Yeni Asya Söyleşisi

Yeni Anayasa Dini Özgürlüklere Şüpheyle Bakmamalı

“Korku ve güvenlik kaygısından beslenen bir düzenleme konsepti, din alanının özgürlükçü bir şekilde hayatta yer bulmasını kısıtlamaktan öteye gitmiyor. Bugün yeni anayasa herhangi bir dine inanan vatandaşların kendi dini gerekliliklerine uygun bir şekilde davranma özgürlüklerini kısmen de olsa kriminal bir düzeyde ele almamalı, meselâ bir Müslümanın dinin genel geçer rükünleri etrafında oluşturacağı dindarlığına dikkat kesilmemelidir."

Yeni anayasa dinî özgürlüklere şüpheyle bakmamalı

Türkiye gündemi yeni anayasa konusunda zaman zaman hararetli tartışmalara sebep oluyor. Bu tartışmalarda dinî özgürlüklerden çok “irtica” konusu da önplana çıkıyor. Biz de bu hafta Türkiye’de evrensel insan hakları ölçeğinde dinî özgürlüklerin olup olmadığını Diyanet İşleri Başkanlığı, Strateji Geliştirme Başkanı Necdet Subaşı’yla konuştuk. Şubaşı dinî vecibelerin pazarlık konusu yapılamayacağını söylüyor.

Türkiye’de dinî özgürlükler konusunda evrensel insan hakları kriterlerinin neresinde?

İnsan hakları bağlamında din özgürlüklerinin kullanımı toplumdaki hemen her grubu tatmin edecek düzeyde değil tabiî ki. Değişik inanç gruplarının farklı beklentileri, farklı talepleri söz konusu. Sıradan ilgilerle dinî hayatlarını sürdürenlerle bu konuyu derinlikli ilgilerle sürdürenler arasındaki farkı anlamak ise hiç de zor değil.

Dinî tasavvur dünyası farklı derinliklerde olanların kriterleri de beklentileri de farklı olabiliyor.Türkiye’nin insan hakları karnesi sık sık uluslar arası gözlemlere konu olabiliyor. Bu bağlamda ortaya konan verilerin büyük bir çoğunluğu ülkede genel geçer eğilimleri temsil eden Müslümanların hassasiyetlerini kollamaktan her zaman uzak düşüyor. Genelde yapılan ana kütlenin dışındaki inanç gruplarının çıkarlarına dikkat kesilmek. Esasen inanç grupları yer yer devletten, yer yer de kendileri dışındaki grup ve yapılardan yana şikâyet edebiliyorlar. Adil ve eşitlikçi bir bağlamda bu şikâyetlerin pekiştirdiği sorunların azalacağını düşünüyorum.

Dinî özgürlüklerin demokratik standartlara kavuşturulması için neler yapılabilir?

Aslında bu konu her şeyden önce insan yetiştirme düzeniyle ilgilidir. İdeal ya da makbul vatandaş beklentisi belli konularda standardize edilmiş bir tahayyülü katı bir formata dönüştürüyor. Birbirlerinin hukukuna, varlık ve beyanlarına karşı saygılı ve hiç kuşkusuz bu yöndeki muhtemel gerilimleri azaltıcı bir perspektif için her şeyden önce devletin müfredat düzeyinde yeni birtakım düzenlemeler yapması gerekiyor. Tabiî ki bu düzenlemelerin her şeyden önce dinî tercih ve yönelimlerin korunup garanti altına alınmasını gerekli kılan bir üst değerler ahlâkından beslenmesi gerekir.

Türkiye’de yaşanan Alevî-Sünnî tartışmalarının yeterince içinin doldurulduğunu düşünüyor musunuz? Tartışmalarda ne gibi eksiklikler var?

Bu konuda epeyce mesafe alındığını düşünenlerdenim. Ancak bunun yetmediği de açık. Önyargılarla şekillenen, ideolojik kalıplamalarla geçiştirilen bir süreçten bugün birbirini anlamaya ihtiyaç duyan, birbirinin değerlerine saygı duyan yeni bir aşamaya geçildiğini düşünüyorum. Bu oldukça olumlu bir gelişme. Aslında tarafların birbirlerinin inançlarına geçiş yapması söz konusu değil. Söz konusu olan herkesin bir diğerinin inancına bütünlüklü bir şekilde saygı göstermeyi öğrenmesi ve bunun gerekliliklerine uygun bir davranış sergilemesi. Bu bağlamda yapılacak çok şey var. Sorumluluk sahibi kişilerin üstleneceği ağır sorumluluklar var.

Ülkede Sünnîlerin dinlerini yeterince özgür yaşadıklarını düşünüyor musunuz?

Şu ya da bu grup üzerinden, şu ya da bu grubun deneyimleri üzerinden ilerlemek çok zor. Yapılan araştırmalar dinî inançlara bağlılık oranlarının her geçen gün daha da güçlendiğini gösteriyor. Dindarlık araştırmaları, dine yüklenen anlamların artık her birimizi açıklama kudretine yeniden avdet ettiğini gösteriyor. Bu çerçevede laiklik, sekülerlik, insan hakları söylemi, devlet ve onun hegemonik açıdan her daim yeniden kuruluşu gibi hususlar yeniden müzakere edilmeyi gerektiriyor.

Tekke ve Zaviyelerin kapatılması sonrası kapatılan Cemevlerinin tekrar açılması gündemde. Öbür taraftan kapatılan medreseler de var. Sizce medreseler modernize edilebilir mi?

Bugünün dinamikleri gözardı edilmemeli. Doğrusunu söylemek gerekirse söz konusu kurumların yeniden ihya edilmesi konusunda kimin ne söylediğinden çok, kimin ne beklediğini sorgulamak gerekir. Şimdiye kadar bu konuda dile getirilen hususların nostaljiden öteye gitmediğini gözlemleyebiliyoruz. Alevî olsun, Sünnî olsun bugün değişik Müslüman grup ve söylemlerinin mevcut sınırlılıklar ya da yeterlilikler ekseninde kendi gelecekleri için ne yaptıklarına bakmak lâzım. Nihayet ilâhiyat fakülteleri ne durumdadır, tipik bir Sünnî ya da Alevî kurumlaşmasının bilgi boyutundaki arayışları ne âlemdedir? İyi bakmak ve mevcut durumdan yola çıkarak ileriyi kestirmek gerekir.

Başörtülülerin kamusal hizmet verme noktasında yaşanan tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz?

Dinî vecibelerin pazarlık unsuru yapılması kabul edilebilir değil. Ancak belirtmek gerekir ki İslâm söz konusu olduğunda bir din olarak onun kamusal alan siyaseti diğer pek çok dinle eşleştirilebilme imkânına sahip değil. Pek çoklarımız için ne din olarak İslâm’ı diğer dinlerle aynı hizaya sokmak mümkün, ne de laiklik konusunda bir ortak ana kalıp üreterek her dine aynı mesafede durmak. Fransız usûlü laikliğin kuruluş şartlarının kaygılarıyla buluşması bugün Türk laikliği dediğimiz kendine özgü bir formu üretmiştir. Laikliğin soğukkanlı bir şekilde ele alınıp Türkiye’nin gerçekliğini kuşatan bir genişlik içinde ele alınması gerekir.

Türkiye sizce dinî ve geleneksel kültürünü yeterince yaşayabiliyor mu? Batı karşısında kendimizi eksik hissetmemiz dinî yaşantı açısından ne gibi sonuçları beraberinde getiriyor?

Modern hayat ani ve zamana yayılan karşılaşmalarla her tür geleneği altüst ediyor. Bundan Müslüman gelenekleri de kendine düşen payı almakta gecikmiyor. Gelenek sosyal bilimcilerin üzerinde sıklıkla durdukları bir alan. Dinin yaşanması her şeyden önce ona inanıp bağlananların tercihi. Bir dine olan bağlılığın derecesini kimse belirleyemez. Bağlılık oranlarının genişletilmesi devletin işi değil. Yanlış bir şekilde dindarın yaşayış dünyasına ilişkin arzu ve beklentiler, karmaşık siyasî hengâmelerle bağlantılandırılıyor ve sonuçta dinin sahiplenilip içselleştirilmesinde bireyin hiçbir dahli yokmuş gibi bir yorumlamada karar kılınıyor. Oysa ki devletin görevi inanç ve düşünce hayatını her şartta güvence altına almaktır. Dini bütünlüklü bir şekilde yaşamak ve ondan ideal formlar üretmek her şeyden önce inanan kişinin sorumluluğundadır.

İslâm dininde farklı dillere negatif bir yaklaşım söz konusu mu? Bunu Kürtçe için konuşsak ne söylersiniz?

İslâm her şeyin üzerindedir. Onu gündelik politik tartışmaların anaforunda ele almak yerine muhatap olduğumuz sorunun çözümünde kullanacağımız modelin, usûl ve yöntemin ona uygun bir şekilde ihdas edilip edilmediğini kritik etmek gerekir. Müslüman için herhangi bir konuda meşrûiyetin kaynağı nedir sorusu hâlâ ortada bir yerlerde durmaktadır. Ana diller sorunu her şeyden önce siyasîdir ve devlet dinî meşrûiyet beklentisi olup olmayacağı konusu bir yana kendiyle vatandaşları arasındaki sorunları vuzuha kavuşturup çözmelidir.

Yeni anayasa çalışmasında dinî özgürlükler nasıl garanti altına alınmalı ve laiklik tanımlaması nasıl yapılmalı?

Yeni anayasa çalışmaları tüm toplumsal grup ve yapılar için olduğu kadar kendilerini inanç eksenli düzlemlerde tanımlayanlar için de heyecan verici bir beklentiye yol açtı. Mevcut anayasada yer alan maddelerin bugün yeniden ele alınması hiç kuşkusuz din özgürlüğü alanında esaslı bir rahatlama sağlayacaktır. İnanç ve düşünce özgürlüğüne ilişkin maddelerin sürekli bir istisna ögesiyle birlikte ifade edilmesi devlet-toplum ilişkilerinin doğal seyrine gölge düşürmektedir. İrtica bir kâbus olarak uzunca bir süre devlet dilinin parçası oldu. Toplumu geriletme ya da geriye götürme arzusunun hiçbir potansiyeli yokken İslâm’la olan ilişkilerini bütünlüklü bir idrak içinde sürdürmek isteyenler bu yaftadan kendilerini kurtaramadılar. Korku ve güvenlik kaygısından beslenen bir düzenleme konsepti din alanının özgürlükçü bir şekilde hayatta yer bulmasını kısıtlamaktan öteye gitmiyor. Bugün yeni anayasa herhangi bir dine inanan vatandaşların kendi dinî gerekliliklerine uygun bir şekilde davranma özgürlüklerini kısmen de olsa kriminal bir düzeyde ele almamalı, örneğin bir Müslümanın dinin genel geçer rükünleri etrafında oluşturacağı dindarlığına dikkat kesilmemelidir.

Eğitim düzeyinde okullarda verilen dinî eğitimle ilgili tartışmalar devam ediyor. Sizce dinî eğitim devlet eliyle mi verilmeli? Sivil okullar dinî eğitim verme konusunda yeterli mi?Batıdaki kilise okulları gibi okullar Türkiye’de kurulabilir mi?

Din eğitiminden neyin anlaşılması gerektiği her zaman sorun olmuştur. Kendi geleneğimizde devletle toplum arasında büyük kopuşlar yaşandığını söylemek zor. Devlet dini kullanıp istismar etmedikten sonra, onu kendi siyasî ve kültürel hegemonyasının parçası derekesine düşürmedikten sonra, bu konudaki düzenlemeleri soğukkanlı bir şekilde konuşmak zor değil. Din eğitiminde toplumun belirleyici rolüne mesafeli durmak, her şeyden önce tarihî tortulardan kaynaklanan korkuları hatırlatıyor. Devlet inanç alanına müdahale etmeyip kamunun beklentilerini objektif kriterler içinde karşılayabilir. Sivil okulların da aynı şekilde kendi cemaat ayrıcalıklarını kollayan bir diskur içinde din alanında yeni ayrışmalara yol açıcı girişimlerde bulunma ihtimali devleti bu konularda tekel olmaya zorluyor. Aslında bunların hepsi sorunlu. Din farklı yorumlamalara, farklı okumalara izin veren bir çerçevede kendini güncelleme kudretine sahip. Toplum söz konusu olduğunda devletten, devlet sözkonusu olduğunda toplumdan korkmanın bizim kültürümüzde anlaşılır hiçbir yanı yok. İmam Hatip Okullarının ortaya koyduğu deneyim ve birikim başka yeni modeller ihdas etmenin gereksizliğini anlatmaya yetiyor. Önemli olan bu kurumları yeni çağın dinamikleriyle, geleneksel bilginin mirası arasında gerekli uzlaşıyı sağlayacak şekilde geliştirmek. Bizim dinî tarihimiz ve uygulama etaplarımız, Batı’nın kendi gerçekliği içinde ürettiği yapılanmalardan her zaman farklı olmuştur. Meşrûiyet arayışında bile sözkonusu modellere yüzümüzü çevirmemiz kompleksten ve özgüven kaybından öte bir anlam taşımıyor. Birbirine güvenen bir toplum kendi inançlarını ciddiye aldığı ölçüde bu inançların gerektirdiği yükümlülükler için gerekli adımları atmada başka birinin rızasına, onay ve meşrûiyetine ihtiyaç duymak yerine, kendi inanç bütünlüğünün kimi ne ölçüde mutlu ettiğine, kime ne ölçüde güven verdiğine bakmak zorundadır.

Söyleşi: H. üseyin Hüseyin Kemal

Yeni Asya Gazetesi 7 Ocak 2013

http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=47873

   
Başlıklar: