Müslümanın ancak incelmiş söylemlere konu olabilecek köklü fıkıh tartışmalarından bir hayli uzak olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
Bugün bir şekilde kendi mevcudiyetine ad bulmaya çalışan yeni bir toplumsal sermayeyle karşı karşıyayız. Bu kesim artık daha fazla baskındır ve ilmihal kültürünün izlerinde yürümeye devam etmektedir. Hiç kuşkusuz Şeriat, doktriner tartışmalar bir yana, dinin kuramsal temellerine fiilî uygunluk arzusuyla gerçekleşir. Türkiye’de bu arzu, hiçbir zaman kitlesel bir vizyon kazanmamıştır. Tek tek dindarların, kendi hanelerinde dinî bütün bir evrene sahip olma arzusu taşıdıkları, hattâ bu niyetlerini pek fazla abartmadan, daha çok bir ilmihal bilgisi ya da kültürüyle ilişkilendirilecek özgün bir evren tasavvuruna sahip çıktıkları bile söylenebilir. Türkiyeli Müslümanların gündelik yaşamlarına damgasını vuran bu temalar, sonuçta İslâm’ın Şeriat temelli bir uygulamasına karşı tüm beklentileri devre dışı bırakan bir kendine yeterliliğe sahiptir ve bu da kendi içinde tatminkâr bir dinsellik yaratmıştır.
Sonuç olarak Mardin’in son kavramsallaştırması muğlak bir metafor olmaktan henüz kurtulabilmiş değildir. Mahalle baskısı kavramının, kamuoyunun özensiz ilgilerine teslim edilmesini anlamak hâlâ imkânsızıdır. Hattâ bu tavrını, Mardin’in diğer çalışmalarındaki yaklaşım zenginliğiyle ilişkilendirmek de bir hayli zordur. Belki de Mardin’in sıra dışı katkılarıyla şekilleneceği açık olan bu kavram, sosyoloji dünyasından uzaklaştırdığımız sahici bir kategoriyi yeniden hatırlamamız konusunda bize yepyeni fırsatlar yaratacaktır.

(*) Şerif Mardin Okumaları, Ankara: Doğu-Batı, ss. 123–134. -2009-

 

   
Başlıklar: