İslamcılık Neydi Ne Oldu?

Kimi Müslümanların kendilerini aynı zamandaİslamcı olarakda tanımlamak zorunda kalmalarının tarihiçok fazla gerilere gitmez. Dini, dünyanın yenikoşulları içindeanlama, tanımlama ve bir gerçekliğe dönüştürme konusundaki tartışmalar 19. yüzyılın İslam dünyasında özellikle Müslüman aydınlar arasında sıkça ele alınan ve tartışılan bir konuydu. ‘Bugün din olarak İslam, bizim için ne ifade etmektedir?’ şeklinde formüle edilen ve türlü bağlamlarda farklı açılımlarla içeriği zenginleştirilen sorular, İslamcılık şeklinde ortaya çıkan yeni bir tarz düşünüşün belli başlı sınırlarını işaret etmekteydi.

Aslında bir kavram olarak İslamcılık, geçmişte tasarlanmamış birtakım deneyimleri örneğin İslam’ı merkeze alan bir düşünce ve eylem faaliyetini, geleneksel İslami vurgulardan ayırmak için kullanılan ve daha çok Batılı bir tanımlama içinde ortaya çıkan bir tür Müslüman seçeneğiydi. Yakın zamanlara kadar, İslami hassasiyetleriyle bilinen pek çok düşünürün, kendi fiili durumlarını ifade etmek için İslamcılık yerine Müslümanlık kavramını kullanmayı daha çok tercih ettiğini biliyoruz.

İslamcılık dinin lehine mi?

Ne var ki kavramlar da tarihle, mekánla, zamanla ilişkilidir. Müslüman kavramının içine kattığı her tür perspektif ve eylem tarzları arasında yeni bir kulvar ya da güzergáh tayini için, yani yeni bir dil ve söylem üretimi için artık araçsal bir kavrama da ihtiyaç vardı. Kavramın etimolojisine, semantiğine ve hermeneutiğine pek fazla kafa yorulmadan, İslamcılık, belli tarz düşünüş, tavır koyuş ve eylem üretme biçimlerini ifade eden genel geçer bir kalıp olarak kullanılmaya başlandı. Kavramın Batılı kodlamalardan beslenen içeriği bir yana, İslamcılıkla bugün anlaşılan, İslam’ın dünya ölçeğinde yeni bir güce ulaşmasını sağlayacak ataklarda bulunmaktı. Hiç kuşkusuz bu girişimler, projelendirmeyi, teoriyi, rasyonaliteye dikkat etmeyi, aklileştirmeyi, verili dünyayı yeniden gözden geçirmeyi, kısacası takdiri ilahi ve sünnetullah kavramlarını esaslı bir şekilde gözden geçirmeyi gerektirecekti.


Başından beri İslamcılık, dinin lehine olmak kaydıyla İslam’ın belli başlı sınırlarını geleneksel olarak kollayanlardan farklı bir biçimde, bu sınırları zorlayan, modern literatürden, pratik deneyimlerden beslenen, İslam’a içinde yaşadığımız dünya ölçeğini aşan yeni bir ütopik mecra arayışı olarak tanımlanabilir. İslam’ın belli başlı söylemleri üzerindeki ulema tekelinin ortadan kalkması, dinsel taleplerin seslendirilmesi ve açığa vurulması konusunda aralarında aydın, entelektüel, bilim adamı, gazeteci vs. gibi yeni aktörlerin yer aldığı bir temsil grubu yaratmıştır. Bu nedenle İslamcılığın önde gelen isimleri için, onların ulemadan değil modern okuryazarlık süreçlerinden geldiklerinin tespiti önemlidir. Yanı sıra bu aktörlerin sahip çıktığı İslami roller de son tahlilde dinin elverişli ve muktedir bir dünya tasarımına nasıl tahvil edileceği konusunda attıkları adımlarıyla anılır oldular.

İslamcılık tabiî ki ağır merhalelerden geçmek zorundaydı. Kavram, sömürge dönemi koşullarının ağırlığını üzerinden ancak atabiliyor. Sömürge dönemi, Soğuk Savaş dönemi, tek kutuplu dünya, yeni dünya düzeni, modernleşme ve postmodernlik gibi her biri düşünce hayatımızda belli birtakım açılımlar yaratan bu süreçler, İslamcılık kavramının da zenginleşmesini sağladı. Yer yer marijinalleşmekle itham edilse de genel olarak İslamcılık, her zaman İslam’ın politik veçhesini daha diri tutma konusundaki enerjik yönelimlerin belli başlı adresleri arasında yer aldı.

İslamcılık sonuçta modern dünyanın bir kavramıydı ve zaman zaman hasara uğramasını, çekiciliğini kaybetmesini, bazen de beklenmedik çıkışlarla yeryüzü ölçeğinde bir çekim gücü üretmesini başlı başına ideolojik talepkarlığıyla şekillenen serencamına dikkat ederek anlamak gerekir.

Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın değil ama İslamcılığın reel-politik dünyasına her zaman belli bir duyarlılıkla bakmakta yarar var. Burada İslamcılığın 19. yüzyıl ve sonrasındaki İslam’ın sorunsallaştırılmasına duyulan tepkinin belli ölçüde savunmacı, belli ölçüde refleksiv ancak elden geldiğince entelektüel olma kaygısı güden bir aktivizme yöneldiğini de unutmamak gerekir.


İslamizasyonun etkisi

Bu bağlamda Cemaleddin Afgani’den başlamak üzere Mısır’da Seyyid Kutub’un, İran’da Ali Şeriati’nin, Türkiye’de Said-i Nursi, Mehmet Akif hatta Eşref Edip’in ya da Necip Fazıl’ın kullandığı dile, retoriğe ve gündelik gerçekliği dikkatle izleyen çıkışlarına bakmak gerekir. Aynı bakış açısıyla görece bizimle daha çağdaş sayılan Hasan Hanefi’ye, Ali Bulaç’a, Abdülkerim Suruş’a ve Baby Said’e baktığımız takdirde mevcut bağlamların fazlasıyla değiştiği açıkça fark edilir.


80 sonrası İslamizasyon, İslamcılık üzerinde oldukça etkili oldu. Bir kere her şeyden önce, başından beri ‘gerçekten kim İslamcıdır?’ sorusuna cevap bulmak zor. Gericilik kavramında olduğu gibi İslamcılık kavramında da bir muğláklıkla karşılaşıyoruz. Türkiye gibi ülkelerde kavram tam bir güvenlik sorunu olarak ele alınmak durumunda olduğu için, bunun kullanımından hiç kimse için ciddi anlamda talep edilebilir bir şan, şöhret ve imtiyaz doğmuyor.

İslamcı kime denir?

Kavramın netameli kullanımından dolayı, öteden beri ‘kime İslamcı denir’ sorusu soyutlamalara teslim edilerek ancak cevaplandırılıyor. 80 sonrası, Türk İslamcılığında önemli sayılabilecek bir dönüm noktasıdır. Kendilerini İslamcı olarak gören ve çoğunluğunu MTTB, Akıncılar vs. gibi kanallardan gelen gençlerin oluşturduğu gevşek bir birikim, hem Türkiye’yi hem de dünyayı doğru bir şekilde tasavvur etmeyi paradoksal bir şekilde ancak 80’li yıllarda öğrendiler. Devlet, kamusal alan, laiklik, sekülerlik, çoğulculuk, birlikte yaşama, dinin yeni bir okumaya tabi tutulması gibi her biri kendi başına bile ciddi çaba ve emek isteyen tartışma konularında söz konusu tarihe kadar geçerli olan, birtakım ezberlerin etrafında dolaşmaktı.


Aslında çok partili siyasal yaşam süreciyle birlikte dinsel söylemin muhafazakár sağ söylemlerden bir türlü ayrışamayan boyutları hegamonik düzeyde hep belirleyici olmuştu. 80 öncesinde Düşünce, Şûra, Sebil ve Tevhid gibi dergiler etrafında sınırları yeniden çizilmeye ve toplumun genel yönelimlerinden ustalıkla ayrışmayı planlayan bir hareketlilik söz konusuydu. Bu ayrışma, toplumsalın derin dünyasından hızla koptuğunda dünyayı değiştirecek formüle de sahip olduğu iddiasını taşıyordu. Sonuç hiç de öyle olmadı. Bence Türkiye İslamcılığı hala bir silsileyle açıklanamayacak kadar dağınık, savruk ve keyfi bir görünüme sahiptir. İslamcı söylemlere ağırlığını veren gençlerin oluşturduğu kamplardan gelen direnç ve katkı, halihazır dünya bilgilerinin kıtlığını açığa çıkarmıştır. Nitekim bu bağlamların izinde Türk İslamcılarının Batıcı elitlerde gördüklerinden daha fazlasını kendi yaşamlarında sürdürdükleri görülmüştür. Mısır, Pakistan ve İran’ın pratik kaynaklarından devşirilen bilgi ve çözümlemeler sonuçta en az Batı’dan aktarılanlar kadar Türkiye düzleminde etkili olmuştur. İşin garibi bütün gayretlere rağmen Türk İslamcı kuşağından dünya ölçüsünde etkili olan tek bir isim dahi hala çıkmamıştır.

80 sonrasında keşif, durulma, özümseme ve gündelik gerçekliğin önemini bihakkın kavrama konusunda zihin açıcı olmuştur. İslamcı gençlerin genel toplumsal bağlamdan kopma arzusu onları her tür kökten uzaklaştırmıştır. Arınma çabası kendilerini bütünüyle yalnızlaştırmış ve hatta köksüzleştirmiştir.

12 Eylül 1980, Türkiye’nin politik serencamı için eğer bir milad olarak anılacaksa İslamcılar açısından da bir milad sayılabilir. Dünyaya açılma, eldeki kaynakları gözden geçirme, mevcut kanalların üretken yanlarına kafa yorma, ihtilal dönemlerinde ortaya çıkan zihin açıklığıyla paralel bir şekilde gelişmiştir.

Kapitalizmle yüzleşme

İslamcılık düşüncesinin kapitalizmle yüzleşip yüzleşemediği meselesine gelince; öncelikle şunu belirtmek gerekir ki İslamcılık bir zühd arayışı değildir. Kapitalizmin insan ve meta ilişkilerini dönüştürmesi konusunda eleştirel bir analiz şimdilik sadece tasavvuftan gelmektedir. İslamcılar antikapitalist söylemlerinde henüz orijinal bir referans değeri kazanmış sayılmazlar. Kapitalizmin ya da modernliğin içerden eleştirisinin tam bir transferi sayılabilecek çıkışlar İslamcılar arasında kullanımda olsa da bütün bunlar sonuç itibariyle özgün değildir.


Kaldı ki hem modernliğin hem de kapitalizmin dönüştürücü pratiklerine muhatap olan öncelikle insan nefsidir. İslamcılar olsa olsa bu etkiler karşısında eleştirel bir söylem geliştirebilirlerdi. Henüz bu yapılabilmiş değildir.

İslam’ın siyasal açıdan çökertildiğinin düşünüldüğü her yerde savunma stratejisi siyasallık üzerinden kendini biçimlendiriyor. Bu anlaşılmaz bir şey değil. Fiili çatışma alanlarında dinin yeni bir direnç kaynağı olarak öne sürülmesi beklenen bir şey. Ancak bunun tanımlanma, adlandırılma biçimi fazlasıyla ayrıştırıcı. Siyasal İslam bu nedenle pek çok kişi için terk edilen bir kavram statüsündedir. Gelişmeler Batı ekseninde değerlendirilip adlandırılıyor. Bu eşleştirmelere bel bağlansa Hz. Peygamberin Mekke’deki hayatına teolojik Medine’dekine de siyasal bir tanımlama yapmak gerekecek. Bu da oldukça suçlayıcı bir ifadedir.

Muasırlaşmak ideali

İslamcılık içinde konuşabileceğimiz ‘Milli Görüş’ çifte dilli bir kavramsal bileşimdir. Bir yanı etnik aidiyete bir yanı da İslam’a uzanan ve oldukça pragmatik hatta kullanışlı bir kavramsallaştırma çabasıdır. Necmeddin Erbakan’ın fikriyatını, din ve dünya algısını en iyi yansıtan kavramlar arasında yer almaktadır. Ancak kavramın yerel ve üniversal boyutları üzerinde yeterince durulmamıştır. Kavram Türk siyaset dünyasındaki gerilimleri, korku ve sindirilmişliği özetler. Erbakan bu kavramla ‘hem milli hem de manevi’ duyguları harekete geçirecek yeni bir terkibi devreye sokmaktaydı. Bilahare beklenen kuramsal ve kurumsal düzeyde bir zemin oluşturabilmekti. Ancak Milli Nizam Partisi’nden bugüne kadar gelen politik muhayyile zinciri, Erbakan’ın tasavvur dünyasına adım uydurmakta zorlananların pragmatizmden oportünizme kadar savrulabilen uyumsuzlukları nedeniyle beklenen neticeyi vermedi. Erbakan toplumsal düzeyde kök paradigmayı güncelleştirmeye ağırlık vermekle yetindi, kimi İslamcılar ise toplum içinde marjinalleşmeyi bile kendileri için önemli bir açılım hatta bir kazanım olarak gördüler. Aradaki fark açıktır.


AKP de halihazırda İslamcılıkla eşleştirilmek istememektedir. Parti ise söz konusu gerçeklik ekseninde çoğulcu bir retoriği merkeze taşımış, İslamcı arka planını göz ardı etmek zorunda kalmıştır. Çünkü İslamcılık daha çok suçlayıcı bir kavram setinin parçası olarak kullanılmaktadır. Tayyip Erdoğan Batı formasyonunun olmazsa olmaz bir ağırlık taşıdığının farkındadır. Türk sağının Ziya Gökalp’ten beri bir türlü buluşturamadığı üç bileşenli dünya tasarımı önce Erbakan ardından da Erdoğan tarafından fiiliyata taşınmıştır. Formülün her bir öğesine hem Milli Görüş’ten hem de AKP’nin siyasi tezlerinden ulaşmak olasıdır. Bunlar Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmaktır. Ancak verili siyaset dünyasının, her tür politik aktörün tek tek insanlık durumunu sınadığı, siyasi duruşlarının sık sık ağır sınavlardan geçmek zorunda kaldığını da akıldan çıkarmamak gerekir.

   
Başlıklar: