Din: Kaybolan tat, özlenen huzur (*)

           Günümüzde dinin tek tek her birimiz için neler ifade ettiği, örneğin “dinsiz” olmakla “dinli” olmak arasındaki farkın hangi düzeylerde ortaya çıktığı ya da hissedildiği pek fazla tartışılmıyor. Dinin gerçeklik dünyasında nelere tekabül ettiği üzerinde de çok az duruluyor, aynı şekilde yokluğuna, inkâr ya da ihmalinin doğurduğu/doğurabileceği sonuçlara da pek az önem atfediliyor. Nüfusunun yüzde doksan dokuzunun müslüman sayıldığı bir ülkede devasa düzeydeki örgütsel yapılanmasına rağmen din olarak İslâm, her seferinde ancak bir güvenlik sorunu olarak ele alınabiliyor. Oysa sık sık altı çizilen bir dinselliğin zihniyet dünyamızla, gündelik yaşam stillerimizle, ahlaksal tercihlerimizle hangi kıymet ve değer ölçüleriyle buluştuğunu anlamak gerekir.

Ezberlerle, ön yargılarla, özensiz ve hiç de zarif olmayan telkin ve temrinlerle, ret ve kabullerle geçiştirilen bir ilgi alanı olarak görülen dinin, gündelik yaşamdaki yansımaları da aynı düzeyde ele alınıp değerlendiriliyor. Sıradan bir müminde, inandığı dinin tutarlılığını ele veren birtakım işaretlerin bulunabileceği düşünülebiliyor. Aynı şekilde sıradan bir inkârcıda da bu tercihinin yaslandığı belli başlı imgelere ulaşılabileceği tahmin edilebiliyor. Bu eşleştirmeler, dinin en temel özelliklerinin gündelik hayatın etkilerine nasıl olup da bu denli açık kalabildiği konusundaki modern havsalayı, düzenleme fikriyatını takviye etmeye yarıyor. Öte yandan, din alanına dâhil edilmiş sorunların toplumsal düzeydeki maliyetlerinin tartışıldığı her seferinde de inananlar bu kumpastan “dinden gafil olmakla” suçlanarak, inanmayanlar da “din dediğin budur zaten” demekle kurtulduklarını sanıyorlar.

Derin rasyonaliteler, modern müdahaleler

Dinle mümin arasındaki mümkün bağların bilişsel, duygusal ve hatta entelektüel boyutları ısrarla göz ardı ediliyor; kestirmeden yapılan yorumlar hem insanı hem de onun kabuller alanını hırpalıyor. Günümüzün tipik bir “dindar”ı, onca müdahalelerle altüst olmuş zihin dünyasına hiç dikkat edilmeksizin, bir inanç envanterinin yansıması olarak kodlanmaya ve okunmaya devam ediliyor. Nihayet bu bildik şema ve veriler ekseninde yapılan analizler, bizim dine ilişkin algı ve yargılarımızı güçlendirmenin ötesine gitmiyor. Bütün bunlarla dâhil olduğumuz sınırları yaracak ya da zorlayacak yeni bir kudret eline hiçbir zaman sahip olunamıyor. Artık yapılan analizlerde dinden çok insan ve onun yapıp-ettikleri üzerinde duruluyor. Din de bu bağlamda insani ve toplumsal beklentilerin arkaik bir lehçesi olmakla bir tutuluyor. Ne var ki bu çözümlemeler de sonuçta bağlı bulunduğumuz referans dizgelerini ifşa etmenin ötesine gitmiyor.

Oysa bir dine inanmakla insan, ona bağlanmış, bir bilgi sistemine, müteal açıklamalara, değerler alanına tabi olmuş sayılıyor. İnanma, daha başlangıç etabında bile aklı, fikr(etmey)i, gözden geçirmeyi, hesapla(ş)mayı, azap veren soru(n)larla baş etmeyi, varlık ve hayatı ciddiye almayı gerektiriyor. Böylece sor(uştu)mayı, kafa yorarak derinleşmeyi, hakikat iddialarının takipçisi olmayı, karşılaştırmalar yapmayı gerektiren sıkı bir deneyimleme süreci başlıyor. Sonunda insan bir kararda eğleniyor; inanmayı ya da inanmamayı seçebiliyor. Aslına bakılırsa gündelik yaşamdaki her bir kabulümüz de son tahlilde aynı evrelerden, benzer badirelerden, hengâme ve süreçlerden geçiyor. Ciddiye aldığımız bir şeyi, ona emek verdiğimiz, onu sahiplendiğimiz, karşılığında bir bedel ödediğimiz takdirde ancak kazanabiliyoruz. Dine ilişkin mesafe analizimiz de aynı süreçlere tabi oldukça, daha verimli sayılabilecek menzillere ulaşmak zor olmuyor. Alışılmış bir tekrar olarak sık sık birbirine karşıt formlarda ele alınsa bile, felsefe yapmak, gerçekte bu aşamaların her birini başlı başına göze almayı gerektiriyor, bütün bunlar göz ardı edilerek yetkin bir düşünceye ulaşılamıyor.

Laik tahayyülün kapsam alanı

Türkiye örneğinde de durum pek farklı sayılmaz; burada da din genellikle mevcut düzenek içindeki işlevi, rol ve statüleri üzerinden masaya yatırılıyor. Dinin gündelik hayattaki görünürlüğü, kamusal-özel alanlar içinde nelere tekabül ettiği, modernlik bağlamındaki uyum sorunları, verili siyasetle organik ilişki ve talepleri, din ve dünya arasında kilitlenmiş gerilim noktaları vs. de, sonuçları ancak laiklik/sekülerlik tartışmalarının birer parçası sayılabilecek şekilde ele alınıp sorgulanıyor.

Öte yandan bizde din konusunda yapılan tercihler, daha çok kültürel bir devamlılığa dâhil olmakla olmamak arasında gidip geliyor. Hayata katıldığımız çevrede, aileden mahalleye, resmi müfredattan kamusal ortaklıklara kadar hemen her yerde, hangi dine ya da inanç alanına sadık ve itaatkâr kalacağımız hususunda, bizi her zaman tatmin etmesi beklenen kabullerimizin, istisnasız kendisine yaslanacağı bir makuliyet zemini daha baştan oluşturulmuş oluyor. Bu referans dizgesi, içinde yer aldığımız evren bize her zamankinden farklı görünmediği sürece bizi tatmin edecek açıklamalara sahip olma iddiasını sürdürmeye devam ediyor. Bu ikna, ortak bir epistemolojinin anlam haritalarına gönderme yapmayı ihmal etmediği gibi, verili paradigmanın kalıplarına uymaktan da geri durmuyor. Dini, hâkim paradigmanın üstünde tutmak yerine onu bu paradigmanın organik parçası, hatta çok kereler bu paradigmanın açıklamasına mahkûm kılmak, kültürel ayrıksılığın bir zaafı olarak açığa çıkıyor. Dine kültürel aidiyetler üzerinden bağlanmak, özde bir tür nostalji sayılabilecek duygusal açıklıkları harekete geçiriyor. Bu da nahoş bir radikalizmden silik-kimlik beyanlarına kadar çeşitlenebilen müphem ve naif bir dindarlık formuyla dinselliğin sahihlik vurgusunu kısıtlıyor.

Günümüzde popüler din anlayışının, varlık dünyamıza, yaşam tercihlerimize ve daha da önemlisi içinde yaşadığımız evreni anlama ve onu açıklama talebimize nasıl bir katkı sunduğu/sunabileceği konusunda esaslı bir bilgi ve sorgulamaya müsait olmadığı kolayca anlaşılıyor. Din, derinlik kaygısı güden her ilgiyle birlikte giderek bir tür seçkinci tavırla özdeşleşiyor. Yine de her şeye rağmen bu oldukça sınırlı sayılabilecek yönelimin tezahürlerine, Türkiye gibi dinle öteden beri gerilimli sayılabilecek ülkelerde rastlamak bir hayli zor. Çünkü buralarda din, sosyo-politik gerçekliğin dili içinde ancak fark edilebiliyor, tanımlanıp tartışılıyor. Oysa dinin sonuçta bir cevap önerisi olarak öne çıkan açılımları, pekâlâ hepimiz için birer imkân, bir tasavvur zenginliği hatta bir şans olarak değerlendirilebilir.

Giz(em)li bir ajanda

İnsan(lığ)ın en temel problemlerini aşma iddiası taşıyan her din gibi İslâm da kendi sistematiğiyle, insan yaşamının tüm alanlarındaki boşlukları kapatarak, onu, her daim yapılandırmakla sınırlı kalmaksızın bütün bir evren karşısında takviye ederek ruhunu olgunlaştırma iddiası taşımaktadır. Müslüman imajının geçmişte kaldığı sanılan örneklerine bugün modernliğin sunumlarına yeterince bulaşmamış yerlerde ancak rastlanabiliyor. Modernliğin altüst ettiği inançlar, kimlik ve tasavvurlar din algısını da köklü bir şekilde değiştirmiş bulunmaktadır. Dine ilişkin algı değişikliği, belli başlı taleplerin modernleşmesiyle de yeni bir mecrada buluşuyor. Araçlardaki farklılaşma anlam(a) kaybını hızlandırıyor. Yeni zamanların diline tercüme edilmemiş bir dinsel retorik, zamanın dışında kalma tehlikesi taşıyor, pek çok insanın dinle olan bağı giz(em)li bir ajanda bilgisi olarak kalıyor.

Modernlik gelenekli toplumların tüm parametrelerini sarsıyor. Bu nedenle günümüzde halk arasında varlığını sürdüren İslam, çok yerde güçlü ve kendinden emin bir dile sahip olsa bile bu dil ve söylemin modernlik bağlamındaki yansımalarına ulaşmak her zaman mümkün olmuyor. Müslüman toplum modernlikle görece şekilsel sayılabilecek yeni bir bağlantı kursa bile, yeni zamanlarda bu retorik, güçsüz ve cılız bir ses olmanın ötesine geçemiyor. Modernliğin iliklerine kadar işlediği açıkça görülen örneklerinde bile din, zayıf bir paydaş olmanın ötesinde farklı bir dil ve söylemle buluşturulamıyor. Dinin hâlihazırdaki modernleşme stratejilerine tahvil edilmesi, genel geçer düzeyde tekrarlanan araçsallık iddialarını güçlendiriyor. Sözgelimi kent ahalisi, dinde bulmak istediği coşkuya, maneviyat ve hissiyata artık eskisi düzeyinde ulaşamıyor, zorlanıyor. İslam’ın gelenek içinde ürettiği şehir dili, yerini ya taşranın dar evrenine ya da göçmenin hareketli dünyasına terk etmiş görünüyor. Temel sabiteler sıklıkla tartışılmakta, din dili de hızla sekülerleştirilmektedir.

Hâl ve fenomen

Dinin gündelik siyasetin ve laik gerekliliklerin aşındırmasıyla birlikte zayıflatılan vizyonu, modern tüketim kalıplarıyla da birtakım formlar kazanıyor. Din, sekülerleşme dalgasının etkisiyle, hızla gündelikleşiyor. Öyle ki din istismarıyla dindarlık taleplerini ayırmak bile giderek zorlaşıyor, din bir hâl olmaktan çok bir fenomen olarak görülüyor. Modern dindarlık ölçütleriyle ilişkiye geçen pek çok insan, sonuçta dinden uhrevi bir haz almakta zorlanıyor. Din hangi anlam dünyalarıyla ilişkili olursa olsun, bir şekilde kaybolan tat olarak kendini hatırlatıyor. Dinin bir başkasının çıkarlarına hamledilemeyecek boyutları, pekâlâ bugün Marks’ın yıllar önce çaresiz insanların dili olarak resmettiği şeyin aksine uluslar arası güç ilişkilerine tahvil edilebiliyor. Değişik dini tutumlardan söz edilebiliyor, örneğin İslam söz konusu olduğunda radikal, köktenci ya da ılımlı müslümanlık şeklinde vülgarize edilmiş siyasetlerin önü açılıyor. Dinin bilişsel düzeyde tam bir güvenlik alanı olarak görülebilecek yanları şimdilerde tam bir güvensizlik aracı olarak yeniden tanımlanabiliyor.

Öte yandan İslam’ın halk katında şekillenen temsilleriyle, İslam karşıtlığının yine halk katında karşılık bulan temsillerinin son tahlilde aynı metodik çerçevede buluşan simetrik ortaklığı üzerinde de pek az kafa yorulmaktadır. Taşra dindarlığından beslenen dinsel muhayyelatta olduğu gibi, din karşıtlığını birkaç tekrar üzerinden sürdüren zayıf bir eleştiri-politikte de entelektüel bir zemin yerine amiyane bilginin sınırlarında dolaşmak tercih ediyor. Farklı olana tahammülü olmayanların, inanan ya da inanmayanlar karşısındaki tutumları pek fazla değişmiyor; kendisi gibi olmayanı risk kaynağı olarak gören bir düzeneğin yarattığı gerilim, dinin sosyolojik görüntüler üzerinden siyasete dâhil olma çabalarına çok daha fazla imkân veriyor.

Geçmişte İslam’ın dış dünyayla karşılaşmalarında ortaya çıkan kayıpları en az zararla gidermeyi üstlenen müslüman kelamcı ve filozofların gerçekleştirdiği atılım, bugün fantastik bir ilgiye dönüşmüş durumdadır. İlahiyatçılar, selefleri Gazali’nin kendi çağdaşlarından gelen entelektüel saldırılar karşısında, felsefeciler de İbn Rüşd’ün, içerde giderek sönükleşen felsefesiz bir dinsellik karşısındaki teyakkuz halini ve onları motive eden saikleri pek az hatırlayıp harekete geçiyorlar. İslam’ın bu topraklarda her zaman göz dolduran dikkat çekici varlığından nasıl olup da yeni bir medeniyete gidişe yol bulunamadığı sorusu hâlâ ortada durmaktadır. Modern zamanlar içinde dinin değişime uğrayan boyutlarını yeni bir okumaya tabi tutmak ve onu mevcut zamanın gerekliliklerini göz ardı etmeksizin saygın ve canlı bir statüye kavuşturmak kimin ödevidir? Eğer tatminkâr bir huzura erişmek asıl hedefse, bu çerçevede modern dünyaya uyum, İslam karşıtı söylemlere yetkin cevaplar bulma ve müslümanlar hakkında çoğalan korku ve algı bozukluklarını giderme konusunda hatırı sayılır düzeyde yoğunlaşmak gerekecektir.

Aksi takdirde dinin mevcut hali, kaybolan tatla, özlenen huzur arasında gidip gelen ve asla durulmayan bir arayıştan öteye gidemeyecektir.

(*) Taraf, 26 Eylül.-2008-

   
Başlıklar: