Süreklilik, Değişim ve Kargaşa Din Politikaları Etrafında Güncel Tartışmalar (*)

Bu bildiride süreklilik, değişim ve kargaşa kavramları, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın modern Türkiye Cumhuriyeti’ndeki kurumsal rollerini tasvir etmek için kullanılmaktadır. Cumhuriyet’in din politikalarındaki devamlılık, kayda değer bir sürekliliğe işaret etmektedir. Yanı sıra Cumhuriyet’in 80 yılı aşkın demokrasi ve laiklik deneyiminin şekillendirip güçlendirdiği din politikalarında da belirgin bir değişimden söz etmek gerekir. Ancak bu süreklilik ve değişim, varlığını her zaman muğlâklıkla perdeleyen devamlı bir kargaşayla birlikte değerlendirilmelidir. Kısaca süreklilik, değişim ve kargaşa kavramları, tematik olarak, Türk laikliği ve Müslümanlığının en tipik kurumları arasında yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü bakiyesinin dayandığı zihni ve siyasi temelleri açıklamak için elverişli birer kavram statüsündedirler.

Süreklilik

Bu çalışmanın temel problematiği şudur: Modern Cumhuriyet’in dinsel aygıtlarından söz edilebilir mi? Acaba devlet, gündelik yaşamı örgütlerken dinin meşrûiyetine başvurma gereği duymuş mudur? Soruyu daha da derinleştirmek gerekirse acaba laik politiğe ve seküler dünya tasarımına bağlı kalarak kendini inşa eden modernleşmeci Türk demokrasisi, bu bağlamın gereği olarak dinle ilişkilerini gözden geçirme, ondan kopma ya da onunla var olan mesafesini yeniden ayarlama konusunda bir karara varmış mıdır?

Eğer bütün bu soruları harekete geçirerek, Cumhuriyet’in topyekûn tarihine yayılacak bir sonuç çıkarmak gerekirse, laik Cumhuriyet’in dinsellik vurgusu, hangi araç ve aygıtları, sürekli olarak devrede tutmayı gerekli görmüştür? Türk Demokrasisinin tek partili dönemine odaklanıldığında bu soruları kesin bir açıklık içinde cevaplamak mümkündür. Çünkü sözgelimi dönemin oldukça somut ve kalıcı izler bırakan politikalarından hareket edildiğinde, Kemalizm’in erken dönem uygulamalarının dinle kendi arasına ciddi bir sınır koyma konusunda oldukça ısrarlı olduğu görülür. Gerçi zaman zaman bu kararlılığa uymayan kimi örnekler de yok değildir ancak yine de Cumhuriyet’in kuruluş dinamizmi, din konusunda hiç de muğlâklığa prim vermeyen sahici bir programı tercihte karar kılmıştır. Bu çerçevede tek parti döneminde din, ciddi entelektüel bir tartışmadan beslenmeyen, aksine politik-pragmatik eğilimlerin kontrolünde gelişen bir duyarlılıkla “dışarıda” bırakılmıştır.

Gündelik hayat başta olmak üzere, Cumhuriyet Türkiyesinde siyasal yönelimlerin eksenini dönüştüren ana güzergâhlar, tek partili siyasal hayat deneyiminin açığa çıkardığı tıkanıklıklarla ortaya çıkmaya başlamıştır. Hiç kuşkusuz Türk Batılılaşması Cumhuriyet’le birlikte başlamaz ancak onunla başlayan Batılılaşmanın araçsallıktan amaçsallığa dönüşmüş niteliğidir. Bu bağlamda Türkiye’de esaslı bir farklılaşmanın Cumhuriyet’in radikal politikalarıyla başladığında tereddüde mahal yoktur (Ahmad, 1994; Zürcher, 1998; Karpat, 1996). Bu nedenle din konusundaki kalıcı ve istikrar vaat etmesi umulan adımların asıl enerjisini Cumhuriyet’in erken dönem politikalarıyla ve bunun günümüze kadar ulaşan dinamizminde aramak gerekir.

Dinin her zaman bir tür problematik olarak ele alınmaya uygun bir şekilde güncellenen gerçekliği, modern Türkiye’de belli başlı siyaset erki tarafından, onun, kendine özgü bir şekilde ortaya çıkmasını kabullenmeyen, yanı sıra onu politik söylemlerle sürekli bir temas içinde tanımlayan bir değerlendirme tarzının yaygınlaşmasına yol açmıştır. Cumhuriyet’in kurucu önderlerinin düşüncelerine yön veren problem, bugün Cumhuriyet’in behemehal korunması için seferber olan Kemalist seçkinci grupta da aynı duyarlılık içinde işlemektedir. Gerçekten de modern Cumhuriyet’in bir silsile içinde değerlendirilebilecek politik önderlerinin hepsinin din konusunda genellikle aynı paydada buluşacak bir terminoloji ve hassasiyete sahip oldukları görülür: Din yücedir, ancak onun sürekli olarak kontrol altında tutulması zorunludur. Böylece her iki kuşak için de ortak olan bu hareket noktası, dinin kendi başına bırakılmaması esası üzerine kurulmuştur. Tek partili siyasal yaşamdan çok partili siyasal yaşama geçiş ya da sık tekrarlanan tüm askeri müdahalelerin hâkim teorisine damgasını vuran ciddi makas değiştirme çabalarının hepsinde içkin olan ana tema, din konusundaki kararlılığın da biteviye korunması yönündedir. Bu ise sonuçta dini, devletin bir parçası olarak tutmaya izin veren bir terminolojiyle takviye edilmektedir. Bu hassasiyet ortamında ilericilik-gericilik, yobazlık, irtica gibi kavramlar sürekli olarak revaçta tutulmak zorundadır (Aktay, 2000).

Louis Althusser ünlü çalışması Devletin İdeolojik Aygıtları’nda (1989), gündelik hayatın temel ve kurucu bileşenlerini ele almakta ve bütün bunların nasıl olup da devletin ideolojik açıdan ayrılmaz birer araç ve aygıtına dönüştüğünü göstermektedir. Kurumsal yapı ve pratiklerin giderek devletin kendine güç katan payandalarına dönüşümünü çözümleyen Althusser, “ideolojik devlet aygıtı” kavramsallaştırmasıyla, görünürde devletten ayrı gibi durarak yapılanan unsurların gerçekte devletin ayrılmaz bileşkesi olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Althusser, başta kilise olmak üzere aile, medya, sendika ve hukuk gibi yapıların fiili olarak hem mevcut düzeni korumak hem de bu devletin değerlerindeki sürekliliği teminat altına almakla yükümlü kılındığına dikkat çekmektedir. Ona göre söz konusu aygıtların işleyişi, oldukça incelmiş teknikleri seferber etmektedir. Bunlar, gündelik hayat deneyimi içinde devletin beklentilerini artık talep edilmeksizin gerçekleştiren, onun uygulamalarını onaylayan, bu bağlamda uygun davranış setlerini öne çıkaran, sadakat formlarını makulleştirerek çoğaltan bir işlevsellik kazanmaktadır. Böylece ideolojik aygıtlar, görünürde devletin maddi otoritesinden bağımsız olarak kendi kendini üreterek derinleşmekte ve bir hegemonyatik ağ yaratmaktadır. Öyle ki artık devletin bu görünmez otoritesi sayesinde iktidar da gitgide daha yumuşak bir şekle dönüşebilmekte ve bu karmaşıklığın bir sonucu olarak da kendini süreklilik içinde var etmekte gerilim yaşamayacaktır. Artık gündelik hayatın içine sızmayı başaran devlet, kendini bir ideoloji olarak gerçekleştirmekte hiç de zorluk çekmeyecektir. Öte yandan bir dünya tasarımı üreten “resmi ideolojisi” sayesinde de toplum, yeterince farkında olmadığı bir düzeneğe katılarak, kendinden beklenen rol ve davranışları uygun bir şekilde gerçekleştirecektir. Althusser, bu düzeneğin işleyişinden yola çıkarak her toplumsal yapılanmada devletin kendini gösteren ideolojik aygıtlarının varlığını deşifre etmektedir (Althusser, 1989).

Sorunlu Geçişler

Cumhuriyet’in devlet nezdinde itibar gören din politikaları ağırlıklı olarak laik yapılanmanın gereklilikleri içinde ortaya çıkar. Ancak laikliğin bir anlamda özgül sayılabilecek yeni bir formunun ortaya çıkması Türkiye’nin kendine has koşullarıyla sürekli olarak irtibatlandırılır. Dinin nasıl tanımlanacağı, yeni rejimin dünya tasavvuru içinde dinselliğin ne şekilde biçimlendirileceği hep bu gerilimin içinde sorunsallaştırılır. Dinsel kurumlara karşı gerçekleştirilen uygulamaların ardında belki bir noktaya kadar dinin gündelik gerçeklik dünyasına müdahale eden gücünün yok edilmesi, en azından dini söylemin geleneksel formlarının aşındırılması amaçlanmıştır. Örneğin Atatürk’ün din konusundaki politikalarının kronolojik bir okuması da bize bu niyetin yansımalarını açıkça gösterir.

Devletin dinsel hayata ve topyekûn anlamda dine ilişkin proje ve uygulamaları 1923–1945 arasındaki koşullar ve pratikler esas alındığında bir hayli radikal sayılabilecek özellikler taşımaktadır. Öncelikli olarak Osmanlı’dan tevarüs edilen geleneksel dinsellik bastırılmış ve bu çerçevedeki form ve anlamların kamusal hayatta yer alma niyet ve ısrarı kesin bir dille reddedilmiştir (Jäschke, 1972). Bizde, laikliğin her zaman tartışmalı geçecek biçimini üreten bu uygulamalar, bir yandan dini hayatın yeniden düzenlenmesini bir yandan da söz konusu hayatın kontrol altına alınmasını sağlamıştır. Gerçekten de başta Atatürk olmak üzere yeni rejimin liderleri için dinsel yaşamın kontrol edilmesi kadar tanzimi de bir hayli önemliydi. Çünkü din, eski rejimin temel referansı olarak kodlanmakla kalmamış, yanı sıra her karşı çıkış da laik siyaset taleplerinin karşısına, geleneksel-dinsel argümanlarla ilişkilendirilmiş bir muhalefet dilini tedavüle sokarak var olmaya çalışmıştı.

Bu çatışma ortamında devlet, dinin temel iddialarını reddetmekle dinsel muhalefetin iddialarını reddetmek arasında ciddi bir çelişki ve gerilim yaşamıştır. Nitekim mevcut durum çelişkilerle dolu olabilirdi ama fiili durum acımasız derecede gerçek ve hayatiydi. Aslında bu, Cumhuriyet’in tamamına sirayet edecek bir değerler dizgesini yansıtır. Bu duyarlılığın asıl vurgusu, dinin tanımlanmış bir devlet dini olarak araçsallaştırılması, en azından gerekli toplumsal dönüşüm sağlanana değin, onun iktidarın gerekliliklerini hazmetmiş bir söylemle varlığını sürdürmesinin tolere edilmelisidir. Bu bağlamdaki kimi reform uygulamalarıyla da, dinsel olanın tarihsel işleyişini tartışma dışı bırakan karşıt bir söylem geliştirilmeye çalışılmıştır (Subaşı, 2004). Gerçi bütün bu çabalar, dini yok etmek şeklindeki kolaycı kestirimlerle açıklanmaya hiçbir zaman izin vermez. Burada söz konusu olan, öteden beri devletin ideolojik aygıtları arasında yer aldığı düşünülen dinin, bundan böyle de yeni rejimin tabiatına uygun bir şekilde düzenlenmesine ihtiyaç duyulmuş olmasıdır (Karpat, 1996; Feroze, 1995). Dinle devlet ilişkilerindeki bu rol Bizans devlet geleneğine kadar götürülebilen bir pratiği (Sezaro-Papizm) hatırlatır. Dinlerin kendi gerçeklikleri içinde iktidar ve devletle nasıl bir ilişki kurmayı meşru buldukları ayrı bir tartışma konusudur. Ancak Sezaro-Papizm’de Sezar (Devlet) ve Papa (Din) arasındaki ilişkiselliğe vurgu yapılır ve bununla birbirlerinin çıkarları dolayımında gerçekleştirilen bir uzlaşmanın tarihte sürekli olarak deneyimlenen modellerine atıfta bulunulur (Özek, ty).

Dinin böyle bir eşleştirmeye uygun olup olmadığı ya da söz konusu ameliyeden nasıl bir sonucun çıkmasının beklendiği aslında bu niyetten bağımsız olarak düşünülmelidir. Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta, Cumhuriyet’in erken dönem politik tasavvurunda muhatap olunan geleneksel dini bakiyenin Kemalizm için harekete geçirilmesinin pek de makbul karşılanmaması, makuliyet sınırlarının zorlanmasından çok Aydınlanmacı-pozitivist kabullerin penceresinden yeni bir din analizine daha çok rağbet edilmesidir. Örneğin ibadet dilinin değiştirilmesi, bu uygulamadaki sınırların radikal bir şekilde genişletilip kitleselleştirilmesi öncelenerek sağlanmaya çalışılmıştır. Yine ezanın Türkçe okunması da, belleklerden silinmeyecek şekildeki ısrarlılıkla ancak uygulanabilmiştir. Uygulamadaki sertliğe rağmen kitlesel yönelim, ezanın nasıl okunacağı konusundaki resmi devlet tercihini, tek partili hayatla çok partili hayat arasındaki politik yönelimi açığa çıkaracak bir ayrışma noktası olarak kodlamıştır.

Tek partili siyasal hayatın karmaşık ilişkileri ve ulusal-uluslararası sistemin içindeki kabullerle şekillenen din politikaları karşısında, mevcut muhalif oluşumlarının birer iktidar teminatı olarak önemini keşfettikleri dinsel söylem ve arzular, aslında çok partili siyasal rejim denemesinde daha ilk etapta merkez Kemalist elitin kaygılarını haklı çıkarmaya yetici gerginliklere teşne olmuştu. Öte yandan mevcut rejimin ya yeraltında tuttuğu ya da yeraltına itilmelerinden medet umduğu dinsel söylem ve gruplar karşısında, geri adım atmayı genellikle reddeden siyasal savrukluklarının bileşkesi, çoğu zaman din düşmanlığı şeklinde okunmaya izin verecek iktidar reflekslerini de beraberinde getirmiştir.

Tek partili hayatın kendine özgü gereklilikleri içinde dini hayatın sıkıştırılmasıyla belirginleşen politik yönelimler bir dizi inkılâpla birlikte başlayan kademeli bir değişim stratejisinin toplumsallaştırılmasıyla sürdürülmüştür. Başta Hilafetin kaldırılması olmak üzere gerçekleştirilen tüm inkılâpların arkasındaki kurucu retorik, dinin referans düzeyinin yeniden tanımlanması ve yine dinin toplumsal olan hiçbir kategori için bir meşrûiyet üreteci olmasına izin verilmemesiydi. Gerçi dinî hayatın aktörleri de bu gelişmenin farkındaydılar. Osmanlı ulema bakiyesi olarak da değerlendirilebilecek pek çok kişinin özellikle Birinci Meclis’ten sonra devre dışı bırakılmalarını hızlandıran süreçte aslolan, dinsel söylem ve yapılanmaların Cumhuriyet rejimi içindeki katılım paylarını bertaraf etmek ya da azaltmaktı (Zurcher, 1998).

Aslına bakılırsa devletin egemen söyleminin bir paradigmatik model olarak, gündelik hayatı dinsel olandan yalıtılmış bir şekilde formüle etmesi dinin uygulamadaki çeşitliliğe rağmen, hayatta hâlâ baskın olması şaşırtıcı olmuştur (Çarkoğlu, Toprak, 2000,2006). Öyle ki bu çerçevede dinî neşriyatın sansürü ya da sınırlandırılışı, dinî bilgiye ulaşma çabalarının gericilikle ilişkilendirilip reddedilmesi, yeni rejime muhalif olanların dilindeki dinsel vurguyu da artırmıştır. Bugün din eksenli grupların Kemalizm’in oluşum safhasındaki ayrıksı söylem ve duruşları bu açıdan oldukça önemlidir. Nitekim çok partili yaşamla birlikte bu gruplar da toplam varlık ve talepkârlıklarıyla politik sistem içinde daha fazla görünürleşen öğeler haline gelmekte gecikmemişlerdir. Sonuçta dinî grupların dil ve din dünyasının açığa çıkardığı sembolik evren ya da davranışları, soy Kemalistler için, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca her zaman asal bir endişe kaynağı olacaktır.

Dinî hayatın ve söylemlerin kontrolüyle sınırlı kalmaksızın bu bağlamda açıkça genç rejimin karşıt heyecanlarını da besleyen tazyikler, dinselliğin karşı ataklarından güç devşiren bir süreklilik içinde, artık sistematik bir kaygıyla rejimi besleyen yeni bir gerilim tablosuna dönüşmüştür (Feroze, 1995). Öyle ki rejimin temel hassasiyetleri içinde, dinsel olandan duyulan endişeler artık rutinleşmiştir. Öte yandan toplumsal bağlamın ürettiği fiili durum ve gerçeklik de, din konusundaki taleplerin her seferinde yeniden düzenlenmesi konusunda, pragmatik siyaset biçimlenmelerine izin verici bir şekilde gerçekleşmektedir. Nitekim çok partili yaşama geçişin daha başlarında, din politikalarının asıl sorumluluğunu üzerinde taşıyan ve bir anlamda devlet ve iktidarı kendinde buluşturan Cumhuriyet Halk Partisi bile, geleneksel tutumundan ödün vermeyi zorunlu kılan bir hesapçılıkla karşı karşıya gelmiştir.

Kontrol Dışı Enerji: Kayıpların İntikamı

Çok partili hayata geçişin din bağlamında da çok özel anlamlar taşıdığı açıktır. Tek parti döneminin dinle açık bir mesafe bırakma stratejisiyle tanımlanabilecek yapısına karşılık, çok partili hayatta açık bir pazarlık, dini dikkate alma ve yanı sıra dinsel olanın bir şekilde araçsallaştırılmasından söz edebileceğimiz kimi somut adımlar söz konusudur. Bu nedenle 1945 sonrası siyasi hayatta, şimdiye değin sürdürülen ve rutinleşen din konusundaki “ihmalkârlık”ların altı çizilir. Bununla birlikte yine de dinsel varoluşun oluşturabileceği enerjinin kontrol edilmesi gereği de asla ihmal edilmez. Atatürk ve hatırasının korunmasına ilişkin olarak çıkarılan kanunlarla bir şekilde Kemalist mirasın politik müktesebatı başta olmak üzere Cumhuriyet’in kazanımları, olası tehdit ve kalkışmalara karşı güvence altına alınır.

Geçiş döneminde resmen dile getirilen ihmalkârlıkların geç de olsa farkına varılması ve bu çerçevede kamuoyunda nispî rahatlama olarak değerlendirilebilecek kimi adımların da bizzat devletle özdeşleşen CHP tarafından atılması bile, DP’nin fark edilir bir üstünlükle iktidarı ele geçirmesini önlemeye yetmemiştir. Ne var ki DP’nin başarısının arkasındaki temel itkiyi sadece dinsellikle açıklamak fazlasıyla sorunludur. Demokrat Parti’nin iktidara gelişinin arkasındaki pek çok neden arasında özellikle, toplumun derin hissiyatının payı azımsanamaz bir düzeye ulaşmış olmalıdır. Nitekim DP’nin toplumdaki genel kitlenin ezici düzeyde desteğini almayı başarmış çizgisinin ardında Kemalist söylemin pratikte devletle millet arasındaki mevcut gerilimi artırmada ısrarlı olması yatmaktaydı. Gerçi DP de pek çok kere açıkça Kemalist bir misyon taşıyıcılığı görevini dile getirmiştir. Ancak siyaset dünyasının iç içe geçmiş görüntüleri arasında örneğin dini hayatın bloke edilmesini hazmedemeyen kesimlerin DP’ye verdikleri kredi ve destek asla inkâr edilemez.

Bununla beraber, DP’ye yönelik kitlesel desteği, ekonomik ve kültürel politikalara paralel olarak dinsel yaşamın gerekliliklerine ilişkin kayıpların intikamı olarak da anlamak pekâlâ mümkündür. Nitekim DP’nin parti programı, dinle devlet arasındaki gerilimi hafifletecek temalara sürekli vurgu yapmasına rağmen, CHP’li muhalifler, bütün bu gelişmeleri birer din istismarı olarak değerlendirmelerine olanak tanıyan ciddi bir alan açma niyeti olarak okumakta hep ısrarlı olmuşlardır.

Hatırlamak gerekirse tek partili siyasal yaşamın son dönemlerinde özellikle 1945’den sonraki ilk uyarıcı işaretlerin açığa çıkmaya başladığı yıllarda CHP, toplumsal itirazların geç de olsa farkına varmıştı; bu itirazların gücünü kıracak ya da bütün bunları maniple edecek kimi atılımlarda bulunmuştu. Hatta bu bağlamda sınırlı düzeyde ilgiye açık olmak ön koşuluyla imam hatip kursları açılmış, ilkokulun ikinci kademe sınıflarında isteyen öğrencilerin belli bir din bilgisi dersi almaları yönünde de birtakım uygulamalara geçilmişti. Ancak bu yönelimdeki niyet, pek çokları için hiç de inandırıcı olmamıştır. DP’ye destek veren seçmenler, tek parti döneminin CHP’yle özdeşleşen uygulamalarına karşı, muhalefeti iktidara taşımışlardır. DP’nin iktidarında asıl tema, her zaman geçiş dönemi huzursuzluklarının aşılması yönündeki politikalarla ilişkilendirilebilir. DP uzun vadede, CHP’nin, iktidardayken ancak fark edebildiği rahatlatıcı bazı uygulamaları harekete geçirmenin daha da ötesine giderek, Kemalist jargon için açıkçası temel bir şifre özelliği taşıyan “Ezanın Türkçe okunması” uygulamasını tersyüz etmiş, onu yeniden Arapça formuyla okutma konusundaki kesinlikli iradesiyle de, pratikte duygusallıkla sınırlı kalmayan bir sivil desteğin sağlanmasını başarmıştır.

Değişim: Paradoksal Ama Anlaşılır Stratejiler

Çok partili yaşamın gereklilikleri içinde dinin konumu, toplumla devlet arasında pazarlığa dâhil unsurlar içinde öne çıkarılmıştır. Hiç kuşkusuz burada dinsel muhalefetin karşı ataklarını kontrol altına almakla sınırlı kalmaksızın, ondan azami derecede yararlanma düşüncesi de ağırlık kazanmıştır. Dinsel beklenti ve itirazların oluşturduğu mevcut bağlam, örneğin ezanın yeniden Arapça okutulması ya da imam hatip okullarının açılması gibi konularda belirgin uzlaşı arayışlarıyla devam etmiştir. Ancak dini, iktidar mekânizmalarının ya da devletin derin beklentilerinin aracı olarak işlevselleştirebilmek için, onun, başta soğuk savaş döneminin çatışmacı ikliminde komünizme karşı bir kalkan olarak araçsallaşması, bu çatışmaya alet olması istenecektir.

Esasen dine, başta milli birlik ve beraberliğin tesisinde ana bileşke olarak değerlendirilmesinden, “zararlı akımlar”ın önünün alınmasında yardımcı bir enstrüman olarak tanımlanmasına kadar bir dizi beklenti içinde bakıldığında, onun çok partili yaşama hayatı içinde süreklilik kazanan ana rolünün araçsallık olduğu açıkça anlaşılır. Bu bağlamda tek partili hayattan açıkça farklılaşan tek husus, çok partili dönemdeki politik aktörlerin, Kemalizm’e sadakatlerini kanıtlamakla birlikte, dinin toplumsal rolünü fark etme konusunda daha ılımlı bakış açılarına sahip olmalarıydı. Gerçekten de tek partili hayatta devletin uzlaşı kabul etmez önderleri dinsel olanın varlık talebini sınırlandırma, görmezlikten gelme ya da yok etme konusunda biri diğerini harekete geçiren, oldukça net bir kararlılığa sahiptiler (Subaşı, 2005b).

Bu bağlamda çok partili hayatın birbirini izleyen birkaç boyutundan söz edilebilir. 1945–1960 arasında etkili olan DP, farklı Kemalist yönelimlerin açığa çıkışını temsil eder. DP’nin dinsel hayata ilişkin vurgusu, toplumdaki dini grupların kendilerini belli bir sınırlılık içinde ifade etmelerine yol açıcı teşvik ve uygulamaları, ezanın tekrar Arapça okunması, özellikle de kültürel referans gruplarını devlete tabi hale getiren uygulamalarıyla önemlidir. Nitekim DP dönemine damgasını vuran asıl gelişme, dinin bir devlet aygıtı olarak pekâlâ kullanılabileceğine duyulan öz güvendir. Aslında DP önderlerinin çoğunun, kişisel düzeyde dindar olduklarına ilişkin bir gözlem Kemalist seçkinler tarafından bile dile getirilmemiştir. Ancak dini hayatın canlandırılması konusunda devletin, DP’yle birlikte bir rota değişikliğine gittiği göz ardı edilemez. Modern Cumhuriyet için oldukça yeni ancak gecikmiş sayılabilecek bu yönelim, bir başka açıdan da dinsel argümanların ulusal ve uluslararası sorunlar ekseninde işlevsel bir dönüşüm geçirmesine yol açmıştır. Ahlâki yozlaşma, komünizm tehlikesi, devlet-vatandaş ilişkilerini yeniden düzenleyecek bir değerler setine duyulan ihtiyaç vs. gibi dinin konumuna yüklenecek yeni anlam alanları kademeli bir şekilde devletin gündemine taşınmıştır. Böylece din, Pierre Bourdieu’nun ifadesiyle birer “kültürel sermaye” olarak laik Cumhuriyet’in varlığını pekiştirecek yeni bir araçsallıkla, giderek devletin ayrışmaz bir parçası ve işlevsel bir aygıtı olarak görülmeye başlamıştır. Artık çok partili hayatta din, esaslı bir dengeleyici olarak ele alınacaktır. DP’nin dinsel yönelim ve arzuların canlanmasını teyit eden tutumu yine aynı platformlardan kaynaklanabilecek kalkışma hareketlerinin önünü almak üzere de bir dizi önlem alma ihtiyacının sonucu olan düzenlemeler yapılmasına yol açar. Aslında paradoksal gibi görünen bu durum hiç de anlaşılmaz değildir. Atatürk’ü Koruma Kanunu adı altında, Cumhuriyet’in kurucusunun siyasi ve manevi hatırası her türlü saldırıya karşı koruma altına alınmış ve bu mistik miras için de ağır yaptırımlarla dolu bir dizi kanuni düzenleme devreye sokulmuştur. Bütün bunlara rağmen, söz konusu süreçte taşranın geleneksel refleksleriyle buluşan dinsel referans bölgelerinde de nispi bir rahatlama gözlenmiştir. Ancak bu rahatlama bile sonuçta devletle bir karşılıklılık esasına dayanır. Nurculuk, Süleymancılık ve Ticanilik gibi dini hareketlerin toplumsal taban bulma siyasetleri, tek parti döneminin sert ve uzlaşma kabul etmez hukuk dünyasını çoktan geride bırakmış durumdadır. Öyle ki DP’nin dinsel açılımı, rekabet alanlarının genişlemesine paralel olarak CHP’nin dini politiğini de etkileyecektir.

Din alanının yarattığı politik çekicilik, başta İmam Hatip Okullarının görece çoğalması, İslâmi matbuatın çeşitlenmesi ve gelişmesi, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı’nın meşrûiyetinin pekiştirilmesi, dahası ve belki de en önemlisi siyasi rejimin handikaplarının aşılmasında dinden azami derecede ancak araçsal düzeyde kalmak şartıyla yararlanılması gibi unsurlarla artık iyice belirginleşmeye başlanacaktır. Bu bağlamda Türk sağının değişik veçhelerine damgasını vuran dinsel temalar, özellikle Marksist ya da komünist hareketlerin bastırılması konusunda işlevsel ideolojik bir manevi terkip olarak Kemalizm’e ve oradan da devlete eklemlenmeye başlayacaktır. Ne var ki bu buluşma ve özdeşleşmenin asıl doruk noktaları için ara dönemlerle birlikte ortaya çıkan askeri müdahale ortamlarını dikkatle izlemek gerekecektir. Nato-Varşova Paktı gerilimi çerçevesinde içine dahil olunan siyasi konsept ve Marshall yardımıyla somutlaşan uluslararası güvenlik strüktürü içinde, artık epeyce bir süre Türk laikliğinin bir alameti farikası olarak değerlendirilebilecek din-devlet eklemlenmesi ülkenin fiili gündemine taşınacaktır.

Çok partili hayatta ikinci önemli süreç 27 Mayıs 1960’da başlayan ve 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de gerçekleştirilen askeri müdahale, muhtıra ve uyarılarla şekillenen, bir anlamda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınırlarını yeniden çizerek belirlediği anayasal çerçeve içinde var olan, ancak yine de çok partili siyasal yaşam örneklerinin verili dünyasında şekillenen din politikalarıdır (Subaşı, 2005b).

Kargaşa: Çoğalan Sesler/Parçalanan Arzular

Çok partili dönemin geneline yayılacak din politikaları dikkatle izlendiğinde bütün bu siyasi yönelimlere damgasını vuran esas havanın, dinin bir meşrûiyet aracı olarak mı yoksa mevcut gelişmeler içinde bir payanda mı olacağı yönünde gelişir. Örneğin Necmettin Erbakan’ın kişisel önderliğinde Milli Görüş çizgisiyle bilinen hareketin politik vizyonu içinde dinin esaslı bir referans olarak tayin edilmesinin, dahası toplumsal meşrûiyetin önde gelen bileşenleri arasında olması gerektiği vurgulanmıştı. İslâmcı siyasal yönelim dini araçsal olmaktan çok amaçsal bir retorik olarak kamusal alana dâhil etmek istemiştir. Ne var ki Erbakan’ın bu hareketini Kemalist modernleşme hareketinin istikameti içinde saymak pek çok açıdan mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla onun siyasi söylemine ağırlık veren İslâmcılığında dinin konumu istisnaidir. Ne var ki bu istisnai durum Kemalist söylem tarafından pek de inandırıcı bulunmayacak, bu eğilimde mümkün bir istismarın olabileceği sürekli olarak vurgulanacak, hatta Erbakancı harekette gerici-irticai bir boyut hep aranacaktır (Yavuz, 2004).

Ancak kabul etmek gerekir ki Erbakan’ın hareketinin uluslar arası bağlamla kolayca ilişkilendirilebilecek boyutlarının yarattığı çekim gücü de Türk siyasal yaşamında dinin rolünün yeniden tanımlanması konusunda özellikle sağ siyaset arayışlarına ilham verecektir. Bu ilhamın, din konusundaki ilgileri açıklığa kavuşturma konusunda, ciddi bir referans ve meşrûiyet tartışması yaratacağı da açığa çıkmıştır. Nitekim CHP de erken dönem Kemalist jargonunun cesur çıkışlarını din hakkında artık eskisi kadar net bir dille ifade etme konusunda daha bir çekingendir. Dinin toplumsal düzeyde varlığını somutlaştırmada gösterdiği atak Türk-İslâm sentezi arayışlarıyla Türk sağına, kültürel referanslar düzleminde de Türk soluna bazı politik manevralar yapma hususunda araçsal düzeyde bir yön vermiş olmalıdır.

Başat Gerilimler

Türk demokrasisinde devletin dinsel aygıtlarının netleştiği bazı temel başlıkları burada ele almak gerekirse bunlar sırasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerinin ilköğretimin ikinci kademesinden itibaren önce seçmeli sonra da zorunlu olarak okutulması, dinsel görünürlüğün artması, ayrıca birer tampon mekânizma olarak sadece kişilik ve vatandaşlık terminolojisini besleyen bir kaynak olmanın ötesinde mevcut rejimin güvenlik kaygılarına karşı işlevsel bir araç olarak dinin devreye sokulması, bu bağlamda Türk-İslâm Sentezinin kuramsal mucidi olarak Aydınlar Ocağı, Türk İslâmı, ılımlı İslâm gibi unsurlar hatırlanmalıdır.

Aslında bu rolün artırılmasına ilişkin çabaların askeri yönetimlerle ilişkilendirilmesi yaygın bir kabul görmüştür. Gerçekten de 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden itibaren hemen her müdahalede ortaya çıkan hâkim strateji, Diyanet’in Kemalist sadakatin bir parçası olarak din hayatındaki çizgi dışı oluşumları reddetme konusunda işlevsel olmasıdır. Bu işlevsellik, 12 Eylül 1980 Askeri müdahalesinin akabinde doruk noktasına ulaşır. Ara dönem din politikalarının ana teması toplumun dini semboller kümesine olan bağlılığının farkında olmakla kalmaz bu ilişkiselliğin ciddi bir yönlendirilmesine de çalışılır (Subaşı, 2005b).

Bu bağlantının ilginç örneklerinden biri de Aydınlar Ocağı’nın kuramsal düzeyde temellendirdiği Türk-İslâm Sentezi’nin devlete bir söylem önerisi olarak sunulması ve bunun kabul görmesidir. Gerçekten de genelde Türk sağının tarihsel düzeyde örtülü din politikasını biçimlendiren sentezleme, kimliği dinle ilişkilendirme çabası asıl formülasyonunu Aydınlar Ocağının çabalarında bulur (Aydınlar Ocağı, 1981). Türk İslâm sentezi politikaları 12 Eylül 1980 sonrası hazırlanan Anayasa’da da gizil bir tema olarak yerini alır. Böylece Türk toplumunun yabancı dinsel unsurlar karşısında kültürel düzeyde saflaşması sağlanacaktır, yanı sıra da etnik ve dinsel kültürün harmanlanması kurulu düzenin aygıtları arasına daha derin düzeyde yeniden katılan dine ciddi bir ağırlık verecektir.

Bu amacın gerçekleştirilmesi için de öncelikle Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerinin zorunlu hale getirilmesi gerekecektir. Anayasa’nın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. maddesinde (4. fıkra) “Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.” ifadesi yer alır. Devletin aykırı dinsel söylem ve pratiklere karşı öfkesi derindir. Bu amaçla Türk laikliğinin Diyanet’in varlığıyla delinen ilk uygulamalarını hatırlatacak şekilde Kemalist seçkinlerin diğer laik tepkileri de yanlarına alarak yürüttükleri ataklarda da sık sık ortaya çıktığı gibi zorunlu din dersleri uygulaması çok yerde farklı okuma ve pratiklere imkân verecektir. Alevilerin ya da gündelik hayatta herhangi bir dinsel inanca sadakat duymayanların tepkileri sık sık irtica kümelenmesine vurgu yapan itirazlara karışacaktır. Bu meyanda zorunlu din derslerini yetersiz görenler de mevcut haliyle yetinmek zorunda kalacakları politik gerilimlerden geçeceklerdir. Böylece din derslerinin zorunluluğunu dikte eden anayasaya bağlı kalınarak, Diyanet-din dersleri ve imam hatip okulları üçlemesi pek çok açıdan devletin kendine özgü laikliğini takviye edecek ve böylece her biri kendi kendi başına birer aygıt özelliği taşıyacaktır. Kısaca devletin dinsel olana ilgisi varlığını sürdürmektedir. Bu ilginin kökleri ve gelişimi verili bir dinsellik temasının, iktidar talepleriyle eşgüdümlü olarak varlığını sürdürmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda çok partili yaşamın ister 1945–1960 dönemi olsun ister darbelerle sık sık kesintiye uğrayan 1960 sonrasındaki gelişmelerle olsun istikametini yer yer saptıran kimi çıkışlar zaman zaman öne çıksa da belirleyici olan esas vurgu, devletin din politikasının bir “din devleti” özleminden çok “devlet için din” yöneliminde netleşmesidir. Bu amaçlılık ise birtakım aygıtların kutsal devlet figürünün restorasyonu ve tahkimi için sürekli bir şekilde seferber edilmesini gerektirmiştir. Bu teyakkuz sürecinde, dinin kurumsal ve kuramsal tecrübeleri de ciddi bir mobilizasyon aracı olarak fiili desteğe dâhil edilmektedir.

Diyanet: Modern Bir İhdas

Hiç kuşkusuz Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin en yüksek ve en temel ideolojik aygıtlarının başında gelir. Diyanet’in işlevi ve modern yapılanma içindeki meşrûiyeti bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalara konu olmuştur. Türkiye’de Diyanet kurumuna mesafeli olan politik yapılar bile iktidar düzeyinde söz sahibi oldukları her seferinde, kurumun rollerini tekit etme konusunda her zaman ısrarcı olmuşlardır. Bu nedenle resmi muhalif söylemler üzerinden Diyanet’in varlığını açıkça tartışmak zordur. Hatta İslâmcı söylem de Diyanet’in resmi İslâm tezini güçlendirme azminde oluşunu sürekli hatırlatır, yine benzer şekilde İslâmi vurgusu belirgin olan hükümetler de Diyanet’in varlığını tahkim etmekten öteye gidemezler. Aslına bakılırsa Diyanet, gündelik hayattaki dinsellik formlarının düzenlenmesinden dinsel meşrûiyetin tanımlanmasına ve dinsel yorum tekelini elinde bulundurmasıyla bir anlamda devletin dinsel aygıtlarının ilksel düzeydeki merkezini oluşturur. İmam Hatip Okullarından devşirilen insan malzemesiyle dinsel yaşamın modern hayatla uyumlu ve devlet pratikleri için zorunlu uygulamalarına da rehberlik eder.

Diyanet İşleri Başkanlığının Cumhuriyet’in tamamını kuşatan rolü, daha çok dini hayatın kontrolüyle ilgilidir. Devletin kendi hakikat nosyonunu tamamlayacak bir dinsel diskur arayışı karmaşık ilişkiler ağından süzülen Diyanet organizasyonuyla netleşir. Gerçi din modern Cumhuriyet’in referansları arasında yer almaz. Ancak dinin Türk laikliği içindeki konumu sürekli gözden geçirilir. Kemalist mutabakat arayışının uç noktaları olarak değerlendirilebilecek askeri müdahaleler sonrası demokrasiye dönüş süreçlerinde de Diyanet her zaman kendisine başvurulan bir kurum olma özelliğini korur. Zararlı dinsel cereyanların dışlanması ve yok edilmesinde, resmi söylemin sınırlarını sarsma özelliği taşıması muhtemel alternatif dini çıkışların reddedilmesinde, toplumsal düzeyde devlet gereklerini besleyici dinsel havanın oluşturulmasında Diyanet’in etkisi küçümsenemez. Burada gözden kaçırılmaması gereken asıl sorun Diyanet’e biçilen rolle ilgilidir; yoksa toplumsal gerçeklik dünyasında din konusunda gereken adımları atmak ya da yeterli bir hizmet prosedürünün nasıl gerçekleşeceğini tespit etmek değildir.

Aslına bakılırsa Kemalizm’in kuruluş söyleminde dinin işlevselliğine duyulan ihtiyaçta bile bir geçiciliğin hâkim olduğu görülür. Çünkü öyle görülüyor ki dine ilişkin söylem ve ritüellerin Kemalist reformasyon ve hatta devrim sayesinde kısa sürede biteceğine olan güven neredeyse tamdı. Bu çerçevede Diyanet’in varlığı ise özel bir anlam taşımaktadır. Burada bir çelişkiden de söz etmek gerekir. Diyanet bir yandan rejimin gayr-i İslâmi bir devrim olduğu yönündeki kitlesel karşı koyuşları bastırmak için ihdas edilirken, bir yandan da ondan din alanındaki modernleşme teşebbüsüyle dinin tabiatının dönüştürülmesi arzusuna bir karşılık vermesi bekleniyordu. Böylece din araçsallaşmaktadır. Bu nedenle tek partili siyasal yaşama damgasını vuran kalıcı, sert ve radikal dönüşüm politikalarının arkasındaki Aydınlanmacı-pozitivist iradeden mülhem tasavvurun, nasıl olup da bütün bu niyetten pekâlâ birer sapma olarak okunabilecek şekilde Diyanet teşkilatının varlığını deruhte ettiğini anlamak gerekir.

Hilafetin kaldırılmasından, dinsel söylem ve yaşam alanlarının dönüştürülmesine kadar verili siyasetin iddialı reformlar olmaktan çok ancak bir devrimle ilişkilendirilebilecek politik sermayesinin olanca ağırlığıyla temerküz ettiği laikliğinin ve Diyanet’in varlığını tartışma dışı bırakan muğlâklığının arkasında, açıktır ki dinin hâlâ temel bir referans olarak gücünü koruyan pozisyonu ve bu özelliğin sürekli olarak dikkate alınması yatmaktadır. Devlet ve onun dinsel aygıtlarının iç düzeneği açısından gelişmelere bakıldığında da, Cumhuriyet devrimlerinin bireysel ve kitlesel dindarlığın temsillerine yönelik tazyiki, bu bağlamdaki medreselerin, tekke ve zaviyelerin, tarikatların yasadışı ilan edilmelerinin ardında, sonuçta bütün bu yapılardan beklenebilecek sadakatin artık bundan böyle Diyanet aracılığıyla sağlanacağını göstermektedir.

Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk modernleşmesinin en özgül kurumları arasında yer alır. Bugün, dinin denetiminden, dine müdahaleye kadar pek çok konuda, Diyanet’in kurumsal varlığı sorgulanmaktadır. Oysa Diyanet, gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’nin modern din anlayışına açtığı alanı ve yolu yansıtmaktadır. Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal tarihi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihiyle yaşıt olması açısından da oldukça dikkat çekicidir. Söz konusu tarihsel ortaklığın dayandığı düşünsel temeller yeterince ele alınıp tartışılmadan Türkiye’nin yeni ve modern vizyonu anlaşılamaz.

“İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak, ibadet yerlerini yönetmekle görevli” olan Diyanet İşleri Başkanlığı kanunla kendisine verilen bu yükümlülüğü yerine getirmek durumundadır. Kurumun tarihi, söz konusu sorumluluk alanlarında gerçekleştirilen bir vazife tarihi olarak tanımlanabilir (Tarhanlı, 1993; Taş, 2002). Aslında kanunda belirtilen özellikleriyle Diyanet İşleri Başkanlığı, Osmanlı sistemindeki benzeri örgütlenmelerden farklılık arz eder. Osmanlı toplumsal modelinde din, siyasal ve kültürel hayatın merkezinde olmakla kalmamakta, aynı zamanda da o, din bürokrasisiyle yönetim erkinin yegâne meşruiyet aracı olmaktaydı. Dolayısıyla dinin gelenekteki verili anlamına odaklanmaksızın, Osmanlı sistemini çözümlemek de mümkün değildir.

Cumhuriyet yönetiminin din ve diyanet politikası, kendine özgü bir kurumsal örgütlenmenin varlığını zorunlu kılmıştır. Bu zorunluluk, Cumhuriyet’in 80 küsur yılına yayılan bir kararlılıkla sürekli güncellenerek şekillenir. Nihayet Diyanet’in kurumsal meşruiyeti de, onu kendisiyle yaşıt kılan Cumhuriyet’in meşruiyet dinamikleriyle yan yana getirir (Seufert, 2004). Cumhuriyet’in tamamına yayılan uygulamalardan hareket edildiğinde, din konusu her zaman tartışmalı bir alan olarak görülmüş, Diyanet de bu bağlamdaki tartışmalar ekseninde gündeme ge(tiri)lmiştir. Hatta Cumhuriyet’e yöneltilen eleştirel yaklaşımlar bile esasta Diyanet’in konumunu tartışmayı önceleyen bir argümana aracılık ederler. Oysaki gerçekte Cumhuriyet ve Diyanet, Türk Demokrasisi açısından birbirilerinin meşruiyetini her zaman tamamlayan bir yapılanma modeli olarak özgüldür. Bu karşılıklılık ilkesi, Diyaneti Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasıyla ilişkilendirmeyi zorunlu kılar (Kara, 2000; Çakır, Bozan, 2005).

Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyet’le birlikte ciddi bir rota tayini gerçekleştiren modern Türkiye’nin yeni koşullarda dini nasıl konumlandıracağı, toplumun dini yapısının nasıl biçimleneceği konusundaki resmi yaklaşımların bir bilançosunu üretir. Zaten Diyanet Kurumu da, Osmanlı dinsel bakiyesinin ürettiği miras üzerinde kendi kurumsal geleneğini oluşturmuştur (Mardin, 2003). Bugün 83. yılına ulaşan Cumhuriyet açısından Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’nin özgün dini karakterini, dinsel çeşitliliğini hatta manevi zenginliğini biçimlendirmekte vazgeçilmez bir kurumsal statüyle temayüz etmiştir. Bu bağlamda Diyanet, Cumhuriyet’in toplumsal dinamizmini tamamlayıcı bir faktördür. Modernleşme sürecine gelenekli bir toplumun dâhil edilmesi beraberinde bir dizi gerilim ve çalkantının da kitleselleşmesine yol açmıştır. Değişimle gündeme gelen farklılaşmalar arasında din de esaslı bir şekilde konumunu yenilemek zorunda kalacaktır (Bardakoğlu, 2005).

Yeni dönemde dinin durumuna ilişkin tartışmalarla birlikte, laiklik ve sekülerleşme politikaları ülkenin temel problemleri arasında yer alır. Aslında Türk modernleşmesinde din ve onun laiklikle ya da sekülerlikle irtibatlı gerçekliği her zaman başat bir tartışma öğesi olarak gündeme gelmiştir. Gelenekten modernliğe savruluşa bağlı olarak toplumsal alanda oluşan modern farklılaşmalar, dinin gündelik gerçekliğine ilişkin klasik beklentileri de devre dışı bırakmıştır. Toplumsal alanda gerçekleşen devrim niteliğindeki reformlar, dinin geleneksel formlarını dönüştürme amacı gütmüştür. Ancak bütün bu olup bitenlerle birlikte, dinin ortadan kalkması ya da aşındırılması yine de söz konusu değildir (Subaşı, 2005a).

Ancak kabul edilmelidir ki özgül koşulların ihtiyaç haline getirdiği yeni yorumlar, başka beklenti ve arzularla buluştukça bu kez dinde yenileşme ve reform beklentileri açığa çıkacaktır. Diyanet, bu tartışmaların keskinleştirdiği uç noktaları ve köktenci talepleri devre dışı bırakan bir reel dindarlığın mevzii olmakta ısrarlı olmuştur. Artık söz konusu olan, modernleşme iradesinin bir parçası olarak gündeme gelen dinsel dönüşümün gelenek içinde uygun bir açıklamasına ulaşmaktır. Yeni sorunlara yeni açılımlar, Diyanet’in belirlediği hassasiyetler içinde yapılacak, böylece kurum, dinin gündelik hayat içinde ortaya çıkan görünümlerine daha sahici bir şekil verecektir (Bardakoğlu, 2005).

Sancılı, karmaşık, zaman zaman da kaotik görüntülere sahne olan ancak ülkenin değişme stratejileri içinde her zaman dikkate alınan bir olgu olarak dikkat çeken dinin, kurumsal bir deneyim zenginliği içinde ele alınması zorunludur. Bu keyfiyet, din istismarından, dinin amacı dışında kullanılmasına kadar pek çok konuda bir sahiplik sorunu yaşa(t)maktadır (Aktay, 2000).

Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurumsal meşruiyetine ilişkin tartışmalar, gerçekte toplumdaki dini hayatın cevvaliyetine işaret eder (Çakır, Bozan, 2005; Toprak, Çarkoğlu, 2000). Türkiye, ekser çoğunluğu Müslüman olan bir toplumsal yapı özelliği taşır. Bu yoğunluk, demokrasinin ve modernleşmenin kazandırdığı yeni imkânlar içinde ciddi bir çeşitlilikle de taçlanmış durumdadır. Modernleşmeyle birlikte din konusu bir değer kaybı yaşamamış, aksine modernleşmenin yarattığı anlam kaybı, dinin modern bir açıklamasına olan ihtiyacı artırmıştır. Burada asıl sorun olası anlam kayıplarıyla baş edebilmek hatta buna yol açmamaktır. Ne var ki bu sürecin ortaya çıkardığı farklılaşmalar, bireysel ve toplumsal düzeyde yeni entelektüel sorunlara kaynaklık etmiştir. Bir başka açıdan ise güçlü bir anlam daralması, dine duyulan insani ihtiyaçları ve dolayısıyla yeni anlam arayışlarının önünü açmıştır. Tüm dünyada gözlemlenen ve çok kere dinin yeniden dönüşü şeklinde tasvir edilen bir değişim, Türkiye’de de din konusunda pek çok farklı eğilimin netleşmesine, tartışmaların çoğalmasına yol açmıştır (Seufert, 2004).

Diyanet’in Batılı kurumsal pratiklerin hatırlattığı anlamda bir kilise olmadığını bilmek gerekir. Görevi bir ortodoksi oluşturmak değildir. Esasen ne merkezi hükümet ne de bir din olarak İslam, bir ortodoksinin oluşturulması için gerekli desteği sunmaz. Diyanet’in temel misyonu, İslâm’ın genel geçer sınırlarının taciz edilmesini, çiğnenmesini önlemek, toplumu din konusunda doğru bilgilendirerek aydınlatmaktır. Nitekim İslâmi mezhep çeşitliliği Türkiye örneğinde her zaman zenginleştirici bir katılım öğesi olarak değerlendirilmektedir. Hanefi ve Şafii Müslümanların varlığı, Alevilerin periferik dinselliği, birlikte yaşayabilmenin ilginç örnekliklerini içinde barındırmaktadırlar. O halde Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel yaklaşımların ortak sınırlarını, dinsel yaşamın meşru limitlerini koruma ve geliştirme çabasında olmak zorundadır ( Krş. Bardakoğlu, 2005).

Bu nedenle de Diyanet İşleri Başkanlığı, laikliğin din-devlet ayrımı içindeki sosyal gerçekliğini toplumsal hayat içinde bir krize ve içinden çıkılmaz bir paradoksa dönüştürmeden anla(t)maya çalışır. Bu bağlamda Türkiye’deki dini hayatın diğer Müslüman ülkelerdeki dini hayatlardan açıkça ayrışması söz konusudur. Nitekim Diyanetin, dini, devletin kuşatmasından çok himayesi altında tutan evreni, Türkiye Müslümanlarına, modern dünyayla ilişkilerindeki gerilimlerini en aza indiren bir bakış açısı kazandırmaktadır (Taş, 2002).

Türk toplumunun modernleşme deneyimini dinden kopuk bir tarzda sürdürdüğü söylenemez. Denilebilir ki Türkiye Müslümanlığı için din, modernleşme süreci söz konusu olduğunda da ciddi bir referans kaynağıdır. Bilim, modernlik, yeni yaşam modelleri gibi toplumun mevcut yönelimleri içinde Diyanet İşleri Başkanlığı, dinsel bir argüman oluşturmada devletin tasarrufları söz konusu olduğunda ona ayak bağı olmaktan çok zihinsel ve ruhsal sağlığın gerekli öğelerini içinde barındıran işlevsel bir argüman setine sahip olma avantajına sahiptir (Subaşı, 2005a).

Tam da bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı Türk modernleşmesinde din, denge ve duyarlılığın asal kaynağı olarak işlevsel bir rol üstlenmiştir. Dünyada meydana gelen son gelişmeler, özellikle din konusunun küresel düzeyde tartışılmasına yol açan kimi açmazlara odaklanıldığında Türk modernleşmesi ve Diyanet İşleri teşkilatının organik bütünlüğünün ortaya çıkardığı “kazanımlar”ın bir kere daha dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir.

(*) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Temel Dinamikleri Açısından 3 Mart 1924 Yasaları ve Günümüze Yansımaları Sempozyumu, Gazi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, 5–6 Mart Ankara -2007-


* Bu metin ağırlıklı olarak, Türkiye’de Din Politikaları ve Diyanet İşleri Başkanlığı üzerine yapmış olduğum çalışmalarıma (2005a, 2006, 2007) dayanmakta olup, güncel gelişmeler doğrultusunda yeniden tasarlanmıştır.

   
Başlıklar: