İnsan her nedense ne zaman uyuyakalsa bir mucizeyle ayılmak ister. Aşkın ve lahûti seslerin peşinde olmak ona huzur verir. Kurtarıcı öneriler için göklerden bir şeylerin inmesini beklemek hiç de yabancısı olduğumuz bir durum değildir.

Bazen yüreğimize kadar inecek, bizi bir güzel duraksatacak söz tam da kurtuluşumuz için bir nimet vesilesi olarak durduğu yerden kalkar ve bizi bir çırpıda buluverir. Şükür vesilesidir amenna; zamanla anlaşılacaktır; belki de bir lütuftan daha fazlasıdır; idrak edilmesi vakit alır. Belli ki yüklü bir ses bizi yolumuzdan etmiştir, sıra dışı bir çığlık gidişatımıza ket vurmuştur. Tabii ki ortalıkta sesten geçilmiyordur, ağzı olan konuşuyordur. Biliyoruz ki herkesin sesi bize ulaşmayacaktır. Oysa bazı seslenişlerin muhatabı sadece bizizdir.

Bizi gözetenin sınırı

Her nasılsa o haykırış döner dolaşır ve bizi bulur. Seste ağır bir mana yüklüdür, onu yüksek bir haykırışla bize ulaştıran amansız bir dertten başka bir şey değildir. Bizi gözeten biri çok açık belli ki şu apaçık belayla aramıza net bir sınır koyma telaşındadır. Artık bağırıp durmakta ve bize sesini duyurmak için adeta kendini paralamaktadır: "Nereye gidiyorsunuz?"

Yolda olmak mı evlâdır, yola çıkmak mı? Yoldan dönmek mi daha doğrudur, yolu tutturmak mı? Sardığımız yükleri oracıkta bırakmak mı yoksa alıp beraberimizde götürmek mi? Hepsinin ayrı ayrı celselerde ele alınmasını gerektiren kendine has yanları olduğunu biliriz. Aslında bazen durmanın değil gitmenin bazen de gitmenin değil durmanın daha değerli olduğunu bize öğreten kim bilir ne çok deneyimler yaşamışızdır. Ne zaman yolda olmalı, ne zaman hikâyeyi ağırdan almalı, ne zaman hayallerimizi ertelemeli ve ne zaman da çıktığımız seferi çoktan yarılamış olmalıyız? Ne var ki yaşadığımız onca tecrübe bile bazen bizim etrafa lâl ve sağır olmamıza, olup bitenlere karşı kör olmamıza bir türlü engel olamaz.

Gözlerimiz vardır, görmeyiz

Şaka bir yana bir bakmışız gözlerimiz vardır ve ama resmen kör gibiyizdir, dillerimiz vardır ve ama sus pus kesilmişizdir, kulaklarımız vardır ve ama her şeye sağır kesilmişizdir.

Aslında bir açıklama yapmaya kalkışacak olsak tercihlerimiz üzerine pek çok şey söyleyebiliriz. Durumumuzu aklayacak, bizi haklı çıkaracak sayısız argümana başvurabiliriz. Ama işte durum ortadadır. Olup bitenlerden hiç mi hiç haberimiz yoktur, onları ne görmekte ne de duymaktayızdır. O kadar alışmışızdır ki yapıp ettiklerimize, onların her biri bize güzel görünmeye başlamıştır. Artık orada bir aksaklık, tersine giden bir şey bulmakta zorlanırız. "Birileri illa da bir şeyler diyecekse" deriz, "ya kesin bizi anlamamakta ya da Allah'ın emri bizi kıskanmakta, kahrından kudurup yolumuza habire engel çıkarmaktadır."

Ama hiç de öyle değil işte. Bazen yanlış bir yerde durmakta, tuhaf bir yolculuğa adım atmakta, bazen beklenmedik bir hızla uçuruma doğru yol almakta, bazen de asla ve asla hak etmediğimiz bir tehlikeyi gün ortasında alenen buyur etmekteyizdir. O hâlde biri(leri)nin bir şey demesi lazımdır, biri(leri)nin bizden daha net, bizden daha güçlü bakışlarıyla, önsezileriyle, ferasetleriyle tehlikeyi bir an önce fark etmesi ve avazı çıktığı kadar bağırıp bizi uyarması gerekir. Bu ses en başta bizde yankılanmalı ve gerçek bir karşılık bulmalıdır. Sahi biz nereye gitmekteyizdir? Tuttuğumuz yol, yol mudur; gittiğimiz yer tam da gidilecek yer midir? O mudur, bu mudur? "Fe eyne tezhebûn?" Sahi, "Gidişiniz nereyedir?"

Çocuksu şımarıklık, müzmin körlük, azgın kibir ve zayıf kişilik örüntüleri hayatı hor kullanma konusunda pekâlâ cesaret verebilir. Tedrisat, müfredat ve türlü temsiller içinde sarsılmış bir pedagojiyle insanlık hallerimizin çoğundan feragat etmiş olabiliriz. İyi de bizdeki bu sapmaya, yoldan çıkmışlığa, şu iyice daralmış güzergahta ağır aksak ilerleyen yolculuğumuza Allah rızası için kim kalkıp da müdahale etmeyi göze alacaktır? Bize kim ses verecek, bizi kim ağır bir hesapla korkutacak ve mümkün bir tövbe ve ıslah için adım atacaktır? Korkutucu bir gelecek çoktan bize sevimli gelmeye başlamış, hâlinden razı olmak olağanlaşmış, güneşin her sabahki doğduğu yeri karıştırmak, her akşamki battığı yeri unutmak makulleşmiştir. Günler birbirine girmiş, hayatın toz duman akışı içinde bırakın etrafımızda olup bitenleri görmeyi kendimizi bile fark etmeyi ihmal etmeye başlamışızdır. Bir ses ortaya çıkabilir, korunaklı bir dil bize itiyadımızı gözden geçirmemize fırsat verecek yücelikte yol gösterebilir. "Nereye gidiyorsunuz" sorusu ağır ve oturaklı bir cevabın peşine düşen bilgece bir arayıştan çok halihazırda tuttuğumuz yolun yol olmadığını ısrarla ve hararetle öğretmeye çalışan usta işi bir rehberlik, kurtarıcı bir dostluk olabilir.

Mucizeyle uyanış beklenir

İnsan her nedense ne zaman uyuyakalsa bir mucizeyle ayılmak ister. Aşkın ve lahûti seslerin peşinde olmak ona huzur verir. Kurtarıcı öneriler için göklerden bir şeylerin inmesini beklemek hiç de yabancısı olduğumuz bir durum değildir. Oysa bir biri ardınca sıralanan felaketler, ayağımızın durup dururken sürçmesi, başımıza gelen musibetler gerçekte hiçbir hermeneutik analize ihtiyaç duyurmaksızın bize mütemadiyen seslenen bir mesaj trafiğini harekete geçirir. Arada bir durmak, dinlenmek, bize bir şey diyen var mıdır diye sağımıza solumuza bakınmak gerekir. Hem insanın dilini, gözünü ve kulağını tam da akıl ve kalbiyle ortaladığı bir hedeften uzak tutmasının hiçbir anlamı yoktur.

"Nereye gidiyorsunuz" feryadı gecikmiş bir uyarıdan çok daha yolun başında bize doğru olanı bulma konusunda iyi niyetli bir çıkış olarak duyulmalıdır. Bize herkes aynı soruyu sorabilir, etrafımızdakilerden hangisinin sesine kulak vereceğimize oturup bir karar vermek gerekir. Kim içeridendir, kim dışarıda kalakalandır, kim dostumuz olarak tescillidir, kim düşmanın tam da kendisidir? Kim acı söylese de derdi doğruyu tutturmaktır; kim riyakâr, kim sefilane bir projenin içinde koşturmakta ve düşüşümüzü beklemektedir.

Basra çoktan harap

Herkesin her şeyi söylemek için cesaretlendiği bir noktada artık iş işten geçmiş, Basra çoktan harap olmuştur. Bize seslenen daha ilk adımlarımızda peşimizdedir ve derdi açıktır ki bizi kollamaktadır. Önümüzdeki çalıları habire kaldıran da ardımızdan gelen fırtınaya set geren de odur. Üzerimize bir fiske düşsün istemez. Bilir ki derdimiz bu ağır yüklerin altında ezilmeyecek kadar büyüktür. Ama işte bazen cehalet, bazen nefsimiz galebe çalması elimizdeki haritadan olmamıza yol açmıştır. O ses bize haritayı artırır, pusulayı şaşırmamıza dayanamaz. İlk duraksamalarımızı, ilk ricatimizi, ilk raydan çıkışımızı öylesine takip eder. Merhametli ve adil bir çığlık, "gittiğimiz yerlerden bizden önce dönmüş, geldiğimiz hikayeleri çokça başa sarmış ve yutmuş biridir. Onun hikayenin içinden gelen sesine kulak vermek aklın da kalbin de bize gösterdiği işarete tabi olmaktır. Bir gün bu sesin kaynağına eriştiğimizde kendimizi sahil-i selamete erişmiş bulacağız, bu kesindir.

Her durumda yoldayızdır. Dururken, giderken, gelirken hep aynı minval üzere bir gidişatın içindeyizdir. "Nereye gidiyorsunuz" sorusu basit bir yer bildiriminden, istikamet beyanından çok "nerede olmalıydık" sorusunun beklentilerini sorgular. O hâlde madem hareket hâlindeyiz o zaman cevap vermek durumundayız. Söz bize ulaşmış, ses bizi yakalamışken. Bu muydu, burası mıydı geleceğimiz yer? Gideceğimiz yer, döneceğimiz yer, durduğumuz yer, kaybettiğimiz yer, konduğumuz yer?

10 ŞUBAT 2022

   
Başlıklar: